Ebubekir Sifil: Modernite Bid'attir

Röportaj
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

ebubekirsifilİlahiyatçı yazar Ebubekir Sifil, Modernite’nin bid’at olduğunu ancak bu bid’at’in geniş halk kitlelerince henüz net olarak algılanamadığını belirtti.

İlahiyatçı yazar Ebubekir Sifil, modern zamanlarda Müslüman’ın karşılaştığı fitne durumunu anlattı. Modernite’nin bid’at olduğunu ancak bu bid’at’in geniş halk kitlelerince henüz net olarak algılanamadığını belirten Sifil; “Geçmiş asırlarda bid'at oluşumlar topluma sirayet etme şansına çok fazla sahip değildi. Toplumu teyükkuzda tutan hassasiyet merkezleri mevcuttu. Şimdi ise yaşadığımız hayat tümüyle modernitenin belirlemesinde. Evlerimizin dizaynından şehirlerimize, medyadan kılık-kıyafetimize, algılarımızdan dilimize ve kavramlarımıza, hatta kendimize, tarihimize, kimliğimize, inancımıza kadar her şeyi modern kavramlar, bakış açıları, tutumlar ve tasavvurlar belirliyor” diye konuştu. Sifil, modernite ile İslam’ın arasındaki mücadelenin ise dinin üstünlüğü ile sona ereceğini belirtti.

Ebubekir Sifil hoca, değim yerindeyse Türkiye Ehl-i Sünnet’inin kalelerinden biridir. Gerek Rıhle dergisi ve gerekse diğer birçok dergi aracılığı ile başı dik ve aslolan kaynaklara dayanarak yazıyor. Makale de yazıyor, şiir de. Çok yönlü bir ilgi ve alana sahip hocamın birbirinden değerli çok sayıda kitabı da var. Kendisi ile Modernite karşısında Müslüman’ın durumundan, Düşman tasallutu karşısında mü'minleri direnmeye ve müdafaaya çağıran fetvalara kadar farklı konuları konuştuk. Buyrun; 

İMAN EN ÖNEMLİ ADIMDIR, O OLMADAN OLMAZ

*Müslümanlığı gayri Müslimlikten ayıran nedir hocam?

*Bu soruyu birkaç boyutlu olarak cevaplandırabiliriz. Cevabın ilk boyutunu "iman edilmesi gereken hususlara iman etmek" teşkil edecektir tabii olarak. "İman" ilk ve en önemli adımdır. O olmadan hiçbir şey olmaz.

*Peki, iman’ın arkasından ne gelir?

*Onun arkasından "amel" gelecektir. Amel hem imanı besleyen ve kıvama erdiren, hem de inanmışlığımızı görünür kılan, ilan ve ilam eden unsurdur. Amel olmadan imanın semeresini, faydasını ve fonksiyonunu görmemiz mümkün değildir. Bu iki boyut ulema tarafından "hukukullah" ve "hukuku'l-ibad" kapsamında mütalaa edilmiştir. Hukukullah sadece iman edilmesi gereken hususlara iman etmekten ibaret bir alan değildir. Bunun yanında onun, hukuku'l-ibad'a taalluk eden yönleri de vardır. Yani günlük hayatta normal amel ve fiillerimiz içinde hukukullah'ı doğrudan ilgilendiren hususlar vardır.

*Neler bunlar?

*Yetimin, yoksulun, mazlumun hakkını gözetmek, ana-babanın rızasını almak, insanın yanında kurda-kuşa, börtü-böceğe zulmetmemeye de dikkat göstermek, bu çerçevede ilk akla gelen hususlardır. Bu zincirin üçüncü halkasını "hukuku'n-nefs" teşkil eder.

*Nasıl?
*Harama ve zararlı şeylere bulaşmamaktan zulmetmemeye ve zulme uğramamaya, bedeninin ihtiyaçlarını meşru yollardan gidermekten en az onun kadar hatta ondan daha fazla olarak ruhunun ve kalbinin ihtiyaçlarını gidermeye kadar bir dizi mütükellefiyet hukuku'n-nefs boyutunu teşkil eder. Dördüncü boyut ise en genel çerçevesiyle "emr-i ma'ruf/nehy-i münker"de ortaya çıkar.

*İyiliği emredip, kötülükten men etmek…

*Evet. Müslüman, elinin erdiği, gücünün yettiği ve sonuç alabileceği her ortamda, herkese karşı en uygun metodu kullanarak ma'rufu emretmek ve münkeri ortadan kaldırmakla görevlidir. 

İSTİKRAR BOZULMASIN DA NE OLURSA OLSUN DÖNEMİ

*Başka bir alana geçelim isterseniz hocam. Düşman tasallutu karşısında mü'minleri direnmeye ve müdafaaya çağıran fetvalarla birileri neden uğraşıyor, ne dertleri var?

*Postmodern dönemde yaşıyoruz ve o bahsettiğiniz birileri "bükemediğim bileği öperim" anlayışı içinde zilleti, yenilgiyi ve kaybetmeyi içine sindirmiş, hatta benimsemiş ve içselleştirmiş durumda.

*Postmodern dönemi siz nasıl okuyorsunuz?

*Dünyayı salah ve fazilet ekseninde değiştirme amacını terk edip mankurtlaştırılmaya rıza gösterenlerin "fitne durumu"nu "fıtrî durum" yerine koyduğu "ahir zaman"a tekabül ediyor. Bu zaman dilimi insanların menfaatlerine, heva ve heveslerine zebun olduğu bir dönemdir. İstikrar bozulmasın, ekonomik göstergeler aşağıya dönmesin de, ne olursa olsun… Son din'in hangi boyutlarının ne türlü tahrifatlara maruz kaldığının, İslam coğrafyasının neresinde ne türlü zulüm ve haksızlıkların cereyan ettiğinin çok fazla bir önemi yoktur onlar nazarında; yeter ki kendilerine dokunan olmasın…

*Biz sizi İslam Modenizmi karşısındaki net duruşunuzla biliyoruz. Sizce bu mücadelenin sonu nereye varacak?

*Çünkü modernite adı konulmamış bid'at bir durum olarak hücrelerimize kadar sirayet etmiş durumdadır. Bizim insanımız geçmişte zuhur etmiş bid'at oluşumlar konusunda kulaktan dolma da olsa bir şeyler duymuş, okumuştur. Yeterli olmasa da bu konuda bilgisi vardır. Ama modernite konusu böyle değil.

*Modernite neden farklı bir saldırı türü?

*Moderniteyi farklı kılan bizi çepeçevre kuşatmış bulunmasıdır. Geçmiş asırlarda bid'at oluşumlar topluma sirayet etme şansına çok fazla sahip değildi. Toplumu teyükkuzda tutan hassasiyet merkezleri mevcuttu. Şimdi ise yaşadığımız hayat tümüyle modernitenin belirlemesinde. Evlerimizin dizaynından şehirlerimize, medyadan kılık-kıyafetimize, algılarımızdan dilimize ve kavramlarımıza, hatta kendimize, tarihimize, kimliğimize, inancımıza kadar her şeyi modern kavramlar, bakış açıları, tutumlar ve tasavvurlar belirliyor. Daha önemlisi biz bunun böyle olduğunun farkında değiliz.

*Neden peki?

*Elbette bütün bunlar, modern dönemin hep uyarıldığımız "ahir zaman"ın öbür adı olmasından kaynaklanıyor. Evet, Efendimiz (s.a.v) bizi ahir zamanın fitnelerinden ısrarlı biçimde uyarmıştır.

*Bu mücadelenin sonu nereye varacak?

*Elbette Hak ile batılın mücadelesinin sonu Hakkın hakimiyeti ve galibiyeti ile neticelenecektir. Efendimiz (s.a.v) bunu da haber vermiştir. Ancak bu galibiyet öyle kolay kazanılacak bir sonuç değildir. Karşımızdaki bütün bir dünyadır ve onunla baş edebilmek için ondan daha liyakatli, donanımlı, kabiliyetli ve çalışkan olmak zorundayız. Kendimizi, aidiyetlerimizi, kaynaklarımızı, tarihsel tecrübemizi iyi tanımak zorundayız. Bugün Elmalılı merhum gibi bir felsefeci ve müfessir, Mustafa Sabri Efendi gibi bir fakih ve kelamcı, Muhammed Zâhid el-Kevserî gibi bir allame yetiştiremiyoruz. Onlar gibi insanları yetiştiren müesseselerden mahrum olmanın en büyük eksikliğimiz olduğunun farkında bile değiliz. Kendimizi bilmek yetmez, dünyayı da iyi bilmek durumundayız. Günümüz dünyasına yön veren felsefi cereyanları, siyasi ve sosyal teorileri… iyi bilen, dünyayı tanıyan birkaç batı dilini iyi derecede konuşup yazabilen ilim adamları kadrosuna sahip olmak gibi bir derdimiz olmalı. Heyhat, heyhat…

İnsan, med – cezir alanı içinde anlamını bulur

*İnsanı ontolojik açıdan ele aldığınızda, ruh-beden bütünlüğü ve dirilişin mahiyeti hakkında neler söyleyebiliriz?

*Allah Teala insanı topraktan yaratmış ve ona "kendi ruhundan" üflemiştir (32/Secde, 3). İnsanın, biri yükselmeye diğeri alçalmaya meyyal iki yönü buradan gelmektedir. İnsan, beden yanıyla ruh yanı, ulvi tarafıyla süfli tarafı arasında cereyan eden med-cezir içinde anlamını bulan bir varlıktır.

*Ruh ve toprak yanlarımız ne anlama geliyor peki?

*İnsanın süfli, toprak yanı, bu dünyayla sınırlıdır; öldüğü zaman aslına döner, toprağa rücu eder ve çürür gider. Ulvi, ruh yanıysa dünyadaki hayat ile sınırlı değildir. Ölümle birlikte toprak yanın kayıtlarından kurtulan ruh ölümsüzlüğe doğru ilk adımı atmış olur. Yani o da aslına rücu eder. Bilindiği gibi ahiret hayatı ebedidir ve ruhlar, ebedi bir hayat için gerekli hususiyetlere sahip kılınmış yeni bir bedenle o sonsuz hayata adım atacaklardır; ya mesut olarak veya bedbaht… Öldükten sonraki dirilişin mahiyeti konusunda Ehl-i Sünnet ulemasının görüş birliği halinde söylediği budur. Ehl-i Sünnet'in ittifak ettiği bir diğer nokta da şudur: Gerek cennetteki ebedi saadet, gerekse cehennemdeki (kâfir ve müşrikler için) ebedi azap hissi maddidir, ruh-beden birlikte yaşanacaktır. Sanal bir mükâfat ve cezadan bahsetmiyoruz yani… 

Misyonerlik çalışmaları

*Misyonerlik çalışmalarını siz nasıl yorumluyorsunuz?

*Fitne döneminde yaşıyoruz. Ailelerin çocuklarına sahip çıkamadığı, hatta kimi ailelerin Batı'dan esen rüzgârların etkisiyle çocuklarını alabildiğine serbest, her türlü tehlikeye maruz bıraktığı, yazılı ve görsel medyanın, internetin, sokağın; şahsiyeti henüz oturmamış çocuklar ve gençler üzerinde son derece olumsuz etkiler yapabildiği, insanlardaki maneviyat eksikliğinin had safhada, maddî zaafların istismarına yönelik doğrudan veya dolaylı propagandaların da son derece etkili olduğu bir zaman diliminde kim, neden emin olabilir?

*Milletin imanından da oldukça emin olanlar var...

*Toplumu dinen ve ahlaken yeteri kadar eğittiniz, müesseselerinizi kalpleri Allah korkusuyla ürperen insanların eline emanet ettiniz, yeni nesilleri ilmî, ahlakî, maddî ve manevî bakımdan donanımlı yetiştirdiniz de mi yıkıcı faaliyetlerden ve o cümleden olarak misyonerlik faaliyetlerden emin oluyorsunuz?

*Peki, nedeni nedir hocam?

*Bu ya korkunç bir gaflet ve aymazlıktan, ya da misyonerlerin çalışmalarının zararsız görülmesinden kaynaklanan bir durumdur. Yeryüzünde bir tek kişi dahi bizim ihmal ve kusurumuz sebebiyle dinini terk edip hristiyan olsa veya dinsizliği seçse bunun vebalinin altından kalkabilir miyiz? "Def-i mefasid celb-i menafiden evladır" kaidesi gerekli uyarıyı yapıyor, ama anlayana…

Röportaj M. Mustafa UZUN

Kaynak: Time Türk

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile