Mavi Marmara Günlüğü-II

Röportaj
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times
mavimarmara1[Mavi Marmara’da bulunan Şarika Üniversitesi öğrencisi Ammar Yağcı ile İstanbul Üniversitesi DKAB öğrencisi Sezai Alp Çelebi bir söyleşi gerçekleştirdi.

Söyleşinin ilk bölümü için tıklayınız.]

Ben şunu merak ediyorum. Güney Kıbrıs Hükümeti yardım etmeyeceğini söylemişti. O safhayı takip edemedim. Nasıl oldu, oradan geçtiniz mi?

Geçtik. Aslında işin o kısmından haberim yok. Düşünün siz gemiye yukarıdan bakıyorsunuz; ben avucun içinde yaşadığım için göremiyorum haritayı. Basında görevliydim orada. Arapça İngilizce bilen bir eleman vardı, beni nöbetçi olarak oraya diktiler. O nedenle basından ne duyarsam o kadar. Tabi yalan haber de çok. Yunanistan’ın gemisi bozuldu dendi, bekledik. İrlanda gemisi arızalandı dediler, Antalya’da bekledik. Üç gün de Akdeniz’de bekledik ya da bir buçuk gün. Kaç gün bekledik bilmiyorum orada gecenin gündüzün bir anlamı yoktu çünkü.

Orada nöbet tutuyorsunuz saat 8’den akşam 20’ye kadar; yorgunluktan ölüyorsunuz. Ve 600 küsur kişi gemide olduğu için sabah namazına kadar uyumak istemiyorsunuz. Çünkü tanışacak bir sürü insan var. Hemen hemen herkesle tanıştım. Orada da güzel bir ortam oldu. Hani hümanizm falan dedik ama işi götürenler yine Müslümanlardı yani. Salah vardı aramızda Kudüs muhafızı. Sonra başpiskopos vardı yirmi üç yıldır sürgünde. Yemen, İsrail, Mısır milletvekilleri vardı. Ramazan Kayan, Ömer Karaoğlu, Hakan Albayrak ve onun kardeşi vardı. Bütün kanalların spikeri vardı. Onlarla güzel muhabbetler geçti. Öyle güzel bir ortam vardı ki Araplar, Ömer Karaoğlu, Mikail marş söylüyor. h.albayrak

‘Sabret Kudüs’ Grup Genç’in bir marşı vardır bilir misiniz?

“Dayan kanlı mescit, Mescid-i Aksa

Bu zulüm işkence sürmez asla

Filizlemiyor kutsal yüce dava

Kâfirlerin yapmadığı kalmadı

Filistin, Filistin sabret az kaldı...”

“Yalan” deyip dinlemedim bu parçayı. Çünkü sabret az kaldı deyip Müslümanlar kendisini kandırdı yıllarca.

Sabır; yerinde otur, bekle gibi bir sabır mı?

Hayır, biz kendimizi öyle kandırdığımız için…

Onlar gayet anlamlı sözler sabret, tevekkül et falan.

Öyle değil, 62 yıldır o yüzden devam ediyor ya Kudüs’ün işgali.

Hayır, öyle algılanması doğru değil.

Şunu demek istiyorum, yani o zaman cümlemi silip baştan alıyorum. “Sabret, az kaldı” cümlesi ya da meydanlardaki “Gazze diren” sözleri… Bunların hiçbir faydası yok. Çünkü büyük ülkeler kendilerine savaşacak büyük sebepler oluşturur. Güçlü, büyük kalması için… Siyasi konuşmak istemiyorum ama bu da böyle. Dolayısıyla sabret az kaldı kelimesi benim için hiçbir mana ifade etmez. Çünkü yıllarca meydanda yürüyorsun ama değişen bir şey yok. Yine hep aynı eylemler, aynı şeyler, yine Müslümanlar aynı şeyleri içer. Coca Cola içilir, Kurtlar Vadisiyle coşulur. Namazlarda bir iki gün Fetih Suresi okunur, ondan sonra Arielle çamaşır yıkanır. Yani sonuçta meydanlarda yürürsün kendini kirletirsin yine onların ürünlerini kullanırsın ve sıkıntı yoktur senin için. Çünkü direnmeyi göze almazsın. Şuraya gelmek istiyorum, gemideki ortamdan falan bahsettim ya gemiye binince bu marşı açtılar. “İşte dedim, bu marş şimdi!”

Tamam, şimdi sorun yok

Tamam mı? Bunu demek istiyorum. Yanlış söylemişsem düzeltmemi şimdi yapayım. Bu marş şimdi! Çünkü yıllarca yapılan boykotların, yapılan yürüyüşlerin meyvesi yenilmeye başlandı. Demek ki bu marş bu otobüsün içerisindekiler için. Evet, biz söyleyebiliriz. Bu bencillik oldu bunun da farkındayım. Ama duaları da unutmamak lazım. Bizler de ümmetin elçiliğini yapmış olduğumuz için yine genellemeye geliyorum. Bu şarkılar hepimizin.

Boykotlar devamlı olmuyor. İki gün boykot ediyor adam, “Hadi bu sefer de başka bir ürün alayım.” Diyor. O ürünü kullandıktan sonra yine gidiyor eski kullandığı boykot ürününü alıyor.

mavimarmara2Bizim mahallemizde Kuyulu Camii var. Orada eğitim ve yaşatma derneği var. Üç sene önce Gazze savaşı olduğu zaman bu dernekte bir uygulama başlattık. Bu ürünlerin hepsinin boykotu mümkün olmuyorsa Haznedar Mahallesi’nde ne yapabiliriz diye düşündük. On iki madde seçtik. Dedik ki, bu maddeleri almayarak bu ürünleri bu mahalleden kaldıracağız inşallah. Diğerlerini kullanın,  on iki ürünü boykot ediyoruz. Çünkü bir şeyi bir bitirelim, halledelim. Yani tedricen başlayalım.

Gemiye dönelim. Benim Filistin kutrasına yani poşuya sarılı bir defterim vardı. Ona gemidekilerin yazılar yazmasını istedim. Hatıra gibi işte. Bilmediğim dillerde yazanlar falan da var ama olsun siz yazın (belki bir gün anlarım.) Hatta “Okumayacağım merak etmeyin” falan dedim. Gerçekten de hala okumadım. Gemiyle ilgili hiçbir video izleyemiyorum falan, böyle psikolojik problemler de var tabi. Sonra Pazar günü oldu. Yine köfte yaptılar. Bu arada orada köfte yediğimiz yerin adı Cafe Gaza. Orada çok güzel bir ortam vardı. Ayrıca herkes üç köfteyse üç köfte. Açlık da var tabi ama yemeyip yedirmek düşüncesi vardı. Ortam çok sıcaktı, daha önce hiç tanımadığın birinin omzuna elini koyup onunla çok rahat konuşmaya başlıyordun.

Artık son günümüzdü yani; eğlencenin son günü. Akşam namazından önce gençler toplandık, yaşlılardan da gelen oldu. Bir gün öncesinde kendimizi korumak durumunda kalırsak onlara zarar vermeden korumak için, yangın merdiveninin hortumunu alıp tazyikli suyu nasıl açarız, bunu deniyoruz. “Biz bu malların emanetçisiyiz ve götüreceğiz.” Amaç bu.

Toplantı esnasında hava oldukça ağırdı. Birisi kalkıp:“Ey insanlar” dedi. Titrek bir sesle: “Burada iki aylık bebeğine perde çekmiş insan var. Aranızda hamile karısına perde çekip gelmiş her şeyi göze alan insanlar var. Sakın, verilen emirleri yerine getirmemezlik yapmayın! Bu çocuklara bunlar gidecek!” dedi. Tabi sonrasında konuşamadı Mikail o sırada ezgi söylemeye başladı. Sonra herkes kendi yerine geçti. Akşam namazı için abdest alınmaya başlandı, o sırada namaz için abdest almadım; bütün gemiyi dolaştım. İnsanları inceliyorum. Herkesin ne yaşadığını anlamaya çalışıyorum. Herkes ayrı bir âlemdeydi. Ateisti, dindarı… Herkes inandığı güce dua etti. Sonra abdest alıp akşam namazını kıldık. Akşamla yatsıyı cem ederek kıldık. Belki son namazımızdı. Namazdan sonra herkes birbiriyle vedalaştı, sarıldı. Herkes kendi nöbet yerine geçti. Saatler akşam dokuz falan… Ben de sekize kadar nöbet tutmuş biri olarak çok yorgunum. Güvertede durup ortamı izliyorum. Saat on-on bir…

Korku var mıydı peki?

Geleceğim oraya.

Peki.

Sonra ben de dua ettim “Kalbimi dinin üzerinde sabit kıl” diye. O kadar uykum var ki nöbet kutsaldır dendiği yerde uyku mavimarmara3bastırdı. Can yeleği ile durulacak ayakkabı ile yatılacak. Belki görmüşsünüzdür herkes can yelekliydi, giymeyen insan yoktu. O kadar ki pasaportlarımızı poşete sardık cebimize koyduk. Ola ki yüzerek gidersek; Kıbrıs açıklarındayız daha, bir saldırı bekliyoruz ama sabah saat onda. Tam on iki saat sonra. Kim nöbet tutacak diye konuşuyoruz. “Ammar sen geç nöbete.” Dedi. “Tamam abi, eyvallah.” Geçtik. Uzaktan insanları görüyoruz. Çok uzaklarımızda dört tane savaş gemisi var. İkisi geminin sağında ikisi geminin solunda. Ben geminin sol tarafındayım. Gemimiz de gidiyor. Bu arada zaten tacizler var, üç gündür taciz var. Pervaneyi bozmaları, diğer gemilerin bozulup onların yolcularını bizim almamız, arada bir deniz altıyla gelmeleri… Ama bunlarda bir ses yok. Arada bir dalgıçlarımız iniyor ne var ne yok diye bakıyor. Aşağıda gemiyi kontrol ediyorlar. Bu arada bunlardan kimse haberdar edilmiyor. Ben basında olduğum için haberdar oluyorum. Yolcuların, hiç kimsenin haberi yok.

Gaz maskesi herkese dağıtıldı mı?

Dışarıdaki herkese dağıtıldı. Sonra uyudum. Ama ne uyumak, zodiyaklar geliyor onların sesiyle uyanıyorum. Bir an uyandım. Abi dedim ne oldu çıkayım mı yukarıya. Yok, Ammar uyumaya devam et. Ama kim uyuyabilir ki… Nasıl uyuyacaksın! Subhanallah! Oradan hemen nöbet yerime geçmeden önce bir yarım saat daha kestirdim. Sabah ezanıyla kalktım. Geminin arka tarafındayım. Namaza durdum, okudum Fatiha’yı. İmam da Kunuta kalktı. O arada ışık tutanlar var denize. Aynı zamanda ecnebiler de var orada. O anda “boats boats boats” dediler.


[Devam Edecek]

Söyleşi: Sezai Alp Çelebi





Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile