Mevlüt Güngör'ün Sevenleriyle Söyleşi

Röportaj
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

mevlut-gungor-3Karabük’te gözlerini bir Mevlit kandili günü açıp, dedesinin hayatının gayesini anlarcasına koyduğu ‘Mevlüt’ ismini tam anlamıyla yaşayıp, bu  ömrü  yine bir Mevlit kandilinde göz kapaklarını dünyaya kaparken huzura  açtı.

 

 

Hocamız  İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1974’te Bağdat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İlahiyat Bölümü’nü bitirdi.

Daha sonra Ankara Üniversitesi’ne kaydolarak lisansüstü eğitimine burada devam eden Mevlüt  Hoca, 1981’de Doktor olduktan sonra Yardımcı Doçent Doktor ünvanıyla  Suudi Arabistan İmam Muhammed b.Suud Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde ders vermeye başladı. Bir yıl sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne dönerek 1988’de Doçent, 1996’da Profesör oldu. 1999-2002 yılları arasında bu fakültede Tefsir Ana Bilim Dalı Başkanlığı görevini yürüttü.

2006 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Ana Bilim Dalı’na profesör olarak atandı ve bilim dalı başkanlığı görevini vefatına kadar sürdürdü.

Çeşitli dergilere verdiği  makaleler, bildiriler ve yayınlanan kitaplarıyla yayın hayatını sürdürdü.

Prof. Dr. Mevlüt Güngör, 15 gündür tedavi gördüğü Bezm-i Âlem Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde Hakk’ın rahmetine kavuştu ve Fatih Camii’nde onu sevenlerin büyük katılımıyla kılınan cenaze namazından sonra Silivrikapı Mezarlığı’na defnedildi.

Hayatı ilim pusulasında,davasını anlatmak ve yaşayabilmekle geçen hocamız için Fatiha Sûresi’ni anlayabilmek ve “إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ – اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ” olabilmekti aslında tam mü’min olmak, olabilmek.

Mevlüt hocayı hakkıyla tanımak; bir ömrü paylaşanların, yan yana ders verenlerin, onun derslerini almaya hak kazanmış öğrencilerin, ders alamadığı için üzülenlerin dilinden, gözünden, kalbinden dinleyerek anlayabiliriz.

Nildâ GÜNGÖR(eşi): Hayatının her anında gösterdiği teslimiyetçiliğini hastalandığı dönemde de oldukça güzel gösterdi. Dünyaya karşı bir hırsının olmayışı dolayısıyla gösterilen bir teslimiyetçilik.. Çok çalışırdı ve fazla yoruyorsun kendini dediğimizde ise “Zaman yetmiyor bile..”derdi. Ders vermesi istendiğinde her yere giderdi.

En son ailece Ankara’ya yolculuk yaparken de her zaman olduğu gibi Fatiha Suresi’nin tefsirini yapmıştı.Çocuklar da“ Baba sürekli Fatiha Suresi’nin tefsirini yapıyorsun.”dediklerinde  Fatiha’nın önemini tekrar anlatmıştı.Herhangi bir aile toplantısında  konuşması gerektiğinde de Fatiha suresini anlatırdı.

İstanbul’un her anını doyasıya yaşamak isterdi. Tabiata olan sevgisi tamamıyla dünya sevgisinden çok uzaktı. Ona göre tefekkürdü, Allah’ı hatırlatan güzelliklerdi. Geçmiş, gelecek kaygısı  yoktu.

Öğrencilerini çok severdi.Yoğun bakım da dahi talebelerini sormuştu.Ameliyata girerken Kur’an-ı Kerim’ine ve flash diskine sahip çıkmamızı istedi. Yoğun bakımdayken kaç hatim okunduğunu sordu sonra ise “34 tane okunsun.”dedi.

O ölünce kıymeti artan insanlardan değildi, bizim için hep kıymetliydi. Mekanı cennet olsun.

Zeynep Hanım(kızı): Babamın babalığının ötesinde ilim adamlığını görüyordum. Uyumadığı zamanların dışında hep ilim çalışmalarının içindeydi. Bu da çok fazla zaman geçirmemizi engelliyordu. Yemekten hemen sonra aşağı kata kitaplarının arasına çekilirdi.Tam bir ilim adamıydı. Sünneti olanca gayretiyle yaşamaya çalışan, prensip sahibi bir insandı. Zamanı çok verimli kullanır, görevini hakkıyla yerine getirmeye çalışırdı. Onun sinirli olduğunu ancak “kerata” derse anlardık ki onu da en fazla din düşmanlarına karşı kullanırdı.

Vefatından sonra  babamın talebeleriyle tanıştığımızda bana babamın derslerine girip girmediğimi sordular. Maalesef  babamın dersine  hiç giremedim.

Babamın hayatında İstanbul’un ayrı bir yeri vardı, çok severdi. Sabah namazından sonra yüzerdi. Yüzdüğünde ise “İstanbul’u kucaklıyormuşum gibi..”derdi. Bizim de yüzmemizi, yürüyüş yapmamızı çok ister,tavsiye ederdi.

Anılara çok önem veren bir insandı.Anılarını fotoğraflarla geleceğe kaydederdi.

Annem yoğun bakıma yanına gittiğinde yarın Mevlid Kandili demiş. O da kendini göstererek “Benim”demiş. O gece de sabaha karşı vefat etti. Babamla orada görüşebileceğimizi bilmek güzel.

Ahmet Akın ÇIĞMAN: Mevlüt Hoca’yla görüşürdük.İlahiyat’ta bulunan hocalar gibi ben onu pek tanıyamadım maalesef, onlar sürekli beraberlerdi. Kızıl Minare Camii’nde  Cuma günleri bir sene kadar süren tefsir  vaazları verirdim.O da beyaz takkesini  takıp beni dikkatle dinler ve bazen de kafasını sallayarak beni tasdik ederdi.Radikal olan konuşmalarımı dahi tasdik ederdi. Bir sebeple aynı arabaya binmemiz sonucu tanıştık. Efendi ve tevazu sahibiydi,  bir tefsir profesörü olmasına rağmen gelir benim tefsir vaazlarımı dinlerdi. Kendisiyle bazı konularda fikir tahsisinde bulunurduk. Şehzadebaşı Camii’inde Ramazan’da hatimle namaz kılınır bende devamlı olarak takip ederdim, Mevlüt Hoca da o gün hangi cüz okunacaksa o cüzün tefsiri üzerine konuşurdu.

İyi bir insandı, ehl-i ilimdi, onun için bu vakit münasipmiş. Allah rahmet eylesin.

Süleyman ATEŞ: Mevlüt Bey’i 1973’te tanıdım. Abdülkerim Zeydan Hoca kelam ve tefsir derslerinde uzmandı. Mevlüt hoca Abdülkerim Zeydan hocadan ders dinlemeye gittiği zamanların birinde, benimde bulunduğum bir derste tanışmıştık. Mevlüt Bey çok çalışkandı, idari olarak asistanım olmuştu. Allah rahmet eylesin.

Yaşar DÜZENLİ: Mevlüt Hoca’yla 1985 yılında Fatih’te kayınpederi Hüseyin Bey’in yanına gelince tanışma fırsatımız oldu. Camiye geldiğinde sarık ve cübbeyi verdim ona ve giyerken gösterdiği itina, sonrasında okuduğu sure ile bende ayrı bir yer bırakmıştı. Bunun sonrasında çeşitli yerlerde hocamızla görüştük. Son üç yılda beraber çalışma mutluluğuna erdim.

Ben hocamızın namazını kıldırmanın şeref ve onurunu  yaşadım. Bunun ardından namaz sonrası yaptığım konuşmada hocamızı 3 başlıkta ele alıp anlatmıştım.

Öncelikle Mevlüt Hoca bir İstanbul beyefendisidir. Konular etrafında konuşup tartışmada bulunduğumuz zaman sesini bir kere bile yükselttiğini duymadım. Birisi ondan söz istediği zaman iyi bildiği bir konu olsa dahi  “ya öyle mi?” gibi hayranlık ve şaşkınlık ifadesiyle karşılardı. Aslında bu özelliği Rasulullah (s.a.s)’in bir sünnetini hatırlatıyor.

Ben hocamızın kızgınlıkları olsa dahi hep içine attığını gördüm, hiç dışa vurduğunu görmedim. Teşekkür etmesini bilen bir karakter olarak gördüm.

2007 yılında benim sınavım olmasına rağmen gelip  hem sınav esnasında  hem de  sınav sonrası her anımızın fotoğrafını çekmişti, çerçeveletip göndermişti. Bunun dışında pek çok zamanlarımızın fotoğraflarını çeker her birimize tek tek gönderirdi.

Güzel bir insanın müslümanlığı da güzel oluyor.İslamın derdini dert edinmiş biriydi. Çağımızın gençliği humaniter bir bakış açısıyla yaklaşıyor ama hocamız bunun tam tersi Allah düşmanlarına karşı dururdu.İçinde buğuzu olan bir kimseydi. Onun müslümanlığı etliye sütlüye dokunmayan bir müslümanlık değildi. Kendi içerisinde bir tevhid adamıydı. Yani Allah’ı merkeze alan, hayatı ona göre dizayn etmeye ve anlamaya çalışan biriydi. İşte bu bağlamda Fatiha Suresi, Hoca’yla bütünleşmişti. Modernist diye adlandırılsa da son derece kültüre bağlı bir hocadır. Çoğu akademisyenin uygulamada eksik kaldığı takkeyle namaz kılma konusunda taviz vermezdi. Akademik dünyanın çok dışında bir samimiyeti vardı.

Ara sıra hoca koridorda karşıma çıkacakmış gibi geliyor. Hastaneye yatmadan önce bazı ayetlere bakışımız hakkında odasında sözleştik, ahitleştik. Bu benim için çok onur verici bir şeydir. Vefatından önce “fakülte nasıl, arkadaşlar nasıl bana fakülteden bahseder misin?” diye sorması onun mesleğine verdiği önemi  gösteriyor aslında. Onun vefatından sonra kendimi çok yalnız hissetmeye başladım.

O bir Kur’an müslümanıdır. Allah rahmet eylesin.

Mustafa KARATAŞ: Allah rahmet eylesin biz Mevlüt Hoca’mızla 2006 yılında fakültemiz Şirinevler kampüsünden buraya taşınırken kadro meselesi çözülüp gelmesiyle tanıştık. İstanbul’da yaşamayı çok istiyordu sonunda da muvaffak oldu. Mevlüt Hoca İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne başlayınca İHAM’da ki kız ve erkek öğrencilerimize tefsir dersleri vermesi için rica etmiştik ve kabul etmesinin ardından  Celaleyn tefsirinden uzun yıllar ders verdi. Bazen bir ayet üzerinde birkaç ders boyunca durduğu olurdu. İHAM’ı ve öğrencilerini çok seviyordu. Mevlüt hoca İHAM’daki etkinliklerimizin,konferanslarımızın hemen hemen hepsine katılırdı. Çok hassas, derinden düşünen, Müslümanların problemleriyle ilgilenen, ilme kendini adamış bir hocamızdı. Mevlüt Hoca iyi bir ilim adamıydı, Kur’an’ı, Tefsir’i iyi biliyordu, bir mücadelesi vardı, bir ideali vardı. Tevhid konusunda, ayetlerin yanlış anlaşılması ve şirk kavramlarının çok üzerinde dururdu. Bu uğurda da hayatını vakfetti. Özel hayatında, ibadetlerinde bir düzen vardı. Bir sefer tartışmaya benzer bir pozisyona gelmiştik tabi o kırılmamıştı. Söz doğruydu ama yeri ve zamanı yanlıştı diyerek özür dilemiştim. Ama hocamız bunu hiç hatırlamazdı. Onun ani vefatıyla gerçekten sarsıldık, bizi oldukça üzdü ve kederlendirdi. Bu ani süreci ben elimizden kayıp gitti diyerek ifade ediyorum. Odasının kapısında asılı duran ismi bize hala odasındaymış hissi veriyor. Cenab-ı Hak rahmetiyle  muamele etsin. Ailesine çocuklarına tekrar başsağlığı diliyorum. Rabbim  hocamızın öğrencilerine ilmi irfanı taşımalarını, öğretip insanları aydınlatmalarını muvaffak etsin.. Allah rahmet eylesin.

Necmettin GÖKKIR: Mevlüt Hoca hepimizin hocasıydı. O  fakültemizde yalnızca Tefsir Ana Bilim Dalı Başkanlığını yürütmedi, bunun yanında bize babalık yaptı. Fakültemize huzur getirdi. O çok iyi bir dinleyiciydi. Başka düşüncelere akademik olsun olmasın saygı duyardı. Onun tevhid davası vardı, bunu anlayabilmek ve anlatmaktı davası. Onu hep anacağız  ve arayacağız. Allah rahmet eylesin.

Muhammed Selman ÇALIŞKAN: Hocamızı, her ne kadar Tefsir literatürüne yaptığı değerli katkılarla öteden beri tanısam da tanışıklığımız İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduğum 2006 yazına tesadüf etmiştir. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin altıncı dönem mezunlarının dersine girmemiş olmasına rağmen mezuniyet törenimizi teşrif etmesi tüm mezunları şaşırtmıştı. Bu nazik katılım, hocamızın sosyal ve beyefendi kişiliğinin bir göstergesi ve sonucuydu muhakkak. Mezuniyet akabinde, ilahiyat hatta imam-hatip öğrenimim boyunca tefsir alanında ihtisaslaşmayı hedef edindiğim için o güne kadar yaptığım okumalara neler katabileceğim hakkında hocamızı ziyaret etmiş ve Kur’ân’ı tekrar tekrar dikkatlice okumam hakkında yaptığı tavsiyelerle, belki o güne kadar alışık olmadığım bir tavsiyenin şaşkınlığı ile birlikte, Kur’ân’ı anlamak gayesiyle yine/yeniden daha bir titizlikle Kur’ân okumalarıma başlamıştım. Bu bakımdan hocamın, birçok talebesi gibi beni de Kur’ânla tanıştıran kişi olduğunu iftihar ve minnetle söyleyebilirim.

Hocamız, derslerinde sürekli, Kur’ân’ın başat teması olan şirk/tevhîdi anlatır, buna dair ayetleri tafsilatıyla işler, anahtar kelimelere dikkat çekerdi. Ders başlangıcını Fatiha sûresinin tafsîlî tercümesi ile yapar, şirk mevzuunu işlemeye, şirkle ilgili ayetlerin en başında yer aldığını düşündüğü, Yûsuf sûresi 106. ayet “İnsanların çoğu, Allah’a ortak koşarak inanırlar.” ile başlardı. Derin Kur’ân bilgisinin bir mahsulü olan ve birbirini tefsir eden ayetleri kaydettiği mushafını yanından ayırmaz, derslerini bu mushaftan işlerdi. Hocamız ayetlere verilen hatalı meallere değinir, doğrusunu izah ederdi. Yüzü aşkın mealden oluşan bir meal koleksiyonunun da bu hatalı mealleri tespitte kendisine yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Bazı Kur’ân meallerini baştan sona tedkik ettiğine, hocamı ziyaretlerim esnasında şahit olmuşumdur. Abdullah b. Abbâs’a Kur’ân’ı baştan sona okuyan talebesi Mücâhid gibi, Hocama Kur’ân’ı arz eder, o da yanlış anlamlandırmalarıma müdahale ederek yanlışlarımı düzeltirdi. Bu okumalarımın yanında hocamızdan Kur’ân’ın Ana Konuları, Fâtiha Sûresi Tefsiri, Kur’ân’da Tevhîd/Şirk, Kur’ân Belâğatı vb. dersler alarak istifadede bulundum.

İlmi, hilmi ve ameli Kur’ân çerçevesinde şekillenmiş hocamızın ilminin Âl-i İmrân 3/ 7, 18, Tevbe 9/122, Ankebût 29/43, Rum 30/22, Fatır 35/28 vb. ayetlerden; hilminin Âl-i İmrân 3/159, Mü’minûn 23/96, Ahzâb 33/53, Nahl 16/125, Hicr 15/85, Taha 20/44, Ankebut 29/46 vb. ayetlerden, amelinin ise Bakara 2/277, Âl-i İmrân 3/16-17, 57, Ra’d 13/29, Zümer 39/9 vb. ayetlerden mülhem olduğunu söyleyebiliriz.

Hocamız, gayet alçak gönüllü, zarif, kibar bir beyefendi idi. Bu kişiliği, söz, tavır ve hareketlerine yansır, herkese şefkatle muamelede bulunarak kimseyi incitmemeye özen gösterirdi. Nezakette mübalağaya gitseniz bile, yanında kendinizi kaba hissedebilirdiniz. Asistanlığını yaptığım altı sene boyunca gerek bana gerekse başkasına sesini yükselttiğini, emredici ifadeler kullandığını hatırlamamaktayım. Oldukça disiplinli ve düzenli olup verdiği sözü mutlaka yerine getirir, kendi işini kendi yapmaya azim ve gayret eder, pek nadir başkasından yardım isterdi. Bunca yıl iki elin parmağını geçmeyen isteklerini rica sözleriyle talep eder, nihayetinde de “Selmancığım”, “sevgili kardeşim” hitabıyla başlayan teşekkür cümlelerini asla ihmal etmezdi.

Hocamızı ilmi birikimi, Kur’ân’a vukûfiyyeti ve nazik kişiliğiyle mütemadiyen hatırlayacak, dualarımızda “Rabbimiz! Onun bize şefkatle davranmasına karşılık sen de ona şefkatinle muamele et!” diyerek rahmetle yâd edeceğiz. Anlaşılması ve yaşanması uğrunda ömrünü adadığı Kur’ân, yeni yolculuğunda yoldaşı olsun, Mevlâmız bizleri cennette tekrar bir araya getirsin, rûhu şâd olsun, nûr içinde yatsın pek muhterem, azîz, canım hocam.

Veysel GENGİL: Dersine ilk girdiğimiz günlerden itibaren O’nun Kur’ân’a olan sevgisinin tezahürleri kabına sığamaz bir durumda kendisini gösteriyordu. Fatiha Suresi Hocamızın serlevha gibi her dem gündemde tuttuğu konuların başında gelmekte idi. Mevlüt hocamızın nev-i şahsına münhasır hususiyetleri talebelerinin dikkatini hep çekmiştir. Benim hafızamda Onun gülüşleri derin bir yer etmiştir. Konuşan kişiyi pür dikkati ile dinlerdi. Kendisini bayram veya özel günlerde aramanızdan ayrı bir hoşnutluk duyardı. Bir baba gibi, yeri geldiğinde sırrınızı paylaşacak bir arkadaş gibiydi. Fotoğraf çekilmeyi de çok severdi. Hedefi Kur’ân’a hizmet idi. Sorduğunuz soruyu bilmiyorsa muhakkak araştırır ve sonra size uygun bir ortamda cevap verirdi. Kırmayan ve üstelik kırılmayan bir kimse idi. Davetinize mutlaka icabet eder, gittiği camilerde sohbet ederdi. İlim peşinde koşturmakla birlikte kendisine de zaman ayırırdı. Bir keresinde  Ramazan ayında sabah 8:30 da İHAM’da kendisi ile dersimiz vardı. Çok canlı ve dipdiri bir şekilde “E hala uyanmadınız mı?” dedi. Ben kendisine bu canlılığın hikmetini daha soramadan kendisinin sabah namazını Eyüp Sultan da kıldığını, Sarayburnu’nda yüzdüğünü ve ardından gerekli hazırlıklarını yapıp derse geldiğini haber verdi…

Bir de hocamızın ölüm sonrası ile ilgili bir isteği vardı, “Rabbim lutfeder de Cennete girersem Cumhuriyet döneminde ne yaşanmış ayrıntısı ile seyretmek ve öğrenmek isterim.” derdi.

Rabbim Hocamızı Efendimize komşu eylesin…

Nevin ÖZBEY: Hayatının merkezine Kur’an-ı Kerîm’i ve Peygamber’i koyarak, her şeye ve herkes ayrı bir değerinin olduğunu gösteren ve hissettiren bir hocamızdı. . Derslerine duasız başlamazdı. Hoşuna giden bir şey olduğunda sesli sesli gülerek ortama neşe vermekten alıkoymazdı kendini, öyle ya kendisi bir profesör de olsa bir insandı neticede, kafalarda kalan kibirli, üstünlük taslayan profesör profilini silen hocalarımdandı. Öğrencilerime ne zaman Kur’an-ı Kerîm’den bir ayet ve ayetin yorumunu sunsam, bir de bakıyorum ki Mevlüt Hocam’dan süzülen sözler dilimde peydâ oluvermiş. Yanında sürekli taşıdığı –hatta hep içini merak ettiğim ve sonunda gördüğüm- çantasıyla birlikte hayaliyle kaldı aklımda. Ve de dersleriyle, anlattıklarıyla, en çok da gidişiyle hatırlattığı gerçekle…

“Ân” mefhumu da çok mühimdi Mevlüt Hocamız’da. Yanından ayırmadığı çantasında, içinde bazı notlar içeren Kur’an-ı Kerîm’i, bir anayasa kitapçığı, not defteri, bir fotoğraf makinesi, torunlarının ve ailesinin fotoğrafları, kendisinde asla eskimeyen siyah-beyaz fotoğrafları vardı. İçini gösterdiği gün, öğrenci muzurlukluğuyla doğum gününü öğrenivermiştim. Kimliğindeki doğum gününün gerçek olmadığını, 29 Aralık olduğunu ifade edince de, benimle aynı doğum gününe sahip olduğu için unutmayacağım bir tarihti. Bu olayın akabindeki doğum günlerini kutlamayı ihmal etmiyordum artık. Sosyal medya facebooktan öğrenince benimle aynı doğum gününe sahip olduğunu, hiç üşenmeden “seninle aynı gün doğmuşuz demek, niye söylemedin şimdi farkına vardım, ben de sana amel-i salihlerle dolu sağlıklı bir uzun ömür diliyorum” diye mesaj yazmıştı. “Kim bilir ben hangi 23 Ocak’ın sabahında…” diye dökülüveren sözle bir kez daha hatırlattı bana ölümü.

Allah, Mevlüt Hocam’a yetiştirdiği çok sayıdaki sadaka-i câriyeleri ve amel-i salihleriyle gani gani rahmet etsin. Allah diğer hocalarımıza da uzun uzun ömürler nasip etsin.

Hani demiş ya şair: “bir geçmiş zaman olur ki, hayali cihana değer” diye… Hakikaten de öyle….

Zehra ŞENER: Dimağlarımızda “şirk” konusunu her bir derste temellendiren ve açıklayan hocamız olarak yer etmiştir Mevlüt Hocamız. Bizler her dersinin sonunda yeniden silkelenerek çıkardık ve Kur’an’dan apayrı bir lezzet alırdık belki de… Hem okulda hem İHAM’da aldığımız dersler çerçevesinde kendisini gerçekten unutamayacağımız hocamızdır.
“Fatiha” vurgusunu hayatımızın merkezine koyan insandır Mevlüt Hocamız. Şu an bulunduğumuz konumda da kendisinden aldığımız birçok bilgiyi biz anlatır durumdayız, bu sebeple Allah gani gani rahmet eylesin.

Özel olarak şunu da eklemek isterim ki, hocamızın da benim de fotoğrafa olan ilgimiz de paralellik gösterirdi. Çektiğimiz bir çok fotoğrafı kendisi ile paylaşmış bulunmaktan da mutluyum. Kendisini hayırla yâd ediyor, her fırsatta ardından dua ediyoruz . Allah rahmet eylesin.
Seher KATI: Mevlüt Hoca… Kendisini ölümüyle tanıdığım, giderken de bir şeyler söylenebileceğini gittiği gün kendisinden öğrendiğim üstad… Evet  Mevlüt Hoca’yı tanımıyordum. Gerek fakültede yapılan tören gerekse ailesini ziyarete gittiğimde duyduğum o manidar şahitlikler maalesefimin pusulasını onu eserleriyle tanımam gerektiği yönüne çevirdi. HOCAM… Öğrendiğim kadarıyla ilk derste hep Fatiha Suresi’nin tefsirini yapar tüm anlamların anlamlılığını bu sureyle ilişkilendirirmişsiniz… Öğrencileriniz LA İLAHE İLLALLAH ı  altını kalınca çizerek sizinle tanımladılar… Ve giderken de bu tanımın tecellisini “İKİ YÂR ARASINA AĞYÂR KONULMAZ” sözünüzün tefsirini yaptığınızda gördüm. Siz bu düsturu  derin bir sessizlikle anlattınız biz de derin bir hüzünle dinledik ve şahit olduk. İşte bu  sizden aldığım ilki olmayan son dersti. “İKİ YÂR ARASINA AĞYÂR KONULMAZ” Yâr’e yolculuğunuz mübarek olsun HOCAM…

Röportaj: Burcu GECE

http://iham.org.tr/index.php/mevlut-gungor-ve-sevenleriyle-bir-soylesi/

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile