Hayri Kırbaşoğlu ve İlâhiyatı

Röportaj

hayri.kirbasoglu.jpgBu hikâye bir mahalle arkadaşımın yönlendirmesi sayesinde başladı. Lisedeyiz o zaman. Bana dedi ki Hayri, gel seni bir yere götüreyim dedi. Manisa’nın merkezinde bir apartmanda bir katta Manisa Yüksek Öğrenim Talebe Derneğine gittik. Başka dernekler de var din görevlileri cemiyeti, komünizmle mücadele, vs. bir çok grubun bulunduğu platform gibi bir yerdi. Oraya girdik.

Benim küçüklükten beri kitap okuma alışkanlığım ve düşkünlüğüm vardır. O alışkanlıkla orada kütüphane daha ziyade ilgimi çekti. Oraya girdikten sonra hayatımın yönünün değiştiğini söyleyebilirim. Kitaplara olan ilgi ve o zaman üniversitede okumakta olan ağabeyler tabi o zaman üniversitede okumak bir ayrıcalık bu dediğim 70’li yıllar. Bu insanlar içerisinde bugün çok meşhur olanlar da var. Bunların en önemlisi Bülent Arınç. Biz lisedeyken hukuk fakültesinde öğrenciydi. O da bizim ağabeylerimizden. tabi şu anda üniversitede prof olan, bürokraside görev alan veya daha başka yetişmiş bir çok ağabeylerimiz var. Biz orada şunu gördük, demek hem üniversiteli olunabiliyor hem de namaz kılıp dindar olunabiliyor. Çünkü bu talebe derneği namazlı niyazlı dindar insanlar. Kısa bir süre sonra orada kitap klubünün idaresini üstlendim. Yani bir iyi arkadaşın önemi, ikincisi kitaba düşkünlüğün önemi ortaya çıkıyor. Bu ikisi birleşince hayatımın seyri değişti. Bundan önce ailemiz Türkiye standartlarında dindar, dindar bile denemeyecek ortalama bir aile idi. Her ne  kadar ailemizde kendi köyümüzün hatipliğini yapan dedemdi. İmam değildi ama eskiden Cuma ve Bayram namazlarını ayrı bir hoca kıldırır, beş vakit namazı ayrı bir hoca kıldırırdı. Dedem hatibiydi köyün azimli hafız diye. Onun babası hafız böyle gelenekten gelen. ailemizde hafızlar var dayımın oğlu dahil. Ama ben lisede tahsil gören bir insanım ve lisede fen kolunu seçen bir insanım. Sosyal bilimleri de değil de fen kolundayım. Fenci olarak yetişmeye çalışan çok başarılı olmayan bir öğrenciyim.

Tabi bu dernek benim hayatımı değiştirdi. Bu derneğe girmeden önce komşu çocukları genelde esnaf ağırlıklıydı ve bunlarla sabahtan akşama kadar kahvehanelerde, sinemalarda geçen böyle bir kültür içerisinde yuvarlanıp gidiyor idim. O bakımdan çok başarılı bir öğrenci değildim. Ama buraya girdikten sonra dünya görüşümüz değişti, bakış açımız değişti. Daha sonra bu aile içinde de bir dindarlaşmaya yol açtı. Hatta bunun oldukça radikal bir dindarlaşma olduğunu söyleyebilirim. Çünkü hepimizin bildiği gibi başlangıçta İslam’ı yeni keşfeden bir insan, o keşfetmenin verdiği heyecanla bazen aşırı uçlara veya bir takım radikal uygulamalara savrulabiliyor. Hepimizin geçtiği bir süreç. Bizim de öyle.

Şimdi şunu söyleyim ben daha önce kahvehane kültürü, sinema kültürü gibi talebeliğe zarar verecek noktalarda vakti geçirmekten dolayı başarısız iken bu defa dini kitapları okuma konusundaki doyumsuzluktan dolayı yine ders çalışmamaktan başarısızlığa mahkum olan bir insanım. Dolayısıyla orta tahsilde çok başarılı değilim. Bu defa eskiden diyelim ki alışkanlıklarım kahvehane kültürü falan filan veya erkek çocuğunun yapabileceği haylazlıklar, gezip tozmalar falan filan iken bu defa eve kapanır sabahtan akşama kadar dini kitaplar okuyup ondan sonra neredeyse dış dünyayla irtibatı kesecek kadar yoğun bir şeyin içine girilmesi bir başka belki benim eğitim hayatıma olumsuz etkileyen bir faktör olarak ortaya çıktı. O esnada tabi giderek daha katı bir takım davranışlar içine girdim. Ama bu davranışların içine girmemin sebebi okuduğum eserler.

Benim bu sürece girdiğim yetmişli yıllarda İslamiyet konusunda çok fazla eser yoktu. Sadece bir anekdot olarak kalsın. İhya-u ulumiddin o zaman henüz piyasada yoktu. Özeti olan zübdetül ihya diye bir kitap çıkmıştı. Onu hemen süratle alıp okumuştum. Hepsi tercüme tabi daha lisedeyim. İçimden dedim ki özeti böyleyse aslı kimbilir nasıldır. Sonra sanırım Mehmet şevki Eygi’nin gazetesinde miydi tam hatırlamıyorum ihyau ulumiddin yayınlanıyor diye aslan yayınlarından ilan çıktı. O kadar sabırsız olduğumu göstermek bakımından dayanamamışım yayınevine mektup yazmışım ne zaman çıkacak diye. Yani adeta bir büyülü dünya keşfeder gibiydim. Kitapları takip ediyorum. Ondan sonra Buhari’nin tamamı o zaman var mıydı bilmiyorum. Zübdetül Buhari gibi kitaplar. O zaman benim içinde bulunduğum talebe derneği muhafazakar sağ çizgide bir dernek olduğu için işte Necip Fazıl vs. Manisaya geliyor, konferanslar veriyor. Şule Yüksel Şenler o zamanlar çok popülerdi. Abdullah Kars’ın tiyatrosu vardı. tiyatrolar gelirdi. O çizgideki faaliyetler içerisine de katılıyorum. İzmir’le yakın ilişkimiz var. İzmir Yüksek İslam Enstitüsü talebe cemiyeti var. Hatta Fehmi Koru da orada o zamanlar faaliyet gösteriyordu. İzmir-Manisa ortaklaşa faaliyetler de yapardık. mitingler vs.

O zaman daha sağ söylem egemendi. Bu düşünürlerin eserlerini okuyarak.Dediğim gibi o zaman fazla yoktu. Mahalli birtakım şahsiyetler vardı. Prof. Saffet Solak tıp profesörü ama toplumun manevi yönünü güçlendirmek için il il ilçe ilçe egede dolaşıp konferanslar veren bir insan. Onların dizlerinin dibinde biz büyüdük. İzmir’de Akevler Cemaati vardı. Süleyman Karagülle ve daha sonra başka arkadaşlar katıldı. Onların birikimi vardı. Onun dışında da hocalarla tabi düşüp kalkıyoruz. Merkez camisinin imamı, vaizler. Artık vaaz kürsülerinde kürsünün hemen altında beni bulabilirsiniz. O zaman henüz daha Türkiye bu kadar gelişmiş değildi. Teyp, ses kayıt cihazları yoktu. Dayım Almanya’dan bir teyp getirmişti. O zaman herkeste de teyp yok. Onu alır koltuğumun altına şu vaaz bu vaiz… vaizlerin peşinden koşuyorum. Vaazları kaydediyorum. Uzun bir süre Süleymancı geleneğe mensup hocalarımızın vaaz kürsülerinin dibinde bulundum. Allah rahmet eylesin Hüseyin Bakır hocamız vardı Abdullah Şahin hocamız vardı halen sağ.

İlk bana ciddi anlamda Süleymancı gelenekten gelen bizim Manisa Merkez Hatuniye Camii imam-hatibi Bayındırlı Hacı Hafız Hasan Basri Okan. Hala sağdır hocam. Tire’de kendisi Bayındırlı. Tire’den evli. Çok güzel kıraati vardır. O, bana ilk dini konularda bir şeyler verdi. Artık kitap okumaya başlıyoruz. Bir grup oluşturduk. 3 kişilik bir ekibimiz vardı. Birisi Şaban Örtülü diye bir ağabeyim. Sümerbank işçi fabrikasında vardiyalı işçiydi. İlkokul mezunu. Bir başka arkadaşım Hayri adaşım daha sonra bir kaza geçirdi bir bacağını kaybetti. Üçümüz oturup Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihalini birkaç defa hatmetmişizdir. Takıldığımız konularda hocamıza soruyoruz o da yetmezse müftülerimize o zaman Mustafa Ateş bir ara diyanet işleri başkanlığında din işleri yüksek kurul üyeliği yapmış olan şu anda da emekli olan İzmir’de bulunan. Oğlu Ali Osman Ateş Adana Çukurova İlahiyat fakültesinde hadis profesörü. O imam-hatipte ben lisede çocukluk arkadaşım, ona sorardık. kimi görürsek yani hoca kimi yakalarsak ona bir şeyler sorma gibi böyle bir şeyimiz vardı. Hala benim küçük küçük bloknotlar, defterlerim vardır. Okuduğum kitaplarda kafama takılan soruları sorarım onların cevaplarını yazmışımdır. talebelik yıllarında defterlerim vardı. Böyle bir yol izliyorduk. Sonra o hocamız bana hayatımın belki de en önemli nasihatini verdi birazdan onu anlatacağım.

Daha sonra bu hocalardan sonra Fethullah hoca Manisa’ya geldi. Bir uzun süre de Fethullah hocanın vaaz kürsülerinin dibinde onun vaazlarını kaydettim. Daha sonra İzmir’e gittiğinde de Manisa’dan İzmir’e vaazlarını dinlemek için özel olarak giderdik. Ayrıca manisa’ya yakın İzmir ve benzeri çevrelerde de önemli böyle güzel vaaz eden hocalar varsa arabalara binip vaazlarını dinlemek, vaazını kaydetmek için gittiğimiz olurdu. Böyle bir dindar çevrelerle beraberdik.hayri..kirbasoglu.jpg

Daha da ileriki yıllarda mesela Manisa’nın kaç tane camisi var diyelim 70 tane. 70 tane caminin listesini çıkarıp her sabah namazını bir camide kılmak üzere bir ekibimiz vardı. Listeye göre her ayın şu günü şu camide. Amacımız: camileri ihya etmek. Çünkü öyle camiler var ki sabah namazında imam sadece tek başına kılıyor namazı. hatta biz 30-40-50 kişi gidince imam şaşırıyordu. Baskına mı uğradık acaba Noluyor falan diye hiç alışkın olmadığı bir şey çünkü. böyle uygulamalarımız vardı bunun içinde Bülent beyde, başkaları da. Bizim şu anda ağabeyimiz olan bir çok insan da yer alıyordu. Bu tip uygulamalara yavaş yavaş başladık. Aile içinde de aynı şekilde giderek daha fazla dindarlık uygulamaları artmaya başladı.

Tabi bu esnada dediğim gibi İslami gruplar sadece nurcusundan ibaret değil. Milli mücadele grubu var, işte bizim Manisa yüksek öğrenim talebe derneği var. Onun daha yakın olduğu milliyetçi talebe birliği var ona yakındır bizim grup. Nitekim daha sonra milliyetçi talebe birliği içerisinde faaliyet gösterdik. Her birisi geliyor işte biliyorsun herkes cemaatine adam bulmak gibi birşeyi vardı. Bir gün ben bu hocama söyledim. Olan bitenleri anlattım dedim ki hocam ne yapmam lazım. Nurcu gel diyor ders yapalım diyor, filan gel diyor işte hatm-i hace yapalım, tarikatçı gel şunu yapalım. Oğlum ben sana hiçbirine gitme demem dedi hepsine git ama hiçbirine bağlanma dedi. Kendisi de bir Süleymancı olduğu halde ne kadar ufku açık bir insan olduğunu düşünün. Çok büyük kütüphanesi vardı çok okuyan bir insandı. İlkokul mezunu ama. Böyle bana gerçekten hayatım boyunca rehber olacak bir nasihatte bulundu. Bu perspektiften dershanelere de gidiyordum, nitekim kendi ilimde o çevrelerle dostluğum çoktur. İşte dedelerim filan Süleymancı çevrelere daha yakındı. Hemen hemen o zaman için sağda mevcut bütün gruplarla komünizmle mücadele, din görevlileri cemiyeti, milliyetçi öğretmenler, aklınıza ne geliyorsa artık bunlarla beraber müştereken çalışma imkanımız oldu. Böyle bir atmosferde büyüdük.

Tabi bu ara okumalar da devam edince okuduğum kitaplarda şimdi siz imam Gazali’nin kitaplarını okursanız ilay-ı Nizam mesela en çok etkileyen kitaplardan biri de oydu. Orada şöyle bir rivayet okursanız “Kim tavla oynar ondan sonra abdest alır namaz kılarsa, domuz etiyle kanıyla abdest almış gibidir” falan derse tabii onun doğuracağı ve işte müzik aleyhine şeyleri duyarsanız ne olacak? Evde benim iki tane kız kardeşim var benden küçük. Tabi evde ister istemez müzik yabancı birşey değil bilhassa hafta sonları sürekli müzik çalınır. o zaman da böyle radyolar yok ampüllü radyolar var. Müziğin haram olduğu yönünde okuduğum kitaplardan çıkardığım intibadan dolayı kız kardeşlerime önce baskı yaptım şarkı dinlememeleri için günah olduğu için. Sonra baskılar yetmeyince radyoyu bir çuvalın içine koyup PTT’de ağzını mühürletip iptal ettirdim dinlemesinler diye. Mesela yolda geziyoruz ediyoruz kız kardeşlerime işte sağa bakma sola bakma önüne bak falan böyle baskıcı bir şey çünkü şöyle yapmak günah böyle yapmak günah gibi. Tabi benim bu dindarlaşma eğiliminden dolayı annem de etkilendi. Babamı küçük yaşta 8 yaşındayken kaybettim. Dolayısıyla baba baskısı söz konusu olmadı.

Bu dindarlaşma eğilimi çevremi de etkiledi. Ama tabii ki akrabalarım içinde de şaşkınlığa yol açtı. bütün İslamlaşma süreci daha doğrusu Müslümanlığı yeniden keşfedip Müslüman olma sürecine giren herkesin yaşadığı süreçtir. İşte yengelerime, yakınlarıma haremlik selamlık uygulamaya çalışıyorum onlar da neredeyse delirecekler. Çünkü bu çocuk bizim elimizde büyüdü nasıl bizden kaçar diyorlar. Anlatmağa çalışıyorum falan ama bu yönde birtakım sıkıntılarımız oldu. Bu büyük ölçüde aldığımız eğitimin, okuduğumuz kitapların sonucu olan bir şeydi. Daha sonra bunların bir kısmının doğru olmadığını yavaş yavaş bilahare ilahiyat fakültesine geldiğimizde daha sonra kendi çabalarımızla öğrendik ama başlangıçta dediğim gibi çok ciddi araştırmaya dayanan eserler olmadığı için. 30–40 dini kitap belki ya vardır ya yoktur. Sami efendinin karanlık gecelerin nurlu sabahı gibi işte bunların verdiği bilgilerle yetiniyorsunuz…

İlahiyatını tercih etmeniz nasıl oldu?

Bu Müslümanlaşma sürecinde okuduğum kitaplar beni tatmin etmeyince o zaman dedim ki benim bu işi kendim öğrenmem lazım. Dolayısıyla ilahiyatı seçmemin sebebi üniversiteye girip bir fakülte bitirmek değil daha iyi nasıl Müslüman olabilirim, Müslümanlığı daha doğru daha gerçek biçimde nasıl öğrenebilirim? Bunun da yolu ilahiyat fakültesine gitmek. Tabi dediğim gibi ben fen kolu mezunuyum. Ama bir sene geometriden kaybeden başarısız durumda bir öğrenciyim. Bunun bir sebebi de dini kitaplara olan aşırı düşkünlüğümdü. Fen kolu olmama rağmen ön kayıt olduğu için imtihanlara girdim ve o zaman belli bir puan aldım. Önkayıt sistemi olduğu halde hiçbir fakülteye kayıt yaptırmadan doğru Erzurum’a. Niçin Erzurum? Çünkü onun adı ‘İslami İlimler Fakültesi’ daha İslamî, burası ilahiyat fakültesi. burası rejimin fakültesi olarak algılanıyor. Dinde reform çalışmalarının gerçekleştirilmesi için çabalar sarfedilen bir fakülte olarak görüldüğü için orası daha İslamî. Osman Ateş kardeşimle önce Ankara’ya geldik buradan da trenle 28 saatte yatıp kalkıp yatıp kalkıp kara trenle Erzuruma vardık. Erzurum gidip bir otelde kaldık. Akşam vakti üniversiteye kayıt için gelenlerle oturduk. Şartları öğrendik, bekara ev vermiyorlar, yurtlarda problem var. Ben türkiyenin bir ucundayım Erzurum’da babam yok annem Manisa’da bir ucunda gidip gelme problem var. Bir de akşamleyin Çorum imam hatip mezunu bir ağabey dedi ki sen lise çıkışlısın, buranın programı daha ağır, sen burada yapamazsın, sen git başka ilahiyatlara dedi.

Hakikaten bugün de bazı ilahiyatlarda Arapça ve Arapça metin okumaya dayalı eğitim daha fazla. Yani klasik medrese eğitimine daha yakın bir eğitim uygulanıyor. Hadis dersinde mesela Buhari okutuyorlar, ben ömrümde hiçbir zaman hadis metni okutmadım. Bu bir anlayış meselesi. O zaman da öyle algılanıyormuş demek ki. Peki tamam dedim ben de vazgeçtim zaten işime de geliyordu ailemden uzakta kalıyorum. o zaman Erzurumdan döneyim ertesi gün ön kayıtlar son şimdi otobüse binsen yetişemezsin. Hadi uçakla gidelim dedik sabahleyin havaalanına gittik uçakta yer yok. ama gelirsin eğer gelmeyen olursa binersin dediler. Neyse gittik hakkaten gelmeyen varmış bindik.

Ankara’da indik, hemen taksiye bindik 4-5 kişi. Taksici bizi Sıhhiye’de indirdi. Ondan sonra bir taksiye daha bindim çek ilahiyata dedim şoför dedi ki eskisine mi yenisine mi? Önkayıtların kapanmasına yarım saat ya var ya yok. buraya fakültenin kapısına kadar geldi. Öğrenci işleri şefi Nezihe ablamız vardı, başörtüsünü almış kapıdan çıkarken yakaladım yani 2dk geç kalsam hayatımın akışı tamamen farklı bir yöne gidecek. Böyle garip bir tecelliden sonra buraya girdik.

Liseden gelmişiz biz, Arapça dersleri başladı iki tane şube var. Bir tanesine Yusuf Ziya Urar geliyor Romanya Türklerinden, bir tanesine Cemal muhtar geliyor Reha muhtarın babası. Yusuf Urar denilen hocam çok cerbezeli, imam-hatiplileri esas alarak ders anlatan, biraz aksi ve ters bir hoca. Moralim bozuldu. Zaten Türkiye’de liselerde insanların en çok nefret ettikleri ders dilbilgisidir. Hiçbir zaman sevmedikleri derstir. Burada da gramer bilgileri vs. filan olunca moralim bozuldu. Bir de baktık ki Arapça çok gelişmiş bir dil, fiil çekimleri filan üstelik biz Arapçayı yazmayı dahi burada öğrendik imam-hatipler biliyordu tabi biz onu da bilmiyorduk. Bırakmaya karar verdim. Bırakacaktım ama sonradan şöyle düşündüm: “hazır girmişim madem bırakacaksam bile sene sonunda bırakayım, dönem sonunda bırakmayım.” sonra Allah yardım etti, aklıma geldi. Cemal Muhtar’ın sınıfına geçmeye karar verdim. Cemal Muhtar çok daha baba, talebeye baba gibi yaklaşan, anlayışlı, nüktedan, tatlı bir ders işleme tarzı vardı. Her dersin sonunda Karadeniz fıkrası anlatır. Harfleri telaffuz ederken yanlış çıkardığımız zaman ceza verirdik 25 kuruş. Sene sonunda onları toplar, kokteyl verirdik. Çok tatlı, çok hoş. Tamam aradığım hocayı buldum dedim. O benim moralimi düzeltti. Yıl sonunda sınıfın ilk üçü içerisine girme durumuna gelebildik.

Ondan sonra tabi Manisa ile irtibatım devam ediyor. Kitap okumaya devam ediyorum.  Yeni çıkan kitapların hangisini alayım diye Hasan Basri Okan hocaya mektup yazıp sorardım. O benden daha tecrübeli, daha çok okuyan birisi olduğu için ona sorardım. Belli bir süre böyle idare ettim. Yazarlar kimdir, bunlar nedir öğreninceye kadar. O ara tabi ne yapacağız 2.-3. sınıfa gelince hızımızı alamadık. İlahiyatçı-akademisyen olmaya karar verdik. Sürekli Hasan Basri hocaya da danışıyorum. Tabi her yeni İslami sürece giren için gözde olan İslam hukuku şeriatı temsil ettiği için biz de ona yönelmeye başladık. ona yönelik kitaplar almaya başladık, okuyoruz. Bir yandan da Arapçamı geliştirmeye çalışıyorum. Bu amaçla da fakülte dışında Irak kültür merkezinde Cemal Muhtar hocanın derslerine katılıyordum. Diğer elçiliklerin programlarına katılıyordum.

Sonra Dil-Tarih’te okutman Muzaffer hoca vardı.Sağ ise Allah selamet versin. Hacı Bayram Camii’ne onu çağırdık. Cami’nin altında Arapça kursları verdi bize hoca. Kara tahtayı imam hatipliler mezunları derneğinden aldık, taşıdık oraya. Yine orda bizim dergah tabir ettiğimiz yerde meteoroloji genel müdürlüğünde çalışan, İngiltere’de tahsil yapmış Ali ağabeyimiz vardı. ondan da İngilizce dersleri alıyoruz. Fakat o da yetmiyor. Tabi bu dediğim Hacı Bayramda talebe evinde kalıyoruz o sıralarda.ondan önce gelir gelmez site yurda yerleştim sanıyorum bugün Atatürk yurdu adı verilen erkek yurdu. Orada yurtta namaz kıldırıyorum zaman zaman.

Hadis alanına yönelmeniz nasıl gerçekleşti?

Bu iki hocamızın bizim gönlümüzde ayrı bir yeri var.

Daha sonra Hatipoğlu hocanın hadis alanında olmasından dolayı tabi bunu hocama demiştim. Bir gün hocam dedi ki bana : “ya Hayri biz fıkhı seçtik ama fıkhı iyi kötü bu ülkede okutan insanlar var doğuda, güneydoğuda filan medresede mollalar okutuyor. Müftüler vaizler okutuyor. Diyanetin de bir tek o zaman Haseki Eğitim merkezinde okutuluyor. Sen dedi gel hadisi seç dedi rasulullah efendimizin sünnetinin bereketi iyi olur.” Tamam hocam sen ne diyorsan öyle dedim. Zaten hocayla da tanışmışım. Anında biz direksiyonu kırdık, hadise yöneldik. O yüzden kütüphanemde fıkıhla ilgili literatür zayıftır. O zamandan kalmadır. Sonra başladım hadisle ilgili literatür toplamaya. Bir kısmını burada üst sınıfta okuyan kitaplarını satan ağabeylerden aldım. Risale-i Nur şakirdi ağabeyler vardı, onlardan aldım. Hacı bayramda kitapçılardan çıkmıyordum. Eski kitapçılardan, sahaflardan çıkmıyorum Zafer Çarşısının orda. Memleketimde eski kitap satanlardan çıkmıyorum. Ayrıca onları tembih ediyorum Arapça kitap filan gelirse haber verin diye. Nitekim daha sonra Sahih Buharinin dünyadaki en önemli baskısı Manisa’da nasıl elime geçti onu da sonra anlatırım.

Tabi bu süreçte aklınıza gelebilecek Diyanet yayınlarından tutun da hadisle ilgili ne varsa okunacak toplamaya başladım. Hadisle ilgili okuyorum. Hatipoğlu hocayla irtibatım giderek daha fazla artıyor. Hatta sonra artık fakülteye alıştım Arapçam iyi, bazı derslere girmeyip Hatipoğlu hocanın derslerine giriyorum. Hatipoğlu hoca da özverili bir hocamızdır. Hemen hemen her sene ayrı bir ders anlatır. Ders kitabı yoktur zaten. Ben de o yüzden hiçbir zaman ders kitabı kullanmam. Çünkü burası lise değil. Hoca her sene yeni bir konu anlatır, talebelerle tartışır. Daha sonra onu makale haline getirir. Bunu bildiğim için sürekli hocanın derslerine gitmeye çalışıyorum. Bu giderek ilişkimizi artırdı. Son sınıfa geldiğimde artık herkesin ağzında Hatipoğlunun gayri resmi asistanı derlerdi.

Bazen çantasını taşırız vs. Son sınıfa geldiğimde giderek artık Arapçam da geliştiği için hocaların birçoğunun odası benim odam sayılırdı.İzinliydim ben,icazetliydim;herkesin odasına girebilirim,odalarında çalışırım…Özellikle Cemal Sofuoğlu hoca sağ olsun,Mehmet Aydın hoca,Fığlalı…Şu an tabi Fığlalı hocayı hocalıktan ihraç etme noktasına geldiğimi söyleyebilirim,yani bu başörtüsü konusunda söylediği iğrenç ifadelerden dolayı ama o zaman gerçekten bütün hocalarımız öğrencilere fevkalade destek oldular.Çok iyi hocalar ile tanışma imkanımız oldu…Tayyip hocayı göremedim ama kütüphanesinin tasfiyesi bize nasip oldu,listesini biz çıkardık…Hamdi Ravi Bakademir hoca felsefede çok iyi bir hocaydı,Mehmet Karasan felsefede…Taplamacı(?) hoca sosyolojide…Faslı Muhammed Tayyib Panci hoca…Mehmet Aydın’lar…Şu an emekli olan hocalarımızın büyük bir çoğunluğu ya yeni doktora yapmış ya yeni asistan taze hocalardı…

Biz de o zaman talebeyiz zaten Hatipoğlu hocam ben tanıştığımda doçentti…Kemal Sofuoğlu,diğerleri asistandı.Hikmet Dani hoca vardı dinler tarihinde,Necati Öner vardı.Kendi alanlarında gerçekten iyi hocalardan istifade imkanımız oldu,en azından bir ruh kazandık.Bugün eğer ilahiyat camiasında belli bir itibarımız varsa büyük ölçüde bu ruhtan dolayıdır…Ben hep söylüyorum özellikle Hatipoğlu hoca ,Mehmet Aydın,diğer hocalar tabiri caizse prens gibi bizleri yetiştirdiler,bu kadar şımarmamın sebebi o çünkü geleceğe yönelik ümit gördükleri için şey yaptılar hatta daha sonra son sınıftayım,bitirmek üzereyim İbn Kuteybe’nin ‘Hadis Müdafaası’ kitabını çevirmeye başladım…Takıldığım,bilmediğim yerleri önüme gelen hocaya soruyorum,bu sadece benim çevirim değildi,birçok hocamın katkılarıyla yapılan bir çeviri ama mezun olmaya yakın böyle önemli bir kitabı çevirme işine giren pek az öğrenci olduğu için bu,ilahiyat camiasında hemen önemli bir takdir topladı.Benim açımdan hocaların bana daha fazla iltifatkar davranmalarına yol açtı.

Öğrencilik yıllarınızda hiç unutamadığınız bir olay?

Allah razı olsun diyorum,iyi ki Erzurum’da bırakmamış da o arkadaş Ankara’ya gelmemi sağlamış.Şimdi Erzurum’da olsaydım bugün bu Kırbaşoğlu olmazdım.Ankara İlahiyat’ın en önemli özelliği hemen hemen her fikir,zikir ve meşrepte insanın olması.Mesela Allah rahmet eylesin Hüseyin Gazi hoca için alevi,sosyal demokrat derler ama benim hocamla hiçbir sorunum yoktu,o bize gelin şeriatçılar bakalım derdi,gözümüzden öperdi ama biz onun elini öper,saygı göstermekte kusur etmezdik.Dolayısıya Çubukçu hoca,Neşet Çağatay Allah rahmet eylesin…Burs buldum birkaç yerden,insanlar bize yardımcı oluyor,Hatipoğlu hoca mesela bir zenginin zekatı varsa onu alır bize verirdi.Zekat veya başka yardımlarla İngilizce kursunu bitirdim,başka yardımlarla da kitap almışızdır… Artık Hadis’e karar verdik,mezuniyet tezi olarak da Hatipoğlu hoca ile çalışıyorum.Hatipoğlu hoca el yazmalarına çok düşkün.Manisa’da,Türkiye’de ilahiyat camiasının çok iyi bilmediğini tahmin ettiğim önemli bir merkez,altı bine yakın el yazması var ve dünya çapında nadir el yazmaları…Kendisi de zamanında çalışmış Hatipoğlu hoca bu kütüphanede.Bana da sık sık numaraları verir,yazın gittiğinde şu şu el yazmalarına bek derdi.Ben de onlara bakarım…Mezuniyet tezi amacıyla da Manisa’daki el yazmalarına baktık,Suyuti’nin ‘Kitab-ul Bahir fi…’ diye bir yazması var.İyi dedi hoca bunu al.Sonra İstanbul’da bir nüshasını bulduk.bunu mezuniyet tezi yaptık.Hatta daha sonra hoca Sünnet’le ilgili Cezayir’de gittiği bir sempozyuma yanında götürür bu tezi.Tapduk… ile tanışmış,ona da hediye etmiş bu nüshayı.Sonra yıllar sonra Kahire’de Daru-s Selam Yayınevi küçük bir kitap yok mu Sünnet’e dair basalım diyince O da bu kitabı vermiş.Sonra bu kitap Kahire’de basılmış.

Tabi bu fakültede sınıf birincisi değildim ama artık bu sınıftan kimlerin ne olacağı son sınıfta aşağı yukarı belliydi.Benim epey bi rakibim vardı ama sınıf birincisi değildim çünkü notu önemsemiyordum ben.Burası önemli bir nokta,not değil öğrenmek önemliydi benim için…Nitekim daha sonra yarışmalı tarz imtihanlar sözkonusu olduğunda talebeyken en yüksek düzeyde notlar alsalar dahi o arkadaşlar benim gerimde kaldılar.Daha öne geçme imkanını Cenab-ı Hak lütfetti.

Mezuniyetten sonra hemen doktoraya müracaat ettim.Görev almadım,bir yıl karın tokluğuna bu fakültede o hocanın odasında bu hocanın odasında yirmi dört saat buralarda dolaşıyorum.Bir müftü stajyerliği imtihanına girdim fakat istediğim müftünün yanında staj yapma şansı tanımadılar.Ben Mustafa Ateş hocanın yanında yapmak istiyordum…Olmadığı için Diyanet’i bıraktım,başka bir denemem de olmadı,bütün memurluğum da zaten burada başladı,öyle olunca da mezuniyetin akabinde hemen doktoraya girdim…Yüksek lisans yoktu çünkü bizim fakültemiz beş seneydi ayrıca doktora dersleri de yoktu sadece dört tane seminer yapılıyordu.Bu seminerlerin bir kısmı daha sonra yayınlandı:Namazların Birleştirilmesi,Ehl-i Sünnet kelamcılarının Hadis bilgisine dair bir çalışma,Buhari’nin hayatı-eserleri hakkında söylenenler…O doktora semineri bu fakültede ses getirmişti,başta eski Diyanet işleri başkanı Yazıcıoğlu olmak üzere herkes…Namazları Birleştirme tezimden bir nüsha almıştı.

Bu imtihanlarda jürilerde çok farklı eğilimde hocalar olduğu halde hiçbir şekilde haksızlık yapılmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.Hüseyin Gazi hoca,Atay hoca vardı,hatta doktora imtihanına girdikten sonra Hadis’te en yüksek puanları aldım ben.Bunun üzerine Süleyman Ateş hoca çağırdı,kim bu merak etmiş,ben de böyle böyle diyince tebrik etti…Daha sonra şöyle bir şey oldu ;Selahattin Eroğlu’yla beraber imtihana girdik,sanıyorum İngilizce imtihanı,Arapça ve İngilizce’de doktorada en yüksek puanları almıştım ben,asistanlıkta o kadar başarılı olamadım.Selahattin abiyle beraber girdik hatta İngilizcede ben Selahattin Eroğlu’ndan daha fazla puan aldım.Şimdi hocalar dediler ya nasıl olur bu? Selahattin iki tane doktora yapmış,Mehmet Aydın dedi ki biz de biliyoruz ki Selahattin Eroğlu’nun İngilizcesi Kırbaşoğlu’ndan daha iyi ama Kırbaşoğlu iyi oturtuyor yani çeviride Türkçemin daha iyi olmasından yararlanarak çeviri daha iyi yoksa ben de Selahattin Eroğlu kadar bildiğimi söyleyemem ama İngilizcenin de peşini bırakmadım.Çeşitli vesilelerle,bazen bir hocanın isteği üzerine mesela Talat hocanın isteği üzerine ingilizce sayfalarca çeviri yaptım yayınlanmamak üzere…Yayınlanmamış belki beş yüz sayfaya yakın çeviri yapmışımdır.Mutlaka ileride çeviri yapacak insanın yayınlanmamak üzere,deneme mahiyetinde beş yüz sayfa bir çeviri denemesi yapması lazım…Bir sene doktoraya başladım,tek kadro vardı,bölüm başkanı Talat hocaydı,bir türlü o kadroyu açmıyor bölümün cazibesi gitmesin diye…Onun üzerine ben Hatipoğlu hoca ile olan yakınlığımdan dolayı acaba hoca bunu yanlış mı anladı diye doktora tezime danışman hoca olarak Talat Koçyiğit’i seçtim ki beni yakından tanıma imkanı olsun.

Talat hocanın rehberliğinde doktora tezimi hazırladım.Bir sene sonra asistanlık imtihanı açıldı ama doktora imtihanına girdiğimde İslam Hukuku alanında asistanlık imtihanı açıldı. Tereddüt ettim nasıl olur diye. Sonra İslam Hukuku’ndan da girdik.Kazandık.İki kişi kaldık. Abdulvahap Öztürk diye. Burada Ankara’da müftü yardımcısıydı.Hatta Abdulvahap Öztürk’ü Neşet  Çağatay tutuyordu. Beni de Hatipoğlu hoca destekliyordu.Ben Hatipoğlu hocayı devreye sokarak Abdülvahap Öztürk hocayı da devre dışı bıraktım.Ve tek kaldım fakat Abdülkadir Şener hoca o zaman İslam Hukuku bölüm başkanı. İlla hukuk mezunu birisini istiyorum diyerek bizi almadı.Yani her şeyde bir takdir var. İbrahim Çalışkan’ı aldı.Selahattin Eroğlu alındı.O ara felsefeden de Mehmet Aydın’a dediler,ya şu Mehmet’i kaçırmayın.

Ya sen şunu al diyor hocalar kendi aralarında işte. O arada hocalarla senli benli konusuyoruz sohbet havası içinde,bana nasıl davrandıklarını bilmeniz için bunu söylüyorum.Dedi ben almaya alırım,istiyorsa ben hemen alayım felsefeye,sistematik felsefeye ama dedi Kırbaşoğlu baştan beri hadis hadis diye…Talat hocam da açık konuştuğumu bilmiyordu ama peki dedi böyle böyle hocalarımızı dinledik,hocalarımız açtı.Asistanlık nasip oldu,doktora tezi filan devam ettik.Tabi bu mezuniyet tezimin başka bir hikayesi daha var.Şimdi o mezuniyet tezimin Arapçaya son tetkik metni var,bir de yarıya yakını çeviri Türkçe.Bir de el yazmalarıyla ilgili yapılan çalısmalarla ilgili on sayfalık bir giriş var. Şimdi abdulfettah Türkçe bilmediği için o elli sayfalık kısmı  giriş eserle ilgili giriş zannetmiş.Hemen İstanbul’a geldi,tabi hemen bunu çevirttim.Kitap basılacak ya sonra dedim ki bu çeviri ama giriş kısmı var,çevirdim.Sonra arkadaşlarla kontrol ettik,bu esnada Süleymen Ateş hoca da fakültede en önemli hocalardan bir tanesidir,çok çalışkan bir hocadır.Süleyman Ateş hoca Suudi Arabistan’da hocalık yapmıştı,zaman zaman onlarla buluşuyordu.Gelmiş tabi burada,sınır kapısı açık.Soruverdım. bir de o baksın bakıverdi şöyle.Hımm dedi bunu sen mi yaptın böyle.Dedim ben yaptım.

Arabistan’a götüreyim gelir misin dedi,olur hocam dedim ama meğer ileriki yıllarda olacak bi şeymiş.Ben doktoramı yeni yapmışım.altı ay sonra baktım üniversiteden anlaşma teklifi gelmiş neyse o anlaşmayı kabul ettik. Suudi Arabistan’a filan gittik.Orada işte hocalık yaptık.Bu mezuniyet tezinin böyle bir gelişmeye de  yol açan yönü oldu.sonra Suudi Arabistan’dan döndükten sonra zaten doçentlik,diger calışmalar…makaleler,tebliğler,sempozyumlar.İlk defa ilim çevreleriyle tanışmam bu namazların birleştirilmesi çalışmamı tebliğ olarak  birinci İslam İlimleri Kongresi’nde sundum.Yusuf Ziya Kavakçı,Abdulkadir Şener,Hayrettin Karaman gibi büyük hukukçular o zaman var...Sürekli destek gördüm…Her zaman için onu söylemem lazım.Yani hakikaten hocalarımızın hakkını o anlamda ödeyemeyiz.İşte yavaş yavaş şeye gittik ama Hayri Kırbaşoğlu’nun akademik çevrelerde isminin ön plana biraz çıkmasının sebebi takındığı eleştirel tavırdan dolayı.Bu toplantılarda gözünü budaktan sakınmayan,eleştirel tavrıyla ilk tanınması böyle.Yani bu da bizim hocalarımızdan devraldıgımız bir şey.Bu sürecin kuşkusuz pek çok detayları var ama fakülte ile ilgili belki tarihe kayıt düşme anlamında unutulmaması gereken bır anım ;

Fazlurrahman’la ilgili:

Şimdi ben Türkiye’de Fazlurrahman’cı olarak lanse edilen bir insanım.Aslında böyle bir şeyı ne  kendim için kullandım ne de böyle bir iddiam var.Fazlurrahman’la adımın yan yana gelmesi Alparslan Açıkgenc vesilesiyledir…Fazlurrahman’la ilk tanışmamız fakültede oldu.Fakülteye geldi,Atay hoca çağırmış.Burada konferans verecek,hocalara konuşma yapacak galiba.Talat hocam,Necati Öner hocam,daha birkaç hoca bir tane sapık hoca gelmiş sakın konferansına girmeyin diyorlar,biz de girmedik o zaman onların propagandalarının etkisiyle...Böyle görsen kapıcı zannedersin,sadaka verirsin,böyle bir adam  Fazlurrahman yani…Öyle bir görmüşlüğüm oldu.Sonradan işte Alparslan Açıkgenç ODTÜ felsefede arkadaşımızla tanıştık.Türkiye’de iki öğrencisi var Fazlurrahman’ın birisi Alparslan hoca…Alparslan da hocasının eserlerini tabi ki çevirmek istiyor. İslam ve Çağdaşlıgı çevirmiş yarıya kadar gelmiş ve bitirememiş.İşler sıkışmış bana dedi kalanı çevirebilir misin,peki dedim ben de. Fazlurrahman’la tanışmamız öyle. Ama o kitapta bile öyle çok yerde görüşlerini eleştirmişim ben.Sonra kitap çıkınca Ankara’da bir sürü seminerler oldu. Baya bir ciddi eleştirdim Fazlurrahman’ı hatta doktora tezinde de Ehl-i Hadis’le ilgili olarak bir nebze eleştirmişim Fazlurrahman’ı.

Fazlurrahmancı denebilecek bir durumum yoktu ama hocayı daha sonraki yıllarda okudukça hocaya olan hayranlığım,saygım arttı.Fazlurrahman’ı ilk tanımam böyle oldu.Yani kötü bir intibayla hocalarımızın yönlendirmesiyle konferansa bile girmedik ama böyle bir şeyi oldu. Fazlurrahman’ın hatırası vardı fakültede . Onun dışında ben genelde mollalığı tercih eden bir insandım çünkü talebe hareketlerinin cok ateşli olduğu bir donemdi…Bizim fakültede de böyle yaralanmalı vs.şeyler çok oldu. Şimdi o dönemlerde de ben İslami çizgilere yakın kesimlerle beraberim,Nurculara gidiyorum hatta bir defasında dershanede kalmak için teklif ettiler .Dedim  tabi ki kalırım.

Ama tabi dershane de kalınca Risale i Nur okuyacaksın ama dedim dışarda benim ne yapacağıma karışmayın,yok dediler okuduğun gazeteye kadar karışırız…Ooo dedim o zaman  anlaşamayız.Sonra Mücadelecilerin yurdu teklif etti,onlarla da uzlaşamadık.Yani birçok gruba mensup değildim ama ilişkim vardı.Hacı Bayram’da kaldığım yer dergah gibi bir şey,aslında hatmi hace de yapılan bir şey…Ama tarikat ve zikir bahaneydi esas müslümanların Hacı Bayram çevresinde oturup sohbet edecekleri mekandı orası. Ama zaman zaman hatmı hace de yapılırdı…Zaman zaman zikir ve hatmi hacelere katıldık.Aslında çok önemli bir teşkilat.

Daha sonraları kadiricilerin…arasına katılma imkanım oldu ama resmi olarah hiçbir cemeate hiçbir kuruluşa hiçbir siyasi örgüte bağlılığım yok.Eğer resmi bağlılık aranacaksa bu ya İslamiyat dergisidir  veya Doğu Konferansı’dır…Bunu çocuklarıma da telkin ettim.Herkesle beraber ama tam bağımsız dolayısıyla siyasi partilerin her biriyle de gerektiğinde beni cağırırlarsa gidiyorum.Cemaat,tarikat grupları da yani şu anda Türkiye’de gitmediğim,seminer vermediğim hatta sadece İslami kesimden değil diğer sol vs. den kesim kalmamıştır desem yalan olmaz her yere gidiyorum çünkü bilim adamının görevinin bu olduğu kanaatindeyim…

İlahiyata yeni başlayan öğrencilere bir ilahiyatçı  olarak ne söylersiniz?

Şimdi her zaman söylüyoruz bir,hedefinizi çok net belirlemelisiniz.Biz tesadüfen  Hadis’i seçtik,bugün bana tekrar sorsalar dünyaya tekrar gelsen hangi mesleği seçersin? Gözümü kırpmadan  ilahiyatçılık masleğini seçerim.Yine gözümü kırpmadan Hadis’i seçerim derim. Bunu samimi olarak söylüyorum zaten Allah’a hamd ediyorum,bu kadar bilinçli seçmedik ama hocamızın o iyi niyetle,o bereketli duaları…Demek ki ihlasla yaptığı dualar yerini bulmuş.Hakikaten şimdi İslam düşüncesinin bence en önemli,acil çözüm bekleyen alanı Hadis-Sünnet alanı dolayısıyla bu alanda yapılması gereken çalısmalara bir nebze katkıda bulunabilirsem kendimi mutlu addederım.Nitekim bir proje dahilinde İslam düşüncesinde Sünnet’le başlayıp onu da anlattığım proje dahilinde  calısmalar sürüyor ayrıca master ve doktora çalışmalarını da bu yönde yönlendiriyorum yaklaşık on sene on beş seneye yakın bir süre geçti.Bu süre içerisinde bu milletin bu projeye,yaptığım calışmalara,kitaplara,anlattığım şeylere tepkisinden fevkalade memnunum.Ben yaptığım şeyin karşılığını fazlasıyla aldığım kanaatindeyim.İlahiyat camiasında da mutlaka eleştirenler olacaktır,benim samimiyetimden kuşku duyanlar olacaktır.Efendim beni sapıklıkla suçlayan olacaktır.Hatta ortadan kaldırmak isteyenler olacaktır.Oldu bunlar olacaktır değil oldu.Yine ortaklaşa dostların müdahaleleriyle oldu bazı şeyler.Bunlar olacaktır.Ulema peygamberlerin varisidir denilir,sadece faziletinde,mükafatında değil sıkıntısında,bela ve musibetlerde de varistir.Peygamberler nasıl birtakım sıkıntılara,musibetlere,belalara maruz kalmışsa ulema da,ulema sınıfına girmeye karar vermişse benzer süreci peşinen kabullenmiştir.Dolayısıyla benim hiçbir şikayetim yok,yaptığım işten fevkalade memnunum,aldığım verimden memnunum,hakkımda ileri geri gülme,deli,deli saçması bunlar diyen olabilir hiç önemli değil.Bunlara çok fazla aldırdığım da yok  çünkü bunlar tabii şeylerdir .Ben ihlas ve samimiyetle,bilimsel temelleri sağlam,tutarlı bir biçimde bir düşünce sunulursa topluma şu veya bu biçimde şu veya bu vakitte bu fikirlerin mutlaka yeşerecegini filizleneceğini hem söyleyen hem buna inanan bir insanım,ben zaten bunun karşılığını görüyorum,şu anda benimle beraber 7-8 tane doktora yapan arkadaşım üniversitelerde hoca.Bunun dışında Hadis alanında iyi kötü yazılıp çizilmiş şeyler gözardı edilemeyecek duruma geldi,işte iyi kötü Hadis dendiği zaman bir marka değilse de Kırbaşoğlu gibi bir çağrışım noktasına geldi.

Bu,Cenab-ı Hakk’a hamdetmek suretiyle ancak şükrünü eda edebileceğimiz büyük bir nimet,bu kimseye nasip olmaz çünkü benim bütün niyetim bu millete ve bütün bu İslam ümmetine bir şeyler vermek.Bu meslek benim için araç,ben daha uhrevi mükafatını almadan bu dünyada yaptığım çalışmaların mükafatını bu dünyada görme şansına nail olan ender insanlardan biriyim onun için benim yatıp kalkıp şükretmekten başka yapacağım bir şey yok şu anda.Gelecekte benim normalde projemi tamamlamam lazımdı fakat araya olayların gelişmesinden dolayı işte İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu tehditlerden dolayı Doğu Konferansı girişimi girdi ayrıca Sünni paradigmanın oluşumunda Şafii’nin rolü gibi birtakım çalışmalar girdi sonra Sünnet’ten Çağa Elli İki Mesaj gibi o da mecburiydim çünkü dördüncü kitap anlama-yorumlama ile ilgili olacak fakat o da biraz gecikti hiç olmazsa insanlara küçük bir baslangıç,örnek sunmam lazımdı…Şu anda bir de yine bu topluma karşı sorumluluğumuzdan dolayı kendi çocuklarım ve herkesin çocukları için İslam’ı anlatan,imanı anlatan bir şey yazmak gerektiğini söylemiştim.Televizyon programında bunu yazmak durumunda olduğum ve yazacağımı taahhüt edip ilan etmiş oldum. İlan ettiğim için bu sözümü de tutmam lazım.Şu anda  tezgahımda bu ilm-i halimsi…Yani hangi müslümanlığı miras bırakmak istediğimiz çocuklarımıza ve gelecek nesillere,bunu yazmakla meşgulum.

Bu kitabı yıl sonuna kadar bitirmek istiyorum.Bu biter bitmez Sünnet-Hadis’le ilgili projemin dördüncü kitabına,dördüncü beşinci kitabına başlayarak Allah ömür verdiği sürece,sağlık,sıhhat,afiyet olduğu sürece bu projeyi bir biçimde tamamlamak ama öte yandan Doğu Konferansı girişimi çerçevesinde de İslam dünyasındaki entelektüelleri efendim entelektüellerle tanışmak,bunlarla ortak proje yapma imkanlarını araştırmak…bu da devam ediyor.Ayrıca İslam dünyasında Hadis-Sünnet’le ilgili çalışmaları takip etme bakımından da bu Doğu Konferansı içerisindeki faaliyetler benim için çok yararlı oldu,bir de  ilahıyatçının, özel uzmanlık alanı diyelim Hadis ise  genel uzmanlık alanı olarak İslam düşüncesinin bütün alanlarını takip etmesi lazım;Tefsir,Hadis,Fıkıh,Kelam falan o anlamda bir takip içerisinde olması için çok faydalı oldu. Şu anda ulema kimliğiyle münevver kimliğimi birleştirmeye çalışan yani sadece bir akademisyen olmakla yetinmeyip bir fikir adamı olarak da faaliyet göstermesi gerektiğine böyle bir ekip oluşturmaya gerek olduğuna bir insan olarak iki alanda birtakım faaliyetler yapmaya calışıyorum.Bu giderek Türkiye’nin de İslam dünyasını daha iyi tanımasına önemli bir katkıda bulunuyor.Şu anda yavaş yavaş İslam dünyasındaki siyasi hareketler,İslami hareketler bağlamındaki tartışmalar yavaş yavaş Türkiye’nin ismini duyurma bakımından da birtakım katkılarımız oluyor tabi…

Genç İlahiyatçılara tavsiyeleriniz nelerdir?

Gelecekteki hedefim akademik çalışmalarımı sürdürürken bir de ilerde bütün bu vizyonu, bu hedefleri üstlenecek, bayrağı teslim edeceğimiz bir bilim ordusunun yetişmesi için zemin hazırlamak. Onun için sizlerin yetişmesi, bu siteler, bu faaliyetler, bu röportajlarınız, dergiler, vs. bütün bunlar fevkalade önemli.

Son söyleyeceğim söz şu, boynuz kulağı geçmeli geçmeyen boynuzu kesmeli! Dolayısıyla her nesil önceki nesli aşmalı. Biz iki dil biliyorsak siz üç dil bilmelisiniz. Ben Arapça sadece yazabiliyorsam siz hem yazıp hem konuşmanız lazım. Bunu mutlaka gündeminize alın. İkincisi çok iyi düzeyde Arapça, Farsça ve Türkçe –İslam medeniyetinin üç ortak dili- dillerini çok iyi düzeyde yazıp çizen elemanlara ihtiyaç var. Türkiye ile İslam dünyasının, İslam dünyası ile farklı bölgelerin irtibatını kurmak bakımından diller çok önemli. Onun için elimizde imkanlar da var. Özellikle Suriye çok büyük bir imkan. İlahiyatçıların süratle yaz tatillerini, bütün fırsatlarını Suriye’de değerlendirmelerini tavsiye ediyorum. Bu amaçla bize düşen her türlü yardımı yapmaya hazırız. Bu tür imkânlarımız da var. Orada zaten dostlarımız, tanıdıklarımız da var. Dediğim gibi artık dünyadaki ilahiyatçılar arasında Türkiye ilahiyat camiası dışında Arapça konuşup yazamayan bir başka ülke yok. Afrika’nın en geri ülkelerinin bile din adamları, ilahiyatçıları şakır şakır Arapça konuşuyor, yazıyor.

Bunun nedeni nedir sizce?

Yönlendirilmeme hatası. Ben hocalarımı sadece bu konuda eleştiriyorum. Hocalarımız bize “oğlum sen hadisi, sen tefsiri seç” demedi. Ben mesela hadiste asistan oldum, doktora yapıyorum. “oğlum bak, İslam dünyasının öncelikli olarak hadiste, sünnette çözülmesi gereken meseleleri şunlar şunlar… Sen çalışmalarını şu alanlara yönlendir” bunların hiçbirisi denmedi. “oğlum bak Arapça çok önemli, sen Arapça konuşup yazacaksın” yok. “Bak, ben sana burs bulayım şuraya göndereyim” bunların hiçbiri yapılmadı. En önemli şey yönlendirme. İnsan yönlendirilirse neler yapabileceğini görüyorsunuz. Ben ömründe hiçbir Arap ülkesinde okumamış bakın şöyle diyelim: Bakın, ben orta tahsilde son derece başarısız, lise çıkışlı üstelik fen kolu çıkışlı, Arapçanın elifini burada yazmayı öğrenmiş bir insandan Suudi Arabistan da öğretim üyeliği yapacak ve şu anda da Türkiye ile Arap ülkelerinin İslamî ve entelektüel konularında bağlantılarını kuracak, yazıp konuşma noktasında nerdeyse tek adam konumundayım. Bir ikinci ilahiyatçı yanımda bana destek olacak meslektaşım yok. Hiçbir Arap ülkesine gitmeden ben bunu başarabiliyorsam…

Neredeyse tek adam konumundayım,bir ikinci yanımda bana destek olacak meslektaşım yok. Hiçbir Arap ülkesine gitmeden ben bu işi başarıyorsam! İngilizce de öyle İngilizcem Arapçam kadar değil ama…hem kurslar hem birtakım yabancı dostlarımız var,bu fakülteye gelip gidiyordu.Zamanında Amerikalılar daha sonra müslüman oldu,ondan sonra onunla sohbet ediyorsun…Şu anda da yazıp çizme noktasında yine meramımı ifade ediyorum ama yani bu profesor yazısı demek ayrı bir de hatta yazmak ayrı ama Türkiye’nin dışına çıkmadan da Arapça,İngilizce,diğer dillerde yazıp okunacak duruma gelinebiliyor.Tabi burada şu noktayı eksik bırakırsak haksızlık etmiş oluruz Arapçamın iyi oluşunda fakültemizde 6-8 sene Arapça hocalığı yapan Suudlu hocalarımızın ozellikle Abdurrahman el-Hudayri’nin hakkını da burada söylemem lazım.Abdurrahman olmasaydı ben bugün Arapçada bu noktada olamazdım . Abdurrahman’la sabahtan akşama kadar beraberiz,muhabbeti çok seven bi arkadaşımız…

Abdullah el-Muhavvis vardı mesela ağzından kelimeler kerpetenle çıkardı ondan hiçbir şey elde edemedik.Daha sonra İbrahim el- Gumeyn çok hoş,ahlaken dürüst bir arkadaşımız,bunların katkılarını ben inkar edemem ama Suudi Arabistan olsun diğer İslam ülkeleri,Türkiye’ye bu yönde destek olmaya her zaman hazır,Suudi Arabistan her zaman hoca göndereceğini söyledi,bizim fakülte iltifat etmedi.…üstelik para da istemiyorlar,maaşını Suudi Arabistan veriyor,bedava hoca gönderiyorlar.Bundan  büyük bir nimet olamaz,ben bu yönden bu arkadaşlarıma da müteşekkirim ama insan isterse olabiliyor.Sizi cesaretlendirmek için kompliman değil asla bakın üniversite sisteminde daha zeki,kabiliyetli olanlar seçilerek geliyor sürekli,zorlaşıyor şartlar.Biz 1973 yılında girdik bu fakülteye,bakın aradan 30 küsur sene geçti, bizim zeka düzeyimizle sizin zeka düzeyinizin gayrı kabili kıyasladıgımızda emin olun zeka seviyeniz bizden çok çok yüksektir.

Bu bilimsel,gözle görülen bir şey. demekkı Kabiliyet noktasında eksiğiniz yok.Yönlendirme ve çaba,yani bu denge sizin rahatlıkla başarabileceğiniz bir nokta. Özellikle bayan arkadaşlara da seslenmek istiyorum.Bayan ilahiyatçı akademisyenlerin yetişmesi çok önemli,onların yetişmesi için de ben uzerime düşen her türlü desteği vermeye hazırım ne gerekiyorsa.Ama onların mutlaka bu yola girmeleri lazım,mutlaka mastır,doktora programlarına girmeleri gerekir.Hatta kendi aralarında dönem dönem işbirliği yapılsın.Mesela herkes bir alanda yoğunlaşmasın.Bakalım ihtiyaç ne alanda var. Özellikle sosyal bilimler alanında çok zayıfız.Yani Türkiye’de din eğitimi,din sosyolojisi özellikle fakültemiz zayıf ama genelde zayıf.O alanda bu noktada cok ihtiyaç var.Bu noktada yönlendirilmeli hatta bu yönde Arap ülkelerinde bu alanlarda tez yapılarak hem Arapçamız gelişir hem disiplinler arası yaklaşım sergilenebilir.Batı’da da yapılabilir.zaten disiplinler arası çalısma kaçınılmaz bir şey,aynı zamanda da literatürü takip bakımından çok hızlı ve iyi bir okuyucu olmak lazım.Çünkü fikir üretimine yetişmek mümkün değil. Ama özellikle bayan arkadaşlarımızın bu noktada gelecek açısından bu destekleri çok önemli…

Yeni nesillerin bizlerden daha iyi olacağına güvenim tam. Gelecekte de İslam dünyasının Türkiye ile irtibatın kurulması bakımından bu nesle çok büyük bir görev düşecek. Böyle önemli bir göreve şimdiden hazırlanmak için kolları sıvamak gerekir. İnşallah bu sohbetimiz böyle bir motivasyona vesile olursa amacına ulaşmış olur.

***SON***

Röportaj:

Ayşe Betül DÖNMEZ

Esma AYGÜN

Hatice CENKIŞ

Yorumlar   

+2 #1 M. Hayri KIRBASOGLU 05-03-2012 16:26
ellerinize saglik degerli arkadaslar ben daha once bu roportaji gordum mu bilmiyorum ama gercekten ellerinize saglik sadece sahis ve kitap isimlerinde epey tashihe muhtac yerler var mesela karanlik gecelerin nurlu sabahi sami efendinin degil sami aslan adli bir muftumuzun eseridir.Hatta fakultemizdeki eski hocalarimizdan cogunun adindan bile yanlisliklar var insaallah ilk firsatta bunlari da duzeltir degerli okuyucularimiza daha temiz bir metin sunma nasip olur.
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile