Asım Gültekin İle Cafcaf Üzerine Söyleşi-1

Röportaj

asim(Asım GültekinGerçek Hayat Dergisi’nde her hafta okurlarına “Beyaz Haberler” veren, Cafcaf nâm mizah dergisinin mümtaz editörü, nerede müspet bir faaliyet varsa mutlaka bir şekilde parmağının olduğunu bildiğimiz abimiz…

 

Asım Abi ile çocukluğundan günümüze merakı ile hangi dağları aştığını, edebiyatla tanışıp hemhal olmasını, [kendi deyimiyle] İslami Mizah’ın mümessili Cafcaf’ı, İslam Dünyası’nı, Dünyabizim.com’u, hedeflerini, Müslümanların problemlerini velhasıl dertlerimizi konuştuk, dertleştik… Zevkle okuyacağınızı düşündüğümüz röportajın birinci bölümünü istifadenize sunuyoruz).

Asım Gültekin daha evvel ne ile iştigal etmiştir? Hangi şartlarda yetiştiğini ve onu asimbykbulunduğu konuma getirenin ne olduğunu da bilmiyoruz. Evvela bunları bir duymak isteriz…

Şimdi Cafcaf toplantısındaymışım gibi esprili bir cevap veriyormuşum; “ben çok zor yetişen bir tipim” deyip kibirleniyormuşum filan… Ben ne yapıyorum; kendimi bildim bileli kitaplar, dergiler, yazarlar, okumak; böyle şeylerle meşgulüm. Bunların arka planında şunu fark etmemin etkisi var; bir şeyler bana gösterildiği gibi değil. İlkokul üçte altı kişilik bir çetemiz vardı. Bu çete, “bize öğretilen resmi tarihin doğru olmadığını savunanlar çetesi”, öyle demiyorduk tabi ki ama “resmi tarih doğru değil”. Bu kelimeleri belki bilmiyorduk ama “o “hayat bilgisi kitabında anlatılanlar doğru değilmiş” diyebiliyorduk.

Yapınızda bir cinslik var yani, öyle diyebilir miyiz?

Yapıyı filan bilmiyorum da, ailem Müslüman bir aile, Müslümanca kaygıları olanlardan oluşan bir aile. Onun etkisinin yanı sıra bende de merak diye bir şey var, “bir şeyin doğrusu nedir” gibi sorular soruyorum. Bu, ilerleyen zamanlarda etimolojiye merakımı artırdı, “kelimelerin kökü nedir” gibi, yani kökündeki anlamı arama çabası. Kökte bir anlamdan ziyade anlam yoğunluğu var ama anlam daha fazlası olan bir şey var. İşte onları görmek beni heyecanlandırıyordu. İnsanlar bir şeyler arasında irtibat kurmuyorlar, hâlbuki birçok şey arasında bir irtibat var ve bu irtibatı kurabilmenin adı zaten bilgi sahibi olmak, o irtibatı doğru kurabilmek o irtibatları değerlendirebilmek ve oradan eylemlerini ortaya koymak; ona da akıl diyoruz. Akıl; kelime kökü deve ipi, değil mi? Zekâ kelimesinin kelime kökü ise arıtmakla alakalı bir şey, yani zeki olabilirsin, mesafeyi hızlı kat edersin ama ne yapacağını bilemezsin onu akıl bilir, akıl da kafada değildir buradadır! (kalbini işaret ediyor).

Akıl bir şeyi bağlıyor, akanı sabitliyor öyleyse…

İş, aradaki ilişkiyi bağlamak, o bağlantıları kurabilmek. Kâinatta her şeyde bir ilgi var, bu ilgi arasındaki bağı sen kendin kurabilirsen o ilgi bilgi oluyor. İlgi var, “ben”deki “b” oraya gidiyor “bilgi” oluyor. Yani sen o ilişkiye tanık olabilirsen bilgi sahibisin, o bilginin adı da zaten formülasyon olarak “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulüh” ifadesinde saklı. Tüm bağı o açıyor, anahtar bu, işte hakikat yurdunun anahtarı burada. Bunu ben hem etimolojik, hem kelimeyi oluşturan şeyleri mesela bilgi kelimesini oluşturan harfleri ve kâinatı inceleyerek buluyorum. Bunları görmek, tatmak bana ayıptır söylemesi haz veriyor ve bunları bir şekilde paylaşmak gerektiğine de inanıyorum. Çünkü bunlar açık sır, “open secret”.

Peki, daha önce de ilkokul veya ortaokulda dergi çıkardınız mı mesela herkesin dergi çıkarmak gibi bir hevesi vardır. Bazı arkadaşlarımız vardır ortaokulda bile bir dergi çıkarayım derdinde olmuştur öyle bir derdiniz oldu mu veya öyle bir şey yaptınız mı? Düğün davetiyenizin dergi olduğu doğru mudur; biraz magazin olacak ama…

Doğrudur. Düğünüm için Ceride-i İzdivaç diye on altı sayfalık bir dergi yapmıştım. Ama fikir bana ait değil, orijinallik yok yani, Mevlana İdris’in (Şair; çocuk edebiyatında eserleri mevcuttur, hoş bir abimizdir[R.N.]) öyle dört sayfalık bir dergisi vardı ben onu gördüm abarttım, mevzu o yani. Zaten çok özgün bir şey yapmamız kolay değildir çünkü yapılmayan bir şey yok nerdeyse ama iyi güzel, tatlı şeyler yapabiliriz, o açıdan işe yarayabilir. Neyse, ben meraklı bir adamdım yani meraklı bir çocuktum bir sürü bir şeyi merak ediyordum, okumayı seviyordum, sorgulamayı seviyordum. Aslında çocukluğa gittiğimde hiçbir çocuktan farkım yok, çünkü çocuklar sorgular ama o sorgu isteği öldürülür. Ben muhtemelen merakımın fazla öldürülmesine izin vermedim, farkım birazcık o gibi…

Bu ebeveynden de kaynaklanabilir biraz. Var mı öyle bir şey?

Ebeveyn… Evet, mesela ilkokul beşe kadar öldürememişler. Ben de ilkokul beşten sonra zaten Amasya’dan İstanbul’a yatılı olarak okumaya geldim. Kartal Anadolu İmam Hatip o zamanlar Beykoz’daydı. Oraya geldim ama yatılı okul garip bir ortam, herkes düşman herkes dost, öyle bir ortam yatılılık ortamı, bir şekilde kendi ayaklarının üzerinde durman lazım. Kendini bir şekilde sağlama alman lazım, kendin var olman lazım. Yatılının böyle bir durumu var.

Hapishane ortamına çok benzettiniz…

Öyledir. Mesela hiç askerlikten şundan bundan korkmadım çünkü on bir yaşında yatılı okumuşum daha ne olsun. Annemi babamı yılda iki kere görmüşüm; bir on beş tatilde bir de haziran-eylül arası. On bir yaşından beri böyle. Onların da çok etkisi oldu yani.

Üçüncü sınıftayken altı kişi olan çetemiz orta bire geldiğimde artık yirmi otuz kişilik ayrı bir çeteydi, lise birde filan yüz yüz elli kişilik bir çete haline gelmiştik. Ama bunları yapan ben değildim. Ortaokul lisede ben sessiz bir çocuktum, gözlemliyordum, bakıyordum kim ne yapıyor, ben ne yapmalıyım gibi bir şey… Vazifem ve sorumluluğum arttı bir şeyler yapmam gerekiyor diye düşünüyordum. Bir Ergenekoncu gibi, tersinden bir Ergenekoncu gibi harıl harıl bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. “Sınıfımızdaki arkadaşın namaz kılmasını nasıl sağlayabiliriz” diye çalışıyorduk, böyle bir şey yani. O zaman başımızda olan arkadaş sonradan ciddi bir yerde yönetici oldu, diğer arkadaşların her biri de bir şekilde siyasi, kültürel, sosyal ve bilimsel alanlarda bir yerlere geldiler. Ama ben şöyle diyeyim; kitap okumaya ilgim lise bir’de edebiyata ilgiye dönüştü. Bilinçli bir şekilde, edebiyat diye bir şeyin olduğu, sanat ve edebiyat üzerinden bir şeyleri ifade etmenin varlığı kafamda belirdi. Bu da şu şekilde belirdi; Kartal/Atalar, oraya Rahmanlar’da deniyor, muhtemelen eski adı Rahmanlar sonradan Atalar yapmışlardır veya Atalar’ı beğenmemişler Rahmanlar yapmışlardır veya şirktir, Rahmanlar olur mu deyip Atalar yapmışlardır, neyse bilmiyorum yani ama böyle garip iki ismi de vardı oranın. Atalar MGV’de -o zamanlar MGV diye bir şey vardı, Milli Gençlik Vakfı- Yedi İklim dergilerini görmüştüm. Onları okudum, baktım müthiş, çok iyi, güzel bir şeyler var! Farklı bir şey var, bir dil, bir üslup vesaire… Onlara iyice daldım ben. Zaten yazıp çizen başka arkadaşlar da vardı.

Mesela İsmet Özel’i orta bir’de okuduğumu hatırlıyorum, Cahit Zarifoğlu’nu ilkokul beşin yaz tatilinde okudum ilk defa, Afganistan’la ilgili şiirleri vardı. Ahmet Mercan’ı, Mevlana İdris’i daha çocukken çıkardıkları dergilerden takip ederdim. Bunun birazcık daha direkt edebiyatın içinden bir takibe dönüşmesi ilk olarak lise 1’de elime Yedi İklim dergisini almamla oldu. 24 Kasım 1990 tarihinde lise 1’deyim. Kartal’dan otobüse bindik ve Sezai Karakoç’u ziyarete gittik. Yanımda Bünyamin Yıldız diye kaliteli bir şairle Cağaloğlu’na Üretmen Hanı’nda Sezai Bey’i ziyaret ettik. Velhasıl o dergileri takip edip yazarları gündemime alma meselesi ondan sonra biraz daha arttı. O merak bitmiyor işte bir şekilde devam ediyor. İşin aslı herkesi merak etmiyorum. Mesela futbolla falan hiç ilgilenmiyorum, televizyon kullanmıyorum, ihtiyaç da hissetmiyorum. Mesela televizyonda Cafcaf’la ilgili veya başka bir şeyle ilgili çıkacağımız zaman bile televizyona çıkacağız deyip de bakmıyorum televizyona. Film, sinema gibi şeyleri de pek sevmem, çok az film beğenirim. Kitle için yapılmış bir şeyler pek hoşuma gitmiyor, sıkılıyorum, basit buluyorum. “Bu beni tavlamak için yapılmış basit bir numara!” diyorum çoğunlukla, o yüzden ilgilenmiyorum. Bir filmi çok sevsem, müthiş filan desem tavlanacağım ama kolay tavlanmıyorum. Filmde, müzikte birazcık sahicilik, biraz büyük hakikate tekabül eden bir şeyler arıyorum sanırım, muhtemelen bununla ilgili bir şey var… Uzun zaman dergilere gidip geldim. Orta 1’de arkadaşlar “Devekuşu” isminde bir fotokopi mizah dergisi çıkartıyordu, ona katkıda bulunmuştum. Ardından lise 2’de “Seher” dergisi isminde bir dergi çıkartıyorduk. Kartal Anadolu İmam Hatip’in çok baba bir dergisidir. 28 Şubat onu da bitirdi. Lise 2’de kendim “Şafağa İntizar” isminde on on beş sayı kadar fotokopi bir dergi çıkardım…

Fanzin türü gibi bir şey mi?

Evet, fanzin. Yedi İklim, Kayıtlar, Dergâh ve Kardelen gibi dergileri takip ettim, lise 2’de de bunlara abone olmuştum. Başka dergileri de gündemime almıştım tabi ama bunları özenli alıyordum bir de İslami Edebiyat’ı sayayım. İslami Edebiyat dergisi de o zamanlar hareketli gibiydi ama o hareketliliğini kaybetti bir şekilde. İlk kitap fuarına gitmem ilkokul beşten hemen sonradır. Tüyap Kitap Fuarı’nda, Yavuz Bahadıroğlu’na Çaka Bey kitabını imzalatmıştım. Yavuz Bahadıroğlu’nu ben muhafazakâr sağcı bulurum, süreç onu biraz İslamcı gibi yaptı. Yazmış olduğu romanlarını da önemsemek lazım. Bizim entel arkadaşlar, “Yavuz Bahadıroğlu nerde, yazarlık nerde” gibi bir şeyler diyorlar da pek öyle düşünmemek lazım. Sanat adına konuşuyorlar. Yavuz Bahadıroğlu’nu küçümsemek, biraz bizim iki yüz yıllık saçma sapan kompleksimizle, elitizmle ve elitçilikle alakalı bir şey. Sağcılığını eleştirebiliriz veya hadi biraz küçümseyebiliriz ama sonuçta Osmanlı büyük bir devlet ve bununla alakalı bir şeylerden, hayallerden, büyük hayallerden, kaybettiğim bir şeylerden bahsedebilmeli birileri… Herkes sanatçı olmak, büyük sanat yapmak zorunda değil. Onun Osmanlı’yı ideal göstermesi bizim hakikatle irtibatımızı koparmamıza sebebiyet verebilir ama Bahadıroğlu’nun romanlarında; “Osmanlı harikaydı, süperdi” demeye kalkışmış olması, internet ve bilgisayar oyunlarına hapsolmuş bir genç için tercih edilebilir bir durumdur ve böyle bir boşlukta bırakılmışlığa idealist olmak tercih edilebilir, edilmelidir. İşin bir de böyle bir tarafı var.

Şunu da söyleyeyim; ben durduğum yerin iyi bir yer olduğunu düşünüyorum, o da nedir; Osmanlı dört dörtlük değildi, bunu biliyorum ama Osmanlı’ya saygısızlık yapılmasını da kabul etmem. Birazcık eleştireni anlamaya çalışırım, bakarım ne diyor. Ama bir kimsenin işi gücü Osmanlı’yı eleştirmek olduğu zaman, “dur bakalım, sen ne yapmak istiyorsun” da derim. Yani Osmanlı diye bir şey kalmadı ki habire onu eleştirip duruyorsunuz, yani bıraktığında hemen tak Osmanlı mı olacağımızı zannediyorsun öyle kolay mı, bunu da söylemek gerekiyor…

1cafaropLiseden sonra Cafcaf sürecine kadar bireysel olarak bir dergi girişiminde bulundunuz mu?

Lisenin son üç yılını Amasya’da okumuştum ve liseyi orada bitirdim. İstanbul’u niçin yazdım, yapmak istediğim şeyler yarıda kalmıştı, devam edemeyince İstanbul’da onları tamamlamam lazımdı. Yapmak istediğim şey ne; yazıyla çiziyle alakalı şeyler. Ben dergilere filan gitmek için İstanbul’a geldim. Türkiye’de üniversite diye bir şeyin olmadığını biliyordum. Daha sonra, “okul okuyacaksam iletişim mi okumalıyım yoksa acaba ne okumalıyım” dedim ve İletişim okuma dedim kendime. İletişim okursan ya Aydın Doğan’ın emrinde çalışan birisi olacaksın ya da işte Allah rızası için daha düşük maaş alan bir gazeteci olacaksın. O zaman da geçim sıkıntısı çekeceksin gibi düşüncelere daldım. Bunların yerine edebiyat öğretmenliğini tercih edeyim ki onunla müteradif başka şeyleri de rahatlıkla yapabileyim diye edebiyatı seçtim. Hem birbiriyle çok çelişmeyen şeyler olmuş olur hem besler bir şekilde birbirini. Direkt bir gazeteci güncelliği ile uğraşacak birisi de değilim çünkü gündem filan çok da umurumda değil. Gazetecilik diye bir derdim olmadı hiçbir zaman. Zaten gazeteye karşıyım, karşı bile değilim, iplemiyorum yani. Nietzsche, gazete okumayı acayip aşağılar, Nietzsche’nin gazete ile söylediği her eleştiriye katılırım, o kadar kanıksadım yani. O yüzden gazeteci olmak çok şey isteyeceğim bir şey değildi. Nihayetinde Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Edebiyat Bölümü’ne kaydoldum. O sıralar hemen Yedi İklim dergisine gittim. Marmara’yı yazmamda Yedi İklim’e yakın olmasının etkisi olmuştur, onların hesabını da yapmış olabilirim azıcık. Velhasıl Yedi İklim’e yoğun bir şekilde gidip geliyordum. Yedi İklim dergisini İstanbul’da dört beş yıl kitapçılara dağıttım, böylece İstanbul’un birçok kitapçısını da bir şekilde görmüş oldum. Tarık Zafer Tunay Kültür Merkezi’ne aboneydim, Atatürk Kitaplığı’ndaki söyleşi ve seminerlere haftada üç dört kez giderdim. Tarık Zafer’in müdürü bir gün, “senden kira alacağım artık” demişti.

Günün birinde bir etkinliğe gittim, kitap dergileri ile ilgili konuşuyorlardı. Dört kitap dergisi var ve bunlardan beş konuşmacı gelmiş. Girdim salona ama bir tek ben varım başka dinleyici yok. Bunun üzerine, “sen nasıl bakıyorsun, sen konuş biz dinleyelim” dediler. O olaydan altı yedi yıl sonra İz Yayıncılık bünyesindeki Kitap Postası’nı çıkarttım. İşin aslı, günün birinde kitap dergisi çıkartacağım diye bir hedefim de yoktu. Gündemim bir şekilde kitaplardı zaten, olabildiğince takip ediyor, önemsiyor ve gördüğüm kitaplardan bahsediyordum zaten. Sonra İz Yayıncılık’tan Mehmet Kahraman ağabey bir kitap dergisi düşünüyoruz deyince, “ağabey bir kitap dergisi yapacaksan Matbuat ile Kitap Dergisi (Birleşik Dağıtım’ın 1988-1990 senesi arasında çıkarttığı kitap dergisinin ismi) arası bir şeyler yapmak lazım” dedim. “Kitap Dergisi’nin biz çıkartıyorduk o vakitler” dedi. Kafamda kurguladığım formatı da anlamış olmalı ki üç beş ay sonra, “Asım, o çıkartmayı düşündüğümüz derginin editörü olur musun” dedi. “Eyvallah” dedim ben de. Çok fena yorularak dergi çıkarttım, tam yirmi sayı. Ölüyordum bitiyordum. Şimdi Cafcaf’a yorulduğumun iki katı yoruluyordum. Bilmiyorum yine çıkart deseler çıkartırım herhalde. Kapanmasına en çok üzüldüğüm dergilerden biridir Kitap Postası. Dergilere, söyleşilere, Müslüman camianın çeşitli dernek ve vakıflarına gidip gelmeler, kitaplar, sohbetler, vaazlar derken bir kısım kültür adamlarıyla irtibatlar ve ilişkilerimiz de gelişti. Ufak ufak aktivite ve etkinlikler düzenledim. Mesela yıllarca Cahit Zarifoğlu’nun kabrini ziyaret ve Cahit Zarifoğlu’nu anma programları düzenledim. Altı yedi yıl sonra Cahit Zarifoğlu şiir ödülü isminde bir şey başlatmış oldum. Sonra onu bir kısım ağabeyler, “sen kimsin, daha çocuksun” diye elimden aldı. Üçüncü yıl batırdılar, devam ettiremediler tabi. Devam etmek lazım, muhtemelen de ederiz inşallah. Zarifoğlu Şiir Ödülleri’nin bir şekilde devam etmesi gerekiyor.

Daha bir sürü çalışma var. Başka fanzin dergiler, genç arkadaşlarla yaptığımız çalışmalar…

Bunlar üst üste geldiğinde bir şekilde sizin gözünüze, “bu adam nasıl böyle oluyor” gibi gözüküyor herhalde. Meraktan, başka bir şeyden değil yahu…

Merak ilmin yarısı değil mi zaten…

Şunu söyleyeyim; bunu okuyan, hakikaten samimi, hasbi ve nefsiyle alakalı çok da fazla bir derdi olmayan bir arkadaşımız kesinlikle benim yaptığımdan çok daha iyi şeyler yapabilir. Tamam, bende çok pratik olmak gibi bir özellik vardır, bu yüzden bazen yanlış, eksik, hatalı şeyler de yapıyorum. Mesela geçen ayki Dünya Vicdan Günü’nü (16 Mart Kızlarağası Medresesi’nde yapılan programı kastediyor) altı günde hallettik. Altı günde elli adamı aradık ettik vesaire… Yani pratik bir şey sayılabilir bu. Bir de bir iş yaparken bir sürü sorunlar ve saçma sapan engeller çıkar ama onlar hep küçük engellerdir, onları iplememek gerekir, onların senin moralini bozmaması gerekir, kimseyi de kırmaman gerekir ki bu çok önemli! İplememen gerekiyor ama sinirlenmemen de elzem. İş yaptığın adamların da yaptığın işten haz alıp memnun olması lazım, içindeki samimiyetin bozulmaması gerekiyor kısacası…

Böyle bir süreçten Cafcaf’ın çıkması normal de, tam olarak kısa bir şekilde Cafcaf’ı bize nasıl açıklarsınız, Cafcaf’ın ismi nasıl ortaya çıktı mesela?

Atatürk rüyama girdi, bir dergi çıkartacaksın dedi. Nasıl bir şey; ismi Cafcaf olacak, gerisini sen hallet dedi, tamam dedik, sonra da yapmaya başladık. Anlamını bilemiyorum ama…

Cafcaf’ın çizgilerine baktığımız zaman genelde bizim camiaya hitap ediyor gözüküyor ama temelde hedef kitleniz bizim gençler mi yoksa Türkiye’deki tüm gençler mi?

Kitle filan yok, hedef kitle diye bir şey yok! Kitleye seslenmiyoruz kardeşim. Kitle kötü bir şey, kitleden kimse bizi okumasın Allah’ın izniyle inşallah okuyucu okusun okuyucu! Okuyan adam okusun. Bir ilgisi, bir merakı olan okusun, boş ver kitleyi. Allah bizi de hiçbir dönem kitle mitle yapmasın. Samimi söylüyorum, öyle bir kitle mitle derdimiz filan yok. Bu söylediğimin parantez içinde şöyle bir anlamı var; ben yaptığım işi önemsiyor ve değer veriyorum, kitleye iş yaparsan sen yukarda olursun onlar da senin altında olur.

Araya seviye konmuş oluyor yani…

Evet, ne koyarsan önlerine onu tüketecek birileri, hödükler, güdülesi yaratıklar filan, kitle böyle bir şey! Biz böyle bakamayız okurumuza! Böyle bir şey yok. Ben bir dergi çıkarmaya çalışıyorum, bir kardeş de orada bir sorun veya sıkıntı varsa söyler. Bakarım, o arkadaş hakikaten ciddi bir şey söylediyse, söylediği şey dikkat etmediğimiz, farkına varmadığımız, ihmal ettiğimiz veya o zamana kadar yanlış bildiğimiz bir unsursa hemen, “Allah razı olsun” derim, “bak böyle bir şey fark etti, helal olsun” diye de o adama da dikkat ederim. Böyle fark kuvveti olan okuyucu diye bir şey var. Bunun sayısı çok artar veya artmaz bilmiyorum ama dikkatli insanlar genellikle azdır. Yapmaya çalıştığımız şeylerin muhatabı dikkatli insanlar olsun istiyoruz açıkçası. Cafcaf’ın bir kitle derdi yok ama Türkiye’de az çok bir mizah dergisi okumak için “küfür ve cinsellik olmazsa ben asla okumam” diyenlerin sayısı 100.000 ise, - toplamda onların sayısı yüz bindir, fazla değildir muhtemelen-, “kardeşim ben cinsellik minsellik istemiyorum biraz zeki biraz akıllı olsun” diyeceklerin sayısı da 50.000’i zar zor bulur gibi tahmin ediyorum. Yani dergi işi yetmiş milyonla alakalı bir şey değil, yetmiş milyon hiçbir zaman dergi almaz, alıp ne yapacak yani. Dolayısıyla yetmiş milyonun içinde 50.000, çok da kitle sayılmaz. Biz 50.000 satacak olsak bile yine de kitlelerle seslenmiyoruzdur. Birkaç yüz bin olacağımızı da zannetmiyorum, istemiyorum da.

Genelde bu mizah alanı da solcuların tekelinde gibi bir şeydi…

Mizah değil sadece, Türkiye’de kültürel alanda sol kültür iktidardır. O sol kültür çok da sol değildir. Batıcı, modernleşmeyle gelenek arasındaki ilişkiyi tam kuramamış, sıradan, kendince bir muhaliflik çıkarmış, kafası karışık bir soldur. Sordun mu soldur, dindar denmemek için soldur. Yüz yirmi, yüz elli yıldır onlar iktidardır Türkiye’de.

Yapmak istediğim şeylere gelince; Asım Gültekin, senin hedefin, idealin ne diye soracak olursanız da şunu söylerim; herkese söyler miyim bilmiyorum ama hedefim, dünyada Müslümanların kültürel anlamda iktidar olmasını sağlamak, büyük hedefim bu. Onun dışında ufak tefek hedeflerim vardı, onların çoğuna Allah’a şükür çatır çatır ulaştım. Şunu da söyleyeyim yine o dikkatli okuyacak arkadaş için; ulaşmak isteyip de ulaşamadığım bir şey, şunu yapmak gerekiyor, yapmalıyım, kim yapacak? Yapacak kimse yok, o zaman ben yapacağım deyip de yapamadığım bir şey yok gibi nerdeyse. Ne yapmak istedimse Allah’ın izniyle o bir şekilde oldu. Yine bir kısım şeyler var kafamda yapmak istediğim ama genel toplamda bunla bir üst başlık koyduğumda benim asıl derdim dünyada Müslüman kültür adamlarının, Müslümanlara ait kültür çalışmalarının hâkim olması, baskın olması, yani iyiliğin, güzelliğin, hayrın estetik bir şekilde konulması, paylaşılması ve yaşanması… Zor bir şey istiyorum gibi görünüyor ama ben mesela Ömer Karaoğlu’nu yetmiş milyon insandan sadece üç yüz bininin, bir milyonunun duymuş olmasından rahatsızım, bundan bıktım… Bu tür şeyler bana dokunuyor. Ortada hayırlı ve güzel bir şey yapan birileri var ve biz onların isimlerini bile duymamışız, çok sinir bozucu ve çok saçma sapan bir şey neslimiz adına, geleceğimiz adına, çocuğum adına, kendi adıma…

Bu biraz da bizim camiada ötekine karşı her zaman bir maymun iştahlık olmasından kaynaklanıyor galiba…

O da var, bir de şu çok yapılmış mesela; piyasada var olan hâkim batıcı kültürün ürünlerini cafcafyasaklamakla uğraşmışız. Çocuk, Leman, Penguen ve benzeri dergileri okuyorsa, “niye onu okuyorsun” diye kızmışız. Bir baba tabii ki bunu yapacaktır, tutup her babanın dergi çıkarmasını bekleyemeyiz. Ama bir şekilde bir araya gelip, bir şeyler yapıp bir görev dağılımı ile de bu eksiklikleri halletmek lazım. Kolay da olmuyor, sonuçta örgütlü yapıları da yok edilmiş bir milletiz biz. Ahmet Davutoğlu’nun; “medeniyetlerde ‘ben’ idraki” diye bir makalesi var, o “ben” idrakine giden yol biraz cemaatten geçiyor, devletten geçiyor… Şimdi devletini kaybettiğinde cemaat olarak bir şeyler yapmaya çalıyorsun. Çünkü devletin artık oralarda değil, çok ilgilenmiyor, senin kaygılarınla ilgili olarak “bu bizim konumuz değil” diyor. Sen çocuğun ahlaklı olmasını istiyorsun, o umurumda değil diyor. O, “çocuk dogmatik olmasın yeter” diyor ama o söylem seni tatmin etmiyor. Senin çocuğunun dogmatik takıntılarının olmaması(!) seni korkutuyor hatta. Yani dinin adı dogma diye konuluyor… Velhasıl yok saymak veya engellemek çözüm değil, ortaya iyisini koymak çözüm olabilir diye çeşitli alanlarda üzerime bir görev düştüğünü düşünüyorum. O yüzden bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

Mizah camiası genel olarak Cafcaf’a nasıl tepki gösterdi, internette görüyoruz, “bir buraya girmediğiniz kaldı” gibi ciddi tepki koymuş durumda kimileri. Yetkili düzeyinde bir tepki aldınız mı “ne yapmaya çalışıyorsunuz” gibi?

Yani bu işin yetkilisi olmaz da, sonuçta mizah yapıyorsun, bazı kaşarlanmış tipler “ne bu, siz kimsiniz, yandaş Ak Partici” gibi şeyler söylüyorlar kendilerince… Söylesinler, keyifleri bilir, hiç umurumuzda bile değil. Neticede işimizi yapmaya devam edeceğiz, dindar kitle(!) bizi görmese bile. Dindar kitlenin bizi görmesini çok da beklemiyoruz zaten, okuyucu bizi görsün.

-2. Bölüm: Babalar İçin Değil Gençler İçin Çıkıyoruz!-

Röportajı Gerçekleştirenler: Abdurrahman MIHCIOĞLU, Hatice KOÇ, Betül CEVHER

Asım Gültekin İle Cafcaf Üzerine Söyleşi-2 için tıklayınız..

Yorumlar   

+1 #4 Guest 18-04-2009 16:51
teşekkürler... Bu röportajı dergide okumuştum, yeniden okumak güzel oldu.
Alıntı
-1 #3 Guest 18-04-2009 13:11
Asım Gültekin Röportajı Yanında Okunası Bir Başka Söyleşi :
http://2.bp.blogspot.com/_5c6Y5bE5Jbk/SEawJFJ1MZI/AAAAAAAABNs/bYcjucY9hGQ/s1600-h/yusuf-faruk-2.jpg

bu da söyleşinin fotoğrafı :)
http://3.bp.blogspot.com/_5c6Y5bE5Jbk/SEawUVJ1MaI/AAAAAAAABN0/Xcinwz5TV6M/s1600-h/yusuf-faruk-1.jpg
Alıntı
0 #2 Guest 16-04-2009 23:18
Bir yandan zevk bir yandan esefle okudum bu röportajı. Böyle bilen birilerin bize bilmediğimizi hissettirdiği sözleri iğneliyor beni. Dilerim bu iğneler gözümüzün önünden kaybolmaz ve canımızı daha fazla acıtırlar da bizde b/ilgileniriz...
Teşekkürler Asım Gültekin\'e...
Teşekkürler röportajı hazırlayan ve sunanlara...
Ve teşekkürler ilgi duyup okuyanlara...
Selam ve dua ile...
Alıntı
+1 #1 Guest 15-04-2009 22:37
efendim evvelen bu harika röportajı hazırlayan arkadaşlara teşekkür ediyorum.Asım beyin belirttiği iki hususa da hararetle katılıyorum.1)iplememek;her şeyi ipleyecek olursak elimiz ayağımız iplere dolanır:)2)Nietzsche üzerinden belirttiği vechile gazete okumanın kısırlaştırıcılığı. gerek gazete ve gerek televizyon özellikle haber namına her ne sürülüyorsa piyasaya. bu \"piyasa dili\" insanda ne tefekkür derinliği bırakıyor ne de sanat zevki. sözümüzü n.topçu ile noktalayalım \"ilim ve tefekkür çalışması yedisinden yetmişine kadar bizim halimizi bize tekrarlayan, günlük neşriyatı takipten,gazete okumaktan ibaret olan bir cemiyetin sanatı sokaklardadır\".
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile