Prof. Dr. Recep Kılıç İle Din Felsefesi Üzerine III

Röportaj
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

recepklc_ilahiyatFelsefe konusu sosyal bilimlerde fikri çatışmaların alanı olarak biliniyor. Özellikle ideolojilerin fikri referanslarını felsefeden aldığına dair bir kanaat var.

 


Batı kaynaklı oluşunda inanç ekseninden ayrı materyalist bakışın çıkış yeri olarak biliniyor. Bediüzzaman Said Nursî ise genelleme ve ön yargıdan ayrı olarak “felsefenin beşere faydalı esaslarına” karşı olmadığını, iki farklı Avrupa analizi ortaya koyar. Batı medeniyeti ile Kur’an medeniyeti mukayesesi ile felsefenin olumsuz tezlerini çürütüyor. İslâm ve felsefe konusunda “din felsefesi” konusunda uzman akademisyen olarak Ankara İlahiyat Fakültesi “Din Felsefesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Recep Kılıç” hocamızla felsefe yaptık. Önce felsefenin ilgi alanı, sonra felsefe ile din münasebetleri üzerine konuştuk. Önemli tespitler var. Buyurun…

Söyleşinin İlk Kısmı İçin Tıklayınız

Söyleşinin İkinci Kısmı İçin Tıklayınız

KUR’AN-I KERİMDEN AKLETMEYİ ÇIKARABİLİRİZ Kİ BU FELSEFENİN ALANIDIR

Şimdi o cüz’î ihtiyarını kullanmasını gerektiriyor. Fizikten, kimyadan, biyolojiden, insanda o yöntem uygulanmış. Öyle bir gerekçeleri, nedensellikler o kadar çok detaylı izah edilmiş. Atomdan, hücreden, canlıdan, kâinattan, mikro ve makro âlemden, bunun bir yaratıcısı, bunun bir sanatkârı noktasına getiriyor. Cüz’i ihtiyârînin sarfında artık tereddüdü kalmıyor.

Doğru. Kur’an-ı Kerim’in yöntemi de o. Kur’an-ı Kerim de bizim, gece ve gündüzün, yeryüzünün, gökyüzünün yaratılışıyla ilgili ayetler var. Bütün bunlar bizi bir yere sevk ediyor. Bütün bunlar bizi aklımızı kullanmaya, imanı fikretmeye sevk ediyor. ‘Bu kemikler çürüdükten sonra yeniden mi?’ diye dalga geçmek istiyorlar.

Haşir Risalesinde bu ayetin izahı, tefsiri var.

Değil mi? Ne kadar önemli.

Kim diriltecek? Sualine “Bidayette Onu kim yaratmışsa…” diyor.

Evet. O, ona kadirdir. Burada o Russel’a şunun için atıfta bulundum. İkisi de felsefeci, ikisi de filozof, ikisi de matematikçi. Birisi kendi Allah’ına inanıyor, öteki de inanmıyor.

‘Neden inanmıyorsun? Bir gün eğer ahiret diye bir şey varsa, sen dirildiğin zaman Tanrı sana sorarsa, ben sana bu kadar akıl verdim, bu kadar zekâ verdim, bu kadar matematiği çözebilecek kadar zekân vardı, bana neden inanmadın, diye sorarsa ne dersin?’ diye soruyorlar.

‘Bana kendini daha açık seçik niye göstermedin, benim için kendinin neden bilinir kılmadın, derim’ diyor.

Şimdi inanan bir insan için bir çiçeğin varlığı, çiçeğin açılması, Allah’ın varlığının o kadar açık bir delilidir ki. Ama inanmıyorsa kör demektir. Gözleri vardır, görmezler. Burada bir şey var. Burada bütün bu deliller, bütün bu bilimsel çalışmalar, bütün bunlar var, var, var ama iman için yetmeyebiliyor. Hz. Nuh’un oğlu, değil mi?

İman ayrı bir şey. Bu sebepten dolayı Allahu Teâlâ’nın varlığına inanılması, bilimsel anlamda ispat etmek yeterli olmayabilir. Hakkında deliller getirilir. Delil ne yapar? Bir yere kadar onu götürür ama ondan sonra o kararı kendisi verir. Daha ilerisi Allah’ın kalbine O iman nurunu üflemesi ile nasiplenebilir.

Evet, cüz’î ihtiyârın sarfı.

Şöyle, ‘Delilin butlanı, medlulün butlanını gerektirmez’ diyor İmam Gazali. Delil ile medlul arasındaki ilişki zorunlu bir ilişki değil. Zorunlu bir ilişki olsa, herkes inanmak zorunda kalacak. Böyle bir zorunluluk yok. Dolayısıyla ben, kendi çapımda bir delil geliştiririm, siz o alanda çok güçlüsünüzdür, benim delilimi çürütebilirsiniz.

Çoban birisi, bu şeyleri görmeden daha sağlam bir imana sahip olabiliyor. Bu disiplinlerden, hiçbir şeyden haberi yok.

Kesin.

Hocam şimdi imandan amele geçelim. İman diyoruz İslam diyoruz. İslam’da bu uygulanacak pratiklerde amel akla geliyor. Felsefe ile amel arasında, felsefenin buraya katkısı, felsefi bakışın amele dönüşmedeki katkıları. Sizin kitaplarınızda verecep_kilic_haberici araştırmalarınız arasında ahlâk ile ilgili hayli eseriniz var.

İman, felsefe ve amel meselesinde…

Yani metodoloji olarak felsefenin bu noktada katkısı ne olabilir? Çünkü Kur’an böyle diyor, Hadisler de böyle... Literatür oldukça geniş. Kütüb-ü Sitte dediğimiz devasa bir kaynaklar var, tefsirler var. Fakat uygulamaya dönüştürme noktasında bu mesajların her bir ferdin ihtiyacı olarak ona aktarılması, onun İslamî hayata geçirmesi olayında eksiklikler var. Yani Din ve Ahlâk dersi konuluyor, bu ders zaten haftada bir saat, başlamadan ders bitiyor. Bir de o derse ön yargı var. Hatta zorunlu din dersi kaldırılsın gibi talepler de var. Hâlbuki her insanın bu imanının gereğini yerine getirme gibi de ihtiyaç var.

Bu, bir hürriyet meselesi.

Hürriyet meselesi ama o veriyi o bilgi ile en azından ona ulaşması lazım değil mi. Tebliğin gerekçelerini insanlara aktarmak. Ondan sonra uygulama noktasında tercihini kullanabilir, o ayrı konu. Eğer o bilgiye sahip olsa belki çoğunluk -bilemeyiz-, bunu uygulayabilir, yaşayabilirler. Bu yaşatma konusunda felsefenin metodolojik katkısı ne olabilir?

Oraya geçmeden bir hususa işaret edeyim. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi zorunluluğu meselesinde... Bu insanları bir tarafa bırakalım, vatandaş olarak, belli bir toplumda yaşayan insanlar olarak din konusunda, dini hürriyetlerini kullanabilmeleri için, inanıp inanmama hürriyetlerini kullanabilmeleri için, asgari din hakkında bir bilgiye ihtiyaçları var. İşte Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin zorunluluğunun temeli orasıdır. Ya adam inanacak ya da inanmayacak. İnanmayacaksa neye inanmayacağını bilmesi lazım. İnanacaksa da neye ve niçin inandığını bilmesi lazım. Bu, bir hürriyet meselesidir, bu bir bilgi meselesidir.

Mevcut müfredat bunu sağlayabiliyor mu sizce?

Mevcut müfredat onu sağlayamıyorsa, onu sağlayabilecek hale getirmek lazım. Uygulamada eksiklikler olabilir. Ama Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi o manada bir hazır oluş sayılır. Ben şöyle bir yazı yazdım “Laik Toplumda Din Eğitiminin Temellendirilmesi Meselesi.” Laik bir toplumdayız, ben evladıma din dersi aldırmak istemiyorum, diyor adam. Sen aldırmak istemiyorsun ama biz, beraber yaşıyoruz onunla. Benim çocuğum o çocukla beraber yaşayacak.

Azami noktada özgürlüğünü kısıtlıyor.

Evet. Bir anlamda tam da özgürlüktür. Mesela benim çocuğum abdest alırken, senin çocuğun, benim çocuğumun ne yaptığını bilmesi lazım. Ben, bir keresinde bir havaalanında abdest alıyorum, ayağımı yıkıyorum. Bir tane vatandaş dedi ki, “Yahu burada da ayak yıkanmaz ki” dedi. Ben de “ Beyefendi ben abdest alıyorum, ayak yıkamıyorum” dedim. Arada fark var. Neyse. Felsefe, amel konusunda, insanın davranışları konusunda ne kazandırır? Zor bir sorudur bu.

Gerekçelerine en azından daha iyi referans bulabilir.

Evet. Bu, Sokrates önemli bir isim. 2500 sene önce yaşamış. Sokrates deyip geçmemek lazım. Sokrates ile ilgili olarak bazı felsefe kitaplarında Yunanca konuşan Musa, denir. Yani ilahi hikmetten pay almış bir isimdir. Hatta bazılarına göre de İsrailoğulları’na gönderilen peygamberlerden birisi olarak bile bilinir. Bizim inancımız açısından da çok yabana atılacak bir konu değildir. Allahu Teâlâ her ümmete peygamber göndermiş. Sokrates’a sorarsanız felsefe ne demek? İnsanın kendini bilmesidir, der.

Nefsini bilen, Rabbini bilir, gibi...

İşte, kendini bilme hadisesidir. Sokrates’i Sokrates yapan bu sözdür. Eğer felsefe o insana kendisinin bilgisini ulaştırabilirse, kendisini bilen adam da Rabbini bilir. Bizim kültürümüzün bir anlayışıdır bu.

“Ene” emanetinin hikmeti de zaten vâhid-i kıyâsîdir. Kendini bilmesi ile bir yaratıcının olmasının bir ölçü birimi.

Evet. Şimdi felsefe, insana bir bilinç hali kazandırabilir. Nasıl bir bilinç hali kazandırabilir? Biraz dini kavramlar üzerinden anlatmaya çalışalım.

Cibril Hadisi oldukça önemli bir Hadis-i Şerif. Cebrail (as) geliyor, “İman nedir?”, diye soruyor. Peygamberimiz imanı anlatıyor. “İslam nedir?”, diye soruyor. İslam’ın şartlarını sayıyor. Ondan sonra da ihsan nedir, diye soruyor. Ben bu hadisi çok önemsiyorum. Hepsi önemlidir de amel açısından, insan olmak açısından ve onunda ötesinde dindar olmak açısından bu hadis oldukça önemli.

“İhsan ne demek?” Allah’ın, onu görüyormuşçasına ibadet etmektir. Sen O’nu görmüyorsun ama O’nun seni gördüğünün bilincinde olarak ibadet etmektir.

İBN-İ RÜŞD’E GÖRE DİN İLE FELSEFE SÜTKARDEŞİDİR

Tam huzur hâli.

Huzur halidir. Bunun adı bizim geleneğimizde “Halk içinde Hak ile beraber olmak” tır. Felsefe, insana bu bilinci sağlayabilir. Çünkü felsefenin merkezinde akıl vardır. Bilinç, akıl işidir. Yani eğer insan aklını kullanırsa, akıl yürütürse ne yapacaktır?

İbn Rüşd, bu âlemi masnûat olarak bir sanat eseri görüyor. Masnûat üzerinde çalışmak, sanatkâr hakkında bizi bilgi sahibi yapacak. Bu neyle olacaktır? Bu, felsefe ile olacaktır. İbn Rüşd’ün felsefeye yüklediği anlam bu. İbn Rüşd, bu sebepten dolayı felsefe ile dini sütkardeşi olarak kabul ediyor. Sütkardeşi olur mu? Şimdi Allah’ı inkâr eden bir filozof ile bir peygamberi nasıl yan yana getirebilirsin?

Hayır. O değil işte. Sonuç olarak buna şunu söyleyebiliriz: felsefeden ne anladığımız son derece önemli. Felsefe bize Hadis-i Şerifte ifade edilen o bilinç düzeyini, o uyanıklık halini sağlayabilir. Bize huzur sağlamada katkıda bulunabilir.

Hocam, âhlak noktasında çok makaleleriniz var. O konu ile ilgili bir röportajınızı okudum. Kant’ın ahlâk anlayışı ile ilgili yıllar önce bir makale okumuştum. Bizim ahlâkî değerlerimizle örtüşen noktaları çok fazla. Ama orada bir noktada tıkanıyor. Ahiret inancı olmadığı için onun uygulanabilirliği ya da uygulatılabilirliği olmuyor. Sizin bir söyleşinizde daha sonra Kant, bu ahiret inancının gerekçesini de geldiğini, ben sizin hakkınızdaki araştırmalarımdan çıkardım. Gerçekten öyle midir? Çünkü ben on beş sene önce okuduğum makalede öyle demiyordu. Sadece Kant’ın ahlâk felsefesini irdeleyen bir akademisyenin makalesini bir dergide okumuştum. Kant’ın ahlâk kurallarına bakıyorsun, toplumun hayatını nizama eden bir kurallar bildirgesi gibi ortaya çıkıyor. Ahiret inancına atıf yapmamış. Sizin söyleşinizde böyle bir atıf var. Bu sonradan mı çıktı? Siz mi keşfettiniz? Yoksa Kant’a o misyonu siz mi yüklediniz? Espri olarak söylüyorum tabi…

Yani öyle de yorumlamaya müsaittir. Felsefe işte böyle bir şey. Yani bakış açısına göre de insanlar filozofları yorumlayabiliyorlar. Bizde de var, Batı’da da var. Adam ateistse filozofu alıyor, o Tanrı ile ilgili, dini kavramlar ile ilgili yönüne hiç değinmiyor. Bu da bir yöntem. Ama Kant’ın yazdıkları ortada. Kant’ın en son yazdığı bir eseri var ‘Sırf Akıl Sınırları İçinde Din’ diye bir eser bu. Şimdi bizim hayıflanarecep_klc_ilahiyatcağımız, yerine getiremediğimiz ve eksik kaldığımız bir nokta var. Filozofların aynı zamanda din ile ilgili yazıp çizdikleri de var. Meselâ; bu söylediğim Kant’ın en son yazdığı kitaplardan birisidir. Ve maalesef bu zamana kadar Türkçeye tercüme edilememiştir. John Locke, tecrübeyi esas alan bir filozof. Onun da ‘Hıristiyanlığın Akliliği’ diye bir kitabı var. Bizim felsefe eserlerinde maalesef bunlara çok fazla atıfta bulunulmaz. Kant, ahlâk ile ilgili çok önemli bir kilometre taşıdır. Âhlak yasası, fizik yasası gibi evrensel olmalıdır, der. Evrensel olmaz değişken olursa o zaman sana göre iyi olan bir şey bana göre kötü olur. O zaman Peygamber Efendimizin “mekârimi ahlâk”ı tamamlamak üzere gönderilmesinin bir manası da kalmaz.

Âhlak, insanlığın ortak paydasına hitap eder. İnsan olan herkes ahlâkla yükümlüdür.  Nasıl ki fizik kanunlarına herkes uyuyorsa…

Zaman ve zeminde değişme olmuyor.

Evet, ahlâk yasası da öyledir. Bu anlamda Kant’ın yeri son derece önemli. Bir davranışın ahlâki değeri, o davranışın sonucunda elde edilen fayda ile ölçülmez, diyor Kant.

Ne ile ölçülür?

Niyeti ile ölçülür. Kant’ın temel sorunu şuydu: böyle evrensel bir ahlâkı ne üzerine bina edebiliriz? Temeli ne olmalı? Önceleri dine yaklaşmadı. Sonda da yaklaşmadı. Dini koyarsanız, herkes dine inanmıyor. O zaman o ahlâk, o dine inananlar için geçerli olur. O, kendi sistematiği içinde bir bütünlük sağlayabilmek için acaba ahlâkın temeline neyi koyarsak bütün insanları bağlayan bir şey olur? O, aklı gördü. Aklı, bütün insanların ortak paydası olarak gördü. Eğer ahlâk yasasını akla bina edersek herkes için geçerli olmuş olur, dedi. Ama bir noktaya geldi. Kendinden önceki ahlâk anlayışını da bir noktada eleştirdi. Kendinden önce bir soru var, ahlâk felsefesinin temel sorusu, bugün de geçerli bir soru.

“Niçin ahlâklı olmalıyım?” Genel kanaat şuydu: ahlâklı olmalısın. Çünkü ahlâklı olursan mutlu olursun. Yani mutlu olmak, ahlâklı olmaya göre daha özel bir hedefti. Kant, buna itiraz etti. “Bir adam çıkarsa ben mutluluğu önemsemiyorum derse, o adam ahlâktan azad olabilir mi?“ dedi. Bunu yanlış gördü. Ama şunu söyledi: insan her halükarda ahlâklı olacak. İnsan olmak ahlâklı olmayı gerektiriyor. Ama kardeşim bu ahlâklı olmanın bana getireceği hiçbir şey de yok mu? İnsan ahlâklı olarak, faziletli yaşayarak mutluluğu hak etmesi lazım. İyi, güzel. Ben mutluluğu hak ediyorum ama ya elde edemezsem ne olacak? Burada bir sıkıntı var. Ama Kant, sen her durumda ahlâklı ol, diyor.

Komutanın askere, rahat, hazır ol, mutlu ol, demesi gibi bir şey olmuyor mu?

Evet. İşte Kant, bunun sonunda dedi ki ahlâk yasası mutluluğu da beraberinde getirmesi lazım. Aksi halde mutlu olmanın bir anlamı olmaz. Eee, nasıl olacak? Türkçede deniliği gibi adam doğru söylüyor, dokuz köyden kovuluyor. Din felsefesinde biz bu konuyu, kötülük problemi, başlığı altında da tartışırız.

AHLÂKLI OLMAK AHİRET İNANCINI GEREKTİRİR

Bir de günah işleme, yanlış işleme, yalnız kalındığı zaman hata yapma. Cenab-ı Hakk’ın zaman ve mekândan münezzeh, her an hazır ve nazır gibi bir düşünce olmazsa ahlâkı düzenleyen davranışlar nasıl düzenlenecek?

En sonunda dedi ki, ahlâk bizi, ruhun ebedi olması fikrine götürüyor. Çünkü bu iş bu dünyada tamamlanamıyorsa bu film burada bitmemesi lazım. Akıl, Kant’ı oraya götürdü. Ruh, ölümsüz olmalı. İyi de kardeşim ruh ölümsüz oldun. Bu dünyada hak ettiğini alamayan bir adamın öbür dünyada alacağı garantisi mi var? Yok. O zaman o garantiyi verecek bir irade ve iyi niyet sahibi bir gücün olması lazım. Bu, din felsefesinde ahlâk kanıtı diye de geçiyor. Kant, tanrının varlığının bu kozmolojik, kozmostan hareketle ispatlanamayacağını düşünüyor. Bu, yeterli değil diyor Kant. Kant, tam ahlâkla hareket ediyor. İnsan bir ahlâk varlığıdır; insan olmak, ahlâki kurallara uymayı gerekli kılıyor. “Ahlâk da ancak Tanrı ile anlamalı” diyor.

İnsanlarımızı bu kadar derin ve dini ilimler ve hayati çok önemli olmakla beraber, değer yargılarına göre fantezi gibi gören de var. Ama bu işi geçmiş erenler, evliyalar, hayatının öncelikleri sırasına koymuş, insan-ı kâmil sırrına mazhar olmuşlar var. Fakat bugün ahlâk, toplumun olmazsa olmazı yani toplumsal hayatın olmazsa olmazı. Bunun hayata yani imanın hayata hayat olmasını sağlama bağlamında neler yapılmalı?

Şimdi ahlâki değerler, toplumu inşa edici değerlerdir. Ahlâki değerler olmadan kalabalıklar, içinde huzur içinde yaşanılan toplum biçimine dönüşmezler. Ahlâk, din ve hukuk yani ayıp, günah ve yasak kavramları, toplumun inşa edici kavramlarıdır. Bu kavramlar olmadan toplumu düşünmek mümkün değildir.

Yani hürriyetin sınırlarına bir tanımlama getiriyor bunlar.

Tabi.

Kaynak: Risalehaber.com

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile