Varlık ve İnsan Üzerine

Röportaj
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

omer-mahir-alperÖmer Mahir Alper'in kaleme aldığı Varlık ve İnsan kitabının asıl amacı, insanı incelemek, onun varlığına ve varoluşuna ilişkin temel meselelere kapsamlı bir izah getirmek, diğer bir deyişle insanın anlamına dair kuşatıcı bir yaklaşım ve açıklamada bulunmaktır.


Bu amaç doğrultusunda, burada insan, modern dönemlerde kendini gösteren parçacı ve indirgeyici yönelimlerin aksine, "ontolojik bütünlük" içerisinde ele alınmaktadır. Zira bu çalışmanın temel iddialarından biri, insanın anlamının ancak varlığın anlamının kavramasıyla birlikte ortaya çıkacağı şeklindedir. Böyle bir yaklaşım, her ne kadar çeşitli kadim geleneklerde mevcutsa da özellikle İslâm düşünce geleneğinde tebârüz etmektedir. Bu durum, genel İslâm düşüncesinin önemli bir kesitini teşkil eden Osmanlı düşünce ve felsefe geleneği için de aynen geçerlidir. Bu geleneğin en büyük temsilcilerinden Kemalpaşazâde'nin (ö. 940/1534) düşüncesi üzerinden gerçekleştirilen çalışma, bunu, tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Belirtmek gerekir ki, Kemalpaşazâde, bir varlık ve insan filozofu olarak, Osmanlı felsefesinde mühim bir yere sahiptir. Onun önemi, insanı ontolojik bütünlüğüyle ele almasında olduğu kadar varlık ve insan sorununa getirdiği çözüm önerilerinde de açığa çıkar. Aslında bu gerçek, böyle bir çalışmanın niçin Kemalpaşazâde bağlamında yapıldığı sorusunun da cevabını içermektedir. Ömer Mahir Alper'le kitabı bağlamında Kemalpaşazâde'nin  entelektüel mirasını konuştuk.

İnsanı incelemek, onun varlığına ve varoluşuna ilişkin temel meselelere kapsamlı bir izah getirme süreci sizi niçin Kemalpaşazâde'ye uğrattı?

Osmanlı düşünce geleneği, günümüzde belki de en ihmal edilen alanlardan birini oluşturmaktadır. Sadece ülkemizde değil, dünyada da Osmanlı üzerine yapılan çalışmaların neredeyse tamamına yakını siyasî, iktisadî, askerî vb. alanlara dairdir. Bunun, çeşitli sebepleri olabilir. Ama Osmanlı entelektüel geleneğinin, bazı istisnaları olmakla birlikte, bütünüyle gözden kaçtığı ya da görmezden gelindiği bir vakıadır. Bu düşünce geleneği hakkında ne yazık ki hemen hemen hiçbir şey bilmemekteyiz. Bu durum, bizler için, yani bu topraklarda yaşayanlar için büyük bir çelişki olarak durmaktadır.

Kütüphanelerde Osmanlı'ya ait her alandan fikrî ve felsefî sayısız yazma eser, öylece araştırıcıları beklemektedir. Bu yazma eserlerin bilimsel neşirleri bir yana, henüz tam bir listesi bile yapılabilmiş değildir. Bunlardan pek çoğunun henüz adları dahi bilinememektedir. Batı'da mesela, sadece Thomas Aquinas ya da Descartes üzerine yapılan akademik çalışmaların binde biri bile, bir bütün olarak Osmanlı düşüncesi üzerine henüz yapılabilmiş değildir.varlikveinsan

İşte böyle bir boşluktan dolayıdır ki, çalışmamın ana konusunu oluşturan "varlık ve insan"ı, genel olarak Osmanlı düşüncesi, özelde ise Kemalpaşazâde bağlamında incelemeyi uygun gördüm. Çalışmamı özel olarak "Kemalpaşazâde bağlamında" yapmamın sebebi ise, hem Kemalpaşazâde'nin Osmanlı felsefesinin en önemli temsilcilerinden biri olması, hem de onun bir "varlık ve insan filozofu" olarak öne çıkmasıdır. Kemalpaşazâde'nin 20'ye yakın varlık üzerine, 10'a yakın da insan üzerine kaleme aldığı eseri bulunmaktadır. Tabii bunların büyük çoğunluğu yazma halindedir. Bütün bu eserler, beni, kendisine "uğrama"ya davet etmiş bulundu ve ben de bu davete icabet ettim.

Kitaptaki,  bölümlerin sıralanması da gelişigüzel değil. Bazı içsel bağıntılar göz önünde tutularak yapılmış bir sıralama söz konusu. Bunu açar mısınız biraz, bölümler nasıl oluşturuldu?

Kitapta da ifade ettiğim gibi, insan meselesi ancak varlık meselesiyle birlikte ele alınabilir. Ya da şöyle de söylenebilir: İnsan sorunu, ancak varlık sorunu çözüldüğünde çözülebilir. Zira "varlık", hem ontolojinin hem de epistemolojinin ilkesini teşkil etmektedir. Bir var olan olması bakımından insan, felsefî anlamda, var olandan ve varlıktan bağımsız incelenemez. Bu sebeple, kitabın ilk bölümü bir kavram ve gerçeklik olarak varlık konusuna ayrıldı.

Daha sonra varlığın ontolojik ilkesi olarak Tanrı sorunu incelendi. Zira "Niçin varolan (mevcûd) var da yok değil?" sorusu, beni Tanrı sorununu incelemeye götürdü. Bunun ardından ise, Tanrı'dan başka her şeyi ifade eden bir kavram olarak "âlem"e yöneldim. Zira âlem, Tanrı'nın sıfatlarının bir tecellîsi olarak tezahür etmektedir. Tanrı, Aristoteles'te görüldüğü gibi "eli-kolu bağlı" bir varlık değildir. O, her şeyden önce Yaratıcı bir Tanrı'dır. Dolayısıyla Yaratıcı bir Tanrı'dan yaratılmışı temsil eden âleme doğru giden bir ilişki söz konusudur ve bu, âlemin ne olduğu ve nasıl varolduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Fakat Tanrı ve âlem arasındaki ilişki, sadece birinciden ikinciye doğru giden bir ilişki değildir, aksine âlemden de Tanrı'ya doğru giden bir ilişki mevcuttur. Zaten âlem, kelime olarak işaret, gösterge ve benzeri anlamlara gelmektedir ki, aslında âlemin âlem olarak adlandırılması Tanrı'yı göstermesi nedeniyledir. Bu yüzden yok bulunan veya imkansız bulunan bir şey âlem içerisinde yer almamaktadır. Dahası, bildiğiniz gibi, âlem ile ilim aynı köktendir ve aralarında sıkı bir irtibat vardır. Âlem, nihaî olarak Tanrı'yı gösterdiği ve onun bilgisine ulaştırdığı için âlemdir. İşte tam burada, insanın önemi ortaya çıkmaktadır. Zira insan, bir mikrokozmos olarak doğrudan Tanrı'yı göstermektedir ve esasen bir küçük-âlem olarak Tanrı'nın en büyük kanıtıdır. Bundan dolayıdır ki, âlem meselesinden insan meselesine geçilmektedir. Çeşitli başlıklar altında insanın kendi bütünlüğü içerisinde bir âlem ve kanıt oluşu, insanın varlık yapısı ve varoluşu, varlık hiyerarşisindeki yeri ve benzeri konular incelenmektedir.

Son bölüm ise, "Ölüm ve Sonrası: Yeniden Varoluş" başlığı altında insanın sonunu incelemektedir. Ölüme doğru yönelen bir varlık olarak insan, çeşitli veçheleriyle analiz edilmektedir. Ölümün bir son olmadığı, sadece yeni bir varoluş modu olduğu fikri üzerinde durulmaktadır. Dolayısıyla ölümün, insan için bir inkıtaı değil, sadece bir intikali ifade ettiği belirtilmektedir. Dahası ölüm, bir insanî yetkinleşme olarak incelenmektedir.

Bütün bölümlere topluca bakıldığında, öz olarak insanın mebde' ve me'âdıyla birlikte bir bütün olarak incelenmeye çalışıldığı görülecektir. Bir başka ifadeyle bu kitapta insan, modern dönemlerde kendini gösteren parçacı ve indirgeyici bir yaklaşımla değil de, "ontolojik bütünlük" içerisinde anlaşılmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla kitaptaki bütün bölümler ve başlıklar bu çerçevede oluşturulmuştur.

Kemalpaşazâde'nin Osmanlı uleması arasında ilmî kudretinden dolayı "el-muallimü'l-evvel" unvanıyla anıldığı ifade ediliyor. Onun Osmanlı entelektüel tarihi içindeki yeri nedir?

Biraz önce de belirttiğim gibi, Kemalpaşazâde, 15. ve 16. yüzyıllarda yaşamış, Osmanlı düşünsel ve bilimsel geleneğinin en önemli temsilcileri arasında yer almaktadır. Metafizikten tıbba, doğa felsefesinden etiğe, dil felsefesinden hadis ve fıkıh ilmine, dilbilimden tefsire, mantıktan tarihe kadar hemen her alanda ve disiplinde eser vermiş velûd bir şahsiyettir. İrili ufaklı yaklaşık 200 kadar eseri bulunmaktadır. Eserlerini Türkçe, Arapça ve Farsça olarak kaleme almıştır.

Onun eserleri sadece nicelik yönünden değil nitelik olarak da oldukça yüksek bir düzeydedir. Bu durum, felsefî ve dinî ilimlerde böyle olduğu gibi, diğer alanlarda da böyledir. Mesela Tevârih-i Âl-i Osman adıyla kaleme aldığı tarih çalışmasından dolayı günümüzün en büyük Osmanlı tarihçilerinden kabul edilen Halil İnalcık, onu, "tüm Osmanlı tarihçilerinin en büyüğü" olarak niteler.

omer-mahir-alperTabii onun bu önemli konuma gelişinde eğitimi ve kendilerinden ders aldığı büyük üstadlarının rolü de etkilidir. Mesela onun hocaları arasında ünlü bilgin Molla Lütfi vardır. Bugün matematiğe dair bir kısım eserlerine sahip olduğumuz âlim ve düşünür Molla Lütfi, önce astronomi bilgini Sinan Paşa'nın ve daha sonra da büyük bilgin ve filozof Ali Kuşçu'nun öğrencisi olmuştur. Kemalpaşazâde'nin bir diğer hocası da felsefî ilimlerde oldukça yüksek bir düzeyi temsil eden Kestelî Muslihuddin Mustafa'dır. Taşköprüzâde'nin Şakâik'te aktarmış olduğu bir anekdota göre Kestelî, İbn Sînâ'nın el-Kânun fi't-Tıb adındaki eseri de dâhil olmak üzere İbn Sînâ'nın bütün eserlerini incelemiş ve İbn Sînâ'nın oldukça geniş hacimli olan eş-Şifâ adlı eserini baştan sona tam yedi kez okumuş ve tetkik etmiştir. Bakın bu durum, Osmanlı daki felsefî hayatın ne kadar yüksek bir dezeyde olduğuna da bir işarettir. Bu, aynı zamanda, Kemalpaşazâde'nin nasıl bir ortamda yetiştiğinin de ipuçlarını vermektedir. Yine Kemalpaşazâde'nin bir başka hocası da Hatipzâde Muhyiddin Efendi'dir. Hatipzâde de ünlü filozof Ali Tûsî'nin ile ünlü matematikçi ve astronomi bilgini Hızır Bey'in talebesidir. Kemalpaşazâde'nin bir başka hocası ise, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'dir ki, bu da, büyük filozof ve bilgin Devvânî'nin öğrencisidir.

Bütün bunlar, Kemalpaşazâde'nin nasıl bir eğitim sürecinden geçtiğine ve bilimsel ve felsefî arkaplanının nasıl oluştuğuna ilişkin sadece bazı ipuçlarıdır. Görülüyor ki, Kemalpaşazâde yüksek bir bilim ve felsefe geleneği içerisinde yetişmiştir ve talebeleri vasıtasıyla da geliştirmiş olduğu bu geleneği kendisinden sonraki kuşaklara başarıyla aktarabilmiştir.

Kemalpaşazâde'nin bir bütün olarak Osmanlı coğrafyasında etkili olduğu muhakkaktır. Onun bu etkisini günümüze ulaşan yazma eserlerinin sayısından da görebiliriz. Bugün dünya kütüphanelerinde 5000'e yakın yazma eseri bulunmaktadır. Kemalpaşazâde'nin bu etkisi sadece geçmişe özgü değildir, farkında olunsun ya da olunmasın bugün bile bu topraklarda yaşayan insanlar üzerinde ciddi sayılabilecek düzeyde bir etkisi vardır.

Peki onda önceki düşünce mirasının yansıma biçimi nasıldır?

Genel olarak Osmanlı düşüncesi, özel olarak Kemalpaşazâde'nin düşüncesi bir bütün olarak klasik İslâm düşüncesine dayanır ve bu düşünce mirası anlaşılmadan onu gereği gibi anlamak mümkün değildir. Zira Osmanlı düşüncesi, genel İslâm düşüncesinin tabii bir devamıdır. Doğal olarak Kemalpaşazâde'nin düşüncesi de böyledir. Mesela onda felâsifenin, kelamcıların ve mutasavvıfların derin izlerini bulmak mümkündür.

Onun sadece Tehâfüt Hâşiyesi'ni incelediğimizde bile bunu görebiliriz. Mesela bir haşiye olan bu eserde doğrudan isim verilerek şu İslâm düşünürlerine atıfta bulunulmaktadır: İbn Sînâ, onun doğrudan talebesi olan Behmenyâr, Gazzâlî, Ömer Hayyam, Zemahşerî, Sühreverdî, Fahreddin er-Râzî, Âmidî, Nasiruddin et-Tûsî, Necmeddîn el-Kâtibî, Isfahanî, Îcî, Kutbuddin er-Râzî, Teftâzânî, Cürcânî, Alaeddin et-Tûsî, Molla Câmî, Devvânî...Dikkatinizi çekerim, sadece tek bir eserden ve üstelik ne yazık ki, günümüzde "hâşiye" diye küçümsenen ve hafife alınan bir eser türünden bahbediyoruz burada.

Fakat belirtmeliyim ki, Kemalpaşazâde kendinden önceki düşünce mirasını tamamen olumluyor da değildir. Burada isimlerini zikrettiğim hemen her düşünüre yönelik o, aynı zamanda ciddi eleştiriler de yapmaktadır. Fakat görebildiğim kadarıyla onun yapmaya çalıştığı şey, esasen kendinden önceki farklı düşünce ekolleri arasında kendine özgü bir senteze gitmektir ve bunu da başarıyla yapmıştır. Gerek felâsifenin gerekse mütekellimûn ve mutasavvifûnun felsefelerini bir senteze tabi tutmuş ve bunu da ortaya koyduğu eserlerinde temellendirmeye çalışmıştır. Dolayısıyla onda, mesela akıl, vahiy ve sezgi epistemolojik bir bütünlük olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan onda doğrudan doğruya İbn Sînâ'nın ciddi bir etkisini gördüğümüz gibi, İbnü'l-Arabî'nin, Râzî, Tûsî ve Cürcânî gibi düşünürlerin etkilerini de görmek mümkündür.

varlikveinsanÖmer Mahir Alper

Varlık ve İnsan

-Kemalpaşazade Bağlamında Bir Tasavvurun Yeniden İnşası-

Klasik Yayınları,2010, 210 sayfa.

 

 

(Devam Edecek)

 

 

Kaynak: Dünya Bülteni

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile