Prof. Dr. Recep Kılıç İle Din Felsefesi Üzerine

Röportaj
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

recepklc_ilahiyatFelsefe konusu sosyal bilimlerde fikri çatışmaların alanı olarak biliniyor. Özellikle ideolojilerin fikri referanslarını felsefeden aldığına dair bir kanaat var.

Batı kaynaklı oluşunda inanç ekseninden ayrı materyalist bakışın çıkış yeri olarak biliniyor. Bediüzzaman Said Nursî ise genelleme ve ön yargıdan ayrı olarak “felsefenin beşere faydalı esaslarına” karşı olmadığını, iki farklı Avrupa analizi ortaya koyar. Batı medeniyeti ile Kur’an medeniyeti mukayesesi ile felsefenin olumsuz tezlerini çürütüyor. İslâm ve felsefe konusunda “din felsefesi” konusunda uzman akademisyen olarak Ankara İlahiyat Fakültesi “Din Felsefesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Recep Kılıç” hocamızla felsefe yaptık. Önce felsefenin ilgi alanı, sonra felsefe ile din münasebetleri üzerine konuştuk. Önemli tespitler var. Buyurun…

İLAHİYAT FAKÜLTELERİ “DAR’ÜL İSLÂMİYE” NİN YERİNİ ALDI

Felsefe bilimi bir disiplin, İlahiyat ayrı bir disiplin. Sizin alanınız Din Felsefesi, felsefenin başlığı altında bir disiplin mi, ilahiyat başlığı altında bir disiplin mi? Ve ayrı iki disiplini birlikte nasıl mütâlaa edilmeli. Bu noktaya bir tanımlama getirebilir misiniz?

Felsefenin yerini ve konumunu, din ile ilişkisini anlamak için önce biraz ilahiyat üzerine konuşmak lazım. Biliyorsunuz ilahiyat fakültesi, isimlendirme açısından da Türkiye’ye has bir isimlendirme. İslam ülkelerinde Külliyetü’ş-Şer’iyye var. Dirâsetü’l-İslâmiyye var. Ama bizde 1949 önce de Darülfünûn İlahiyat Fakültesi var, 1920’lerde Cumhuriyetin ilk yıllarında. Zaman zaman bu, neden Küllüyetü’ş-Şer’iyye değil de neden İlahiyat Fakültesi diye de konuşulabiliyor. Bunun mantığı üzerinde yürürsek, felsefenin yerini daha rahat anlayabiliriz.

İlahiyat: ilahi olan üzerinde... Bu, ‘ilahi olan’ ın henüz bir şeyi yok. Bir anlamda dini kimliği de yok. Bu ‘ilahi olan’ Hıristiyanlığın da konusudur, Yahudiliğin de konusudur, İslamiyetin de konusudur. Felsefenin konusu zihin konusudur. Dolayısıyla ilahiyat fakültesinin oluşumunda böyle bir mantık var. İlahi olanın anlaşılması, İslam ilahiyatı söz konusu olduğunda hem dini ilimleri gerektiriyor, hem “Ulûm-u İslamiyye” ye ihtiyaç duyuluyor hem de felsefî bir bakış açısına ihtiyaç duyuluyor. Bu anlamda din felsefesi, din ile felsefenin buluştuğu bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Din felsefesinin yeri biraz yoruma bağlı olarak değişebilir.

Din felsefesi kısaca şu: Din üzerinde felsefi bir faaliyette bulunmak. Buradaki felsefeden ne anlayacağız? Önemli olan o.

Felsefenin kuramlarıyla dinin emirleri arasında kesişme, çatışma, buluşma noktaları olabiliyor.

Evet, orası önemli. Felsefenin merkezinde akıl var. Din üzerinde felsefî bir faaliyette bulunmak demek, din üzerinde akıl ilkeleri ölçeğinde konuşmak, demektir. Dinin temel tezlerini, temel inanç konularını, temel ibadet konularını, temel ahlâk konularını ve bu konulardaki tezlerini ve aynı zamanda vahyi de akıl ölçeğinde anlamaya çalışmak vardır.

AKIL İLE DİN ÇATIŞIR MI?

Zaman zaman çatışma da olabiliyor. Felsefeciler dini bir dogma olarak değerlendirebiliyorlar. Akıl, din çatıştığı zaman akıl itibara alınır gibi tezler de duyuyoruz. Bu nasıl yorumlanmalı?

İşte tam da orada önemli olan husus şu:

Hangi din? Burası son derece önemli. Şimdi birden çok din var. Yani din üzerinde akli bir faaliyette bulunmak, din ile akıl acaba çatışır mı çatışmaz mı diye sormamız halinde anahtar soru şudur: Hangi din?

O zaman ‘hangi din?’ den sonra akıl ile çatışıp çatışmadığı sorulmalı.

Evet. Bir de onu açalım. Akıl dediğimiz zaman ne anlayacağız? Birçok şey anlaşılabilir. Mesela; diyelim ki bundan ta 2500 sene önce Aristo’nun, Eflatun’un onları takip ederek bizde İbn-i Sina’nın, Farabi’nin akla yükledikleri bir anlam var. Felsefe konusunda diyorlar ki; felsefe, eşyayı olduğu hal üzere kavrama işidir. Eşyayı olduğu hal üzere kavramak demek ne demektir?

Gördüğümüz kadarıyla mı?

Değil. Olduğu hâl üzere demek, nasılsa öyle anlamak demektir. Şimdi biz nasıl anlıyoruz? Biz, bize görünen yönünü biliyoruz. Şu kitabın bana görünen yönünü biliyorum. Bunu, olduğu hâl üzere kavramak demek, bir anlamda zamanın ve mekânın sınırlarının dışına çıkarak o şey nasılsa öyle bilmek demektir. Böyle bilebilir miyiz? Bu daha sonra batı düşüncesinde 16. yüzyıldan itibaren Descartes ile bu soru sorulmaya başlandı.recep_klc_ilahiyat

Ne kadar bilebiliriz? Bildiklerimize ne kadar güvenebiliriz? Bildiklerimiz ne kadar kesindir? Bu, 18. yüzyılda Kant ile birlikte dendi ki biz, eşyayı olduğu hal üzere bilemeyiz, biz sadece bize dönük yönünü bilebiliriz. Bize dönük yönünün arkasında bir alan vardır, olduğu hâl odur. Onu bilemeyiz. Bir anlamda bizim terminolojimizdeki bunun adı ‘gayb’tır. Gaybı bilemeyiz. Ama biz de İslâm düşüncesinde Gazali ile beraber bu akla yani İbn-i Sina’nın, Farabi’nin temsil ettiği o akıl anlayışına Gazali’de bir reaksiyon bulmuştur. Gazali’de akıl, bizim bir anlamda toplama ve çıkarma yaptığımız akıldır. Kıyas yaptığımız akıldır. Yani teknik bir vasıtadır. Akılla biz ne yapıyoruz? Akılda tümevarım yöntemi var. Olayları tek tek inceliyoruz ve bir hükme varıyoruz. Bu bir akıl yürütmedir. Bir de tümdengelim var.

Bütünden analize gidiyoruz.

Bütünden analize. Bu, onun çok tipik bir örneğidir, diyor ki: her hâdisin bir muhdisi var. Bu, genel tüme yönelmedir. Âlem hâdistir. O zaman âlemin de bir muhdisi var. Bu bir tümden gelmedir. Dolayısıyla akıl yürütme böyledir. Gazzâlî bundan dolayı İslam filozoflarına köklü bir eleştiri getirmiştir. Tehafütü’l Felâsife de buradan çıktı. Tehafütü’l Felâsife diye bir eser yazdı biliyorsunuz. Orada meşşaî filozofları yirmi konuda eleştirdi. Belli konularda da bu eleştirilerini oldukça ileri götürdü. Esas eleştiri noktası şuydu: akıl anlayışındaki farklılıklar.

Akla yüklenen anlam filozofa göre değişiyor, düşünüre göre değişiyor. Bir de dinden anlaşılan anlam da farklı. Dinden ne anlıyoruz? Düşünün ki bir din var. Bu din diyor ki: Hz. İsa hem insandır hem ilahtır.

İlah; ulûhiyet, hem üçtür hem birdir. Temel sistematiğinin merkezinde böyle bir anlayış var. 3 ve 1. insan ve ilah. Oysa akıl ilkesi diyor ki; (A=A) dır. Ayniyet ilkesi diyoruz buna. Ne demek bu? Bir şey ne ise odur.

Evet. Bir şey ne ise odur. Aynı anda hem kendisi hem kendisinden başka bir şey olması akla aykırıdır. Bu dini esas alırsanız, akılla burada çatışırsınız.

Aslında orijinalinde Hz. İsa’dan böyle bir şey sadır olmuş değil, bu tahribat değil mi?

O ayrı bir iş. Şimdi tahrifat dersek, yanımızda bir Hıristiyan otursa, bunları duysa alınır.

Öyle mi?

Yani, alınır. Ama biz, bir durumu tespit ediyoruz.

Böyle bir inanış var.

Evet. Yani teslis inancı ve Hz. İsa ile ilgili yazılanlar, çizilenler ortada. Biz, bir durum tespiti yapıyoruz. Şimdi burada din ile akıl çatışır mı? Çatışır. Eğer böyle derseniz çatışır. Onun için de Hıristiyan düşünde havzasında Fideizm diye bir akım ortaya çıktı. Fideizm=İmancılık anlamına geliyor. Bu sorular kendilerine sorulduğu zaman diyor ki bu Fideizm; iman alanında aklın ne işi var? Hatta bir soru soruyorlar; Kudüs’te Atinalıların ne işi var? O Hıristiyan kültür havzasında. Kudüs, dinin merkezi. Atina, putperestliğin merkezi. Yani aklı temsil ediyor, şüpheyi temsil ediyor. Din ile akıl nasıl olacak ta bir araya gelecek? Gelmez.

İşte Fideizmin temsil ettiği anlayış bu. Büyük kilise papazlarından Terkilyanus var. IV. asırda yaşamış bir papaz aynı zamanda felsefî bir derinliği de var. “Saçma olduğu için inanmalısın zaten”, diyor. Kendisine soruyorlar; Nasıl olurda İsa, hem ilâh hem İsa olur? İlahsa ilah, beşerse beşer. Bir şey aynı anda hem kendisi hem 1 hem 3 nasıl olur? Bunlar akla aykırı. Tam da akla aykırı olduğu için iman etmelisin, diyor.

Ama zihninde istifham olmaz mı? Mantığa uymayınca.

İşte din ile akıl arasında çatışma var mıdır? Denilince. Bundan dolayı vardır.

Ama hangi din?

Hangi din, önemli. ‘Metâlib ve Mezâhib’ merhum Hamdi Yazır hocanın tercüme ettiği bir kitap. Bu, bir felsefe kitabıdır. Hoca, müfessir, aynı zamanda fakihtir. Fakat bir felsefe kitabını tercüme ediyor ve önüne kırk sayfalık bir dibace yazıyor. Burada din ile felsefe arasındaki ilişkiyi o kadar güzel ortaya koyuyor ki, ben onu “İslam düşüncesi problemlerine giriş” diye sadeleştirdim. Ve metin haline getirdim. Burada çok güzel anlatıyor.

Evet, İslam ile felsefe arasında bir problem yok. İslam ile akıl arasında da bir problem yok. Bu sebepten dolayı İmam Gazzâli Hazretleri çok ilginçtir. İmam GazzâliMustasfâ isimli eserinde diyor ki, akılla nakil arasında eğer bir tezat durumu ortaya çıkarsa eğer o zaman nakil, akıl ölçeğinde tevil edilir. Bu nereden geliyor? İslam dininin temel iddialarıyla ilgili akla verdiği öneme duyulan güvenden kaynaklanıyor.

Yani akli bir referans olmak durumundasınız.

Evet.

[Devam Edecek]

Kaynak: Risale Haber

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile