Prof. Dr. Recep Kılıç İle Din Felsefesi Üzerine II

Röportaj
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

recep_kilic_haberici-4Felsefe konusu sosyal bilimlerde fikri çatışmaların alanı olarak biliniyor. Özellikle ideolojilerin fikri referanslarını felsefeden aldığına dair bir kanaat var.

 


Batı kaynaklı oluşunda inanç ekseninden ayrı materyalist bakışın çıkış yeri olarak biliniyor. Bediüzzaman Said Nursî ise genelleme ve ön yargıdan ayrı olarak “felsefenin beşere faydalı esaslarına” karşı olmadığını, iki farklı Avrupa analizi ortaya koyar. Batı medeniyeti ile Kur’an medeniyeti mukayesesi ile felsefenin olumsuz tezlerini çürütüyor. İslâm ve felsefe konusunda “din felsefesi” konusunda uzman akademisyen olarak Ankara İlahiyat Fakültesi “Din Felsefesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Recep Kılıç” hocamızla felsefe yaptık. Önce felsefenin ilgi alanı, sonra felsefe ile din münasebetleri üzerine konuştuk. Önemli tespitler var. Buyurun…

Söyleşinin İlk Kısmı İçin Tıklayınız:  Prof. Dr. Recep Kılıç İle Din Felsefesi Üzerine

Şimdi biz dinlere -din dediğimizde aklımıza İslâm geliyor- değerler sistematiği noktasından bakarsak Bediüzzaman Hazretleri, Batı felsefesinin noktası beş kuvvet diyor, menfaat diyor, cidal diyor, unsuriyet diyor, tatmin ediyor ama İslam da buna kuvvete bedel hak diyor, menfaate bedel fazilet diyor, cidale bedel yardımlaşma diyor, unsuriyet yerine vatani birlik, din birliği gibi yani heva yerine Hüda gibi böyle bir basit kıyaslama var. O mukayesede baktığımız zaman bu felsefenin değerleri İslam’ın değerleri ile taban tabana zıt. Yine diyor ki; felsefenin nafi olan ölçüleri, esaslarına biz karşı değiliz. Bundan istifade edebiliriz. Yani felsefenin ürettiği faydalı olan yöntemlere de işaret ediyor. recep_klc_ilahiyatDolayısıyla siz bir ilahiyatçı olarak bu felsefenin kuramlarını bilen birisisiniz. Bizim İslam kaynaklarımız Kur’an’dır, sünnettir. Aradaki çatışma ve birleşme noktaları nedir? Nasıldır?

Şimdi konu o açıdan oldukça hassas bir konudur. Benim burada, derslerimde de karşılaştığım bir sıkıntıdır bu. Onun için felsefeden ne anladığımız oldukça önemli. Birden çok felsefe var. Ne kadar çok filozof varsa o kadar felsefe var. Sokrates’de filozoftu. Onun zamanında yaşayan Demokritos’da filozoftu. Sokrates’i mahkemeye çıkardılar, ölüme mahkûm ettiler ve dediler ki; “felsefe yapmaktan vazgeçmen şartı ile seni affederiz” diyorlar. O’ da; ”Hayır, felsefe yapma işi bana Tanrı tarafından verilmiş bir görevdir, ondan asla vazgeçmem” demiş. Bir böyle bir anlayış var.

Bir de Demokritos’da demiş ki; “Âlem, maddeden ortaya çıktı, Tanrı ile alakalı bir şey değil. Hâlbuki İslam dini bizzat akletmeyi emrediyor. Felsefenin merkezine artı koyuyor. Akletmeyi emrediyor, düşünmeyi emrediyor, nazar etmeyi emrediyor. Basiretimizi kullanmayı emrediyor. Bir ayeti kerime bu anlamda çok önemlidir. Ben, bu ayetten çok istifade ediyorum. Ayeti kerimede Allahu Teâlâ mealen buyuruyor ki: “Bu kitap, mübarek bir kitaptır. Akıl sahipleri ayetlerimi tedebbür ve tezekkür etsinler”

BEDİÜZZAMAN MATERYALİST VE POZİTİVİST FELSEFEYİ HEDEF ALDI

Üç tane ana kavram var.

1. Kitabın muhatabı akıl sahipleri.

2. Tedebbür kavramı

3. Tezekkür kavramı.

İkisi de akletmenin derinliğini ve tekrar tekrar akletmeyi, düşünmeyi ifade eden kavramlardır. Açık konuşayım, bende Risale-i Nur Külliyatı’nın iki cilt halinde toplanmış hali var. Ben, onu okuyunca, acaba felsefenin Bediüzzaman’da nasıl tekabül ettiğini anlamaya çalıştım.

Şunu gördüm: Bediüzzaman Hazretleri felsefe deyince o dönemdeki materyalist, ateist ve pozitivist felsefeyi hedefe aldığını düşündüm. Benim anladığım bu.

FELSEFENİN HEM ATEİSTİ HEM DE TEİSTİ VARDIR

Aynen öyle…

Bu söylediklerine katılmamak asla mümkün değildir. Benim anladığım felsefe bundan ibaret değil tabii ki… Niye öyle anlıyor? Çünkü Bediüzzaman Hazretleri -benim anladığım kadarıyla- aktivist bir adam, aksiyoner bir adam. Döneminde felsefe adı altında bu kitaplar tercüme edildi. Materyalist felsefenin ana kitapları, pozitivist felsefenin ana kitapları Türkçe’ye tercüme edildi. Ve onlar üzerinden felsefi faaliyete girişildi. Oysa felsefe hem materyalist olarak var hem din materyalist dediğimiz hem maddeyi kabul eden var. Hem ruhu kabul eden var. Hem ateisti var hem teisti var. O dönemde böyle bir akım vardı.

Meselâ felsefe bize hep Osmanlı’nın son döneminde materyalist ve pozitivist akımla geldiği için, Babanzâde Ahmet Naim diye biri dikkat çeker. Babanzâde Ahmet Naim 12 ciltlik Tecrid-i Sarih’i tercüme edendir. Aynı zamanda muhaddistir. Ama Babanzâde, Darülfünûn’da felsefe dersleri verirdi, 1933 üniversite reformuna kadar. Felsefe Dersleri’nin iç kapağına felsefe dersleri yazdı, dışına Hikmet Dersleri dedi. Çünkü o dönemlerde de Müslümanlar arasında felsefeye karşı bir tavır vardı. Çünkü felsefe adına ‘dinsizlik’ yarecep_kilic_habericipılıyordu.

RİSALE-İ NUR DİN FELSEFESİDİR

Ama Risale-i Nur’da inkâr-ı ulûhiyete karşı aklî ve mantıkî metodlara göre ispat eden tevhid dersleri var. Risale-i Nurların büyük bir bölümünü teşkil ediyor…

İşte o din felsefesidir.

Yani bahsettiğiniz ayetin bir nevi uygulaması denilebilir mi?

Tabii ki. Dolayısıyla felsefeyi materyalizmden pozitivizmden ibaret görmemek lazımdır. Son dönemde bir varoluşçu felsefe diye bir felsefe ortaya çıktı. Varoluşçuluğun bir ateist kanadı vardır bir de teist kanadı vardı. Dolayısıyla felsefenin bir ateist boyutu vardır bir de teist, dindar, inanan boyutu vardır. Felsefî faaliyetleri sonucunda insanlar inançlarını güçlendirebilirler. Ama öbür tarafta inançsızlıklarını da güçlendirebilirler.

Bu anlamda felsefe bir yaklaşımdır, bir bakış açısıdır. Bütün bu farklı anlamları, yaklaşımları felsefe adı altında toplayan nedir? Felsefenin merkezinde bir akıl olmasıdır. Ama iman işi ayrı bir iştir.

Son 19. asırda Russel var. Agnostiktir, ateisttir. Niçin Hıristiyan Değilim? diye bir kitabı var. Ama iyi bir matematikçidir. Hatta denir ki, belli paradokslardan birisidir. Bir de İngiliz Filozof Waited var. Matematiğin Prensipleri diye bir kitabı da var.

Waited inançlı bir insan, oysa Russel inançsız bir insan. Bu iman işi bilgi gibi değil. İman ile bilgi arasında bir ayrım yapmak lazım. Bilgi dediğimiz bilimsel bilgide ne var?

Deney ve gözlem ile sınanan bir şey bilgi. Çok basit bir örnek verelim:

Şurada duvar var. Bu bir gözlem, bilgi. Bir adam gelse burada duvarın olmadığını söylese, inkâr etse. Ona yapacağımız ilk şey, yürü, deriz. Kafasını buraya vurunca, burada duvarın olduğunu anlar. Yani tecrübe ederek anlayabilme imkânına sahiptir, bilgide. Oysa iman böyle değil. İmanın konusu mümkün varlık değil. Bir Vacibu’l Vücûd var, varlığı ihya ediyoruz.

Ama orada Mu‘tezile’nin tarzı, sebeplerden akıl yürüte yürüte inanmanın gerekçeleri çıkarılıyor. Sonra Fahrettin-i Râzi, cüz’î ihtiyarın sarfından sonra Cenab-ı Hak tarafından üflenen bir nur diye tarifi var. Yani O üflemese, gerekçeleri, şartları yerine gelse  yine de olmayabilir. Tabi cüz’î ihtiyarın sarf şartı var. Bu bir teslimiyet.

Tabi, kesin.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile