Prof. Dr. M. Kâzım Yılmaz Hocamız ile Hasbihal

Röportaj
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

m.kazimyilmaz

Harran İlahiyat Fakültesi Hocalarından Prof. Dr. M. Kazım Yılmaz ile Yeni Asya Gazetesi'nin Kur'an Yılı ve  Kur'an-ı Kerim  ile münasebetlerimiz hususunda  gerçekleştirmiş olduğu söyleşiyi istifadenize sunuyoruz.


Hocam sizi tanıyabilir miyiz?

Ben, Prof. Dr. Musa Kâzım Yılmaz, 1954 yılında Mardin’e bağlı Tuhup Köyünde doğdum. İlkokulu Mardin’de, İmam Hatip Lisesini Diyarbakır’da bitirdim.  1974’te kaydolduğum Erzurum İslâmî İlimler Fakültesini 1979’da bitirdim. 1980 yılında dışarıdan tefsir doktorasını yapmaya başladım. Şia tefsiriyle ilgili doktoramı 1986’da bitirdim. Diyanet’in taşra teşkilâtında çalıştım. 1988 yılında Cizre Müftüsü iken doçent oldum. 1989 yılından itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunda dört yıl süreyle doçent olarak görev yaptım.

1993 yılında Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tefsir anabilim dalına atandım. 1995 yılında profesör oldum. 2,5 yıl süreyle İlâhiyat Fakültesinin dekanlığını yürüttüm. Ayrıca üniversitede, dekan yardımcılığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü vb. birçok idarî görevlerde bulundum. 1988 yılından beri de Temel İslâm Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktayım.

Yayınlanmış çok sayıda makale ve incelemelerim bulunmaktadır. Yine telif ettiğim 4 madde T.D.V. İslâm Ansiklopedisinde yayınlandı. Kur’ân Ailesi, Kur’ân’da Nasih-Mensuh ve İslâm’ın özü adlı eserlerim yayınlandı. Ayrıca İbn S’ad’ın TABAKAT adlı eseri, içinde bulunduğum bir heyet tarafından tercüme edilmektedir. Tercüme bitmek üzeredir.

Bildiğiniz gibi 2010 yılı Diyanet İşleri tarafından Kur’ân yılı ilân edildi. Sizce bu yılda amaçlanan nedir?

Diyanet’in bu girişimi fevkalâde iyi ve yerinde bir girişimdir. Kur’ân Yılı ile amaçlanan ise, uzun yıllardır Kur’ân’dan uzaklaştırılan bu zavallı milleti, tekrar Kur’ân ile tanıştırmaktır. Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın kelâmı olduğunu bilmeyen insanlarımız vardır. Aslında bu Anadolu insanlarını Kur’ân’dan soğutma projesi 1900’lü yıllardan beri tatbik edilen ve kısmen başarılı kabul edilen bir projedir. Vaktiyle Bediüzzaman Said Nursî Van’da, Vali Tahir Paşa’nın konağında misafir iken gazetede bir haber okur. Haber şöyle: “Yahudi asıllı İngiliz vatandaşı William Eward Gladiston Avam Kamarasında bir konuşma yaparken Kur’ân’ı eline alarak ‘Biz gerçekten Müslümanlara ve Türklere hakim olmak istiyorsak ya Kur’ân’ı ortadan kaldırmalıyız ya da Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız’ demiştir.”

Bu haber karşısında sarsılan Bediüzzaman “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu dünyaya ben ispat edeceğim” demiş ve 87 yıllık ömrü boyunca Kur’ân’a hizmet etmiştir. Peki, Gladiston ne yaptı? O ve onun ekibi de boş durmadı. İslâmî geleneği ortadan kaldırarak yerine Batının geleneklerini hâkim kılmak, böylece Müslümanları Kur’ân’dan soğutmak için çil çil İngiliz Liralarını harcamaktan çekinmediler. Önce İslâm ülkelerini fiilen işgal ettiler. İşgalden sonra kendi geleneklerini dayattıktan ve yerli casuslarını yetiştirdikten sonra işgale sözde son vererek İslâm ülkelerini perişan halleriyle baş başa bıraktılar.

Ancak bütün İslâm ülkelerini bir tarafa, Türkiye’yi ayrı bir tarafa koydular ve Türkiye’ye farklı bir proje uyguladılar. Cumhuriyeti kuranlar Batı’nın bütün isteklerini karşılayan bir devlet oluşturmak için adeta Batılı devlet yöneticilerine söz verdiler. Önce hilâfeti kaldırmakla işe başladılar. Ardından Kur’ân harflerini kaldırarak Lâtin alfabesini kabul ettiler. Böylece gelecek nesillerle Kur’ân arasına kalın bir duvar ördüler ve gelecek nesilleri, yani bizleri, bin yıllık kültürel birikimden de mahrum ettiler. Bununla yetinmediler; kadının kıyafetine el atarak İslâm kadınını Avrupalıların istediği bir modele sokup adına “modernlik ve çağdaşlık” dediler.

Bununla da yetinmediler İslâm’ı simgeleyen ne kadar izler varsa onları da silmek istediler: Ezanı susturup yerine Sadettin Kaynak’ın bestelediği bir şarkıyı okuttular. Kur’ân Kurslarını kapatıp Kur’ân okutanları ve Türkçe ezanı okumayan hocaları hapse atıp yüz bin insanın ölümüne sebep oldular. Bu anlattıklarım hayal değil, bunu bizzat yaşayanlar hâlâ bu dramatik sahneleri anlatıyorlar. Üstelik devletin arşivleri de bu olayların şahididir.

1950’den sonra Müslümanları sıkan ipler gevşedi. İnsanlar kısmen de olsa, yeniden kutsal kökleriyle tanışma fırsatını elde ettiler. Müslümanları Kur’ândan soğutma projesi okumuş kesimde, askerî bürokraside, ekonomiyi elinde tutan kesimlerde ve akademik çevrelerde başarılı olmuştu. Bu kesimler bilerek, bazen de bilmeyerek Kur’ân’a karşı cephe almaya devam ettiler. Son örnek 1997 yılında çıkarılan 8 yıllık kesintisiz eğitim projesidir. Bu projenin asıl amacı Kur’ân Kurslarını dolaylı bir şekilde susturmaktır. Bir yüz kızartıcı örnek de yavru vatan Kıbrıs’ta yaşandı. Kur’ân düşmanlığı yapmaktan çekinmeyen bazı sendikalar Kur’ân Kurslarını basarak Kur’ân okuyan gençleri tartakladılar.

Bu yılın Kur’ân yılı olarak seçilmiş olması halkımızı yeniden Kur’ân’la tanıştırması bakımından çok önemlidir.

Peki, “Kur’ân Yılı” nasıl değerlendirilmeli, tavsiyeleriniz nelerdir?

Doğrusu biz şu anda Ağustos ayında olduğumuza göre bu yıl şimdiye kadar iyi değerlendirildi, denilebilir. Bildiğim kadarıyla bu yılda, her yıldan daha fazla Kur’ân’a yönelik sempozyumlar yapıldı. Kuşkusuz Müslümanların Kur’ân’la tanışmaları gerekir. Kur’ân kendi dostlarını sever ve onların arkasında durur. Ancak Kur’ânla dostluğu pekiştirmek gerekir. Bunun ilk adımı Kur’ân okumayı öğrenmektir. Fakat maalesef Kur’ân dostu olan birçok vatandaşlarımız bile Kur’ân’ı iyi derecede okuyamıyorlar. Hatta Kur’ân okumasını bilenler bile Kur’ân okumayı bir adet haline getiremiyorlar. İşin acı tarafı İlahiyat öğrencileri bile Kur’ânı okumuyorlar.

Kur’ân öğretmek bir aşk işidir. Kur’ân’a âşık olmayanlar Kur’ân öğretemezler. Kur’ân okurken Allah (c.c) ile konuştuğunun farkında olmayanlar Kur’ân okumaktan zevk alamazlar. Üstelik Kur’ân öğrenmek zor bir iş değildir. Bu kadar Kur’ân’ı kolay öğreten CD'ler ve internet siteleri varken Kur’ân’ı öğrenemeyenler sorumlu olurlar. Kur’ân’da bir âyet verdır: “Peygamber der ki: Ey Rabbim, kavmim bu Kur’ân’ı büsbütün terk ettiler” (Furkan, 25/30) Burada Kur’ân’a gereken değeri vermeyenharrankazm insanlar kınanmaktadır. Eğer bizler bu âyetin şümulüne dâhil olmak istemiyorsak Kur’ân’la iyice tanışmamız gerekir.

Evrensel bir din olan İslâm’ın yol göstericisi olan Kur’ân’ın, asrımıza ve insanımıza mesajını nasıl özetlersiniz?

Kur’ân-ı Kerim Allah’tan gelen İlâhî bir mesajdır. Allah bu kelâmında bizlerle konuşuyor. Kuşkusuz Kur’ân sadece uhrevî bir mesaj değildir; onun da belli bir dünya görüşü vardır. Kısacası insanların dünyada ve ahirette mutlu olmaları için gereken bütün kurallar Kur’ân’da mevcuttur. Dolayısıyla Kur’ân’ın sahibi olan Allah (c.c) bizim hayat tarzımızı ve düşüncelerimizi Kur’ân’a göre düzenlenmemizi istiyor.

Biz Kur’ân’ın Allah’ın kelâmı olduğuna inanan insanlarız. O halde Kur’ân’ın mesajını iyi algılamalıyız. Kur’ân bizden ne istiyor? Bu soruya cevap aramalıyız ve Allah’ın rızasını kazandıracak bir cevap bulmalıyız. Kuşkusuz Kur’ân öncelikle bizden kendisini anlamamızı istiyor. Çünkü ilk nesil Kur’ân’ı anlayıp hayatlarının önemli bir parçası haline getirdikleri için “Müslüman” ismini almışlar; zaten Müslüman da teslim olan demektir. Allah Kur’ân’ın anlaşılması için onu azar azar indirmiş ve detaylıca açıklanmıştır. Yani Kur’ân aslında açık ve anlaşılır bir kitaptır.

Kur’ân’ın anlaşılmasına engel olan hususlardan birincisi insanın kendisidir. Bir Müslüman eğer Kur’ân öğrenme konusunda samimî olursa önünde hiçbir engel yok demektir. İkinci engel ise toplumdaki değer yargılarının insanları etkileme gücüdür. Eğer bir toplumda manevî değerlerin itibarı azalmışsa insanların Kur’ân hakkındaki azimli gayretleri de yarım kalabilir. Başka bir deyimle, bazen insan Kur’ân’ı anlama konusunda samimî bir gayret gösterir, fakat çevrenin şartları onu olumsuz yönde etkileyerek azmini kırabilir.

Kur’ân’ı anlayanların en evvel hayatlarına tatbik edecekleri ilk kural ibadettir. Allah Kur’ân’da “Ey İnsanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz” (Bakara, 2/21) buyuruyor. İbadetin önemi hiçbir zaman ve zeminde azalmaz. Nitekim fikirlerinden istifade edilmek maksadıyla 1. Meclis tarafından Ankara’ya çağrılan Bediüzzaman, gelir gelmez namaza önem verilmediğini fark etmiş, bunun üzerine namazın önemi hakkında on maddelik bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildirinin mahiyetinden rahatsız olan meclis reisi Bediüzzaman’ı çağırarak: “Seni buraya çağırdık ki senin yüksek fikirlerinden istifade edelim. Sen buraya geldin; namaza dair şeyler yazarak aramıza ihtilâf soktun” demiştir. Bunun üzerine Bediüzzaman reisin yüzüne haykırarak: “Paşa! Paşa! Kâinatta en yüksek hakikat imandır; imandan sonra namazdır; namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduttur” diyerek Ankara’yı hiddetle terk etmiştir.

Hayatımıza tatbik edeceğimiz diğer kurallar da yine oruç, zekât ve güzel ahlâk gibi İslâm’ın temel prensipleridir. Kur’ân bizden ibadetlerden zevk alan, dinî mükellefiyetlerini yerine getiren ve toplumda güzel ahlâklı bir insan olarak sevilip sayılan bir kişilik oluşturmamızı, ölümü ve ahireti asla unutmamamızı istiyor.

Kur’ân-ı Kerim okumak insana, hayata neler katar?

Kur’ân, okunmasıyla ibadet edilebilen bir kitaptır. Yani Kur’ân-ı Kerim’i okumak başlı başına bir ibadettir. Kur’ân’ı anlayalım ya da anlamayalım, okuduğumuz zaman Allah ile konuşuyoruz demektir. Fıkıh kitaplarımızda bir kural zikredilir; denilir ki; “Sabahleyin evinde Kur’ân okuyan bir adam, halkın içine girip ‘Vallahi bugün Allah ile konuştum’ derse yalan yere yemin etmiş olmaz. Çünkü Kur’ân okumak Allah ile konuşmaktır aynı zamanda.”

Bu duruma göre her gün Allah ile konuşan bir mü'min hayatında daha dikkatli olur. Zaman zaman bazılarından “Kur’ân anlaşılmadıktan sonra okunması insana fayda vermez” şeklinde talihsiz beyanlar işitiyoruz. Oysa Kur’ân’ı anlamazsak bile okuduğumuz zaman ibadet etmiş oluruz. Hatta Kur’ân okunurken üç haletten birisini tasavvur edebiliriz: Sanki Hz. Peygamber’den (asm) dinliyormuşuz gibi farz edebiliriz. Ya da sanki Hz. Cebrail’den dinliyormuşuz gibi düşünebiliriz. Veya bizzat Allah’tan (c.c) dinliyormuşuz gibi huşu içinde dinleyebiliriz.

Günlük olarak Kur’ân okuyan bir mü'min o gün hep Kur’ân’la konuşabilir. Yani çevresindeki insanlara Kur’ân’dan mesajlar vererek akşamlayabilir. Diğer taraftan gerek topluma karşı gerek ailesine ve çocuklarına karşı daha insaflı ve daha adaletli davranacaktır.

Son dönemlerde ülkemizin ihtiyacı olan bir arada olma, kardeşlik gibi konularda Kur'ân-ı Kerim bize ne buyuruyor?

Kur’ân Hücurat Sûresinde bütün mü'minlerin ancak kardeş olduklarını ifade ediyor. Bu durum, Müslümanlara sunulan büyük bir avantajdır. Zira din kardeşliği nesep kardeşliğinden daha önemli kabul edilmiştir. Yine Kur’ân aynı sûrede insanların farklı ırklara mensup olmalarını bir dayanışma ve tanışma (Li Te’arefu) esprisine dayandırıyor.

Kur’ân özetle şunu demek istiyor:

a) Her şeyden önce insanlar arasında var olan farklılıklar bir tahakküm etme, üstünlük sağlama ya da egemenlik kurma vasıtası değil, bir tanışma ve dayanışma vasıtası olmalıdır.

b) Hiçbir insan doğuştan imtiyazlı ya da doğuştan eksik değildir.

c) Bir insanın A ırkından ya da B ırkından olması kendi elinde değildir. Dolayısıyla insanın kendi seçmediği şeylerle övünmesi mantıklı olmadığı gibi, bu sebeple kınanması ya da hor görülmesi de insanca değildir.

d) Bir insanın kadın ya da erkek olması önemli bir imtiyaz olmadığı gibi, A milletinden ya da B milletinden olması da önemli değildir.

e) İnsanın asıl üstünlüğü, asıl büyüklüğü ve asıl şerefi, yaratıcısına karşı duyduğu sorumlulukla doğru orantılıdır. Kim ne kadar kendisini Allah’a karşı sorumlu hissediyor ve gereğini yapıyorsa üstünlük ve şereften en büyük payı o alıyor.

f) Bir insan kendi ırkını ve ırkdaşlarını sevebilir; ancak bu sevgi başka ırklardan olanlara karşı bir nefrete dönüşmemelidir.

Bediüzzaman âyette geçen “Tearüf” (tanışma) kelimesinin ifade ettiği mânâ üzerinde durarak âyet-i kerimenin ifade ettiği tearüf ve teavün düsturunun beyanını anlatıyor.

Kur’ân’ın ifade ettiği milliyet fikri hakkındaki görüşlerini bu şekilde izah eden Bediüzzaman, özellikle zalim Avrupa yöneticilerinin tahrikiyle gelişme gösteren günümüz milliyetçilik hareketlerine dikkat çekerek şöyle diyor: “Milliyet fikri bu asırda çok ileri gitmiş, özellikle de dessas Avrupa zalimleri, parçalayıp yutsunlar diye bu fikri Müslümanlar içinde menfi bir şekilde uyandırıyorlar.”

Bediüzzaman ilk defa milliyetçiliği müsbet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Bunu garipseyenler olmuşsa da Bediüzzaman’a göre başkasını yutmakla beslenen bir milliyet fikri menfidir ve bunun adı ırkçılıktır. Irkçılığın İslâm dünyası için büyük bir handikap olduğuna işaret eden Bediüzzaman özelde, değişik ırklara mensup olan vatandaşlarımızın durumunu ele alıyor ve özetle şöyle diyor:

“Şimdi farklı ırklara mensup olan vatandaşlarımız, birbirlerine en çok muhtaç oldukları bir zamanda, üstelik onları esir almak isteyen düşmanları varken, ırkçılık damarıyla birbirilerine yabanî bakmaları ve birbirilerini düşman telâkki etmeleri tarifi imkânsız büyük bir felâkettir. Adeta bir sineğin ısırmaması için müthiş yılanlara arka çevirmek, böylece sineğin ısırmasından kurtulmaya çalışmak bir divaneliktir. Aynı şekilde büyük ejderhalar hükmündeki Batı’lıların doymak bilmeyen hırslarını tatmin için pençelerini uzattıkları bir sırada, ırkçılık fikriyle dindaşlarına düşmanlık ve kin beslemek çok tehlikelidir ve her iki tarafın da o düşmanın pençelerine düşmelerine bir sebeptir.”

Kuşkusuz vatandaşların birbirlerine karşı kardeşçe hisler beslemelerinde muvaffak olmaları ve barış içerisinde yaşamaları devlet politikasına bağlıdır. Eğer devlet politikası vatandaşlar arasınm.kazimyilmazda ayırımı öngörüyorsa, ya da herkesi Türk sayarak kendisini Türk kabul etmeyenlerin üzerine kanun gücünü gönderiyorsa, devlet adil ve tarafsız davranacağı yerde tahrik ediyor demektir. Bu durumda iş ciddileşir ve ırklar arasındaki ihtilâf daha da büyümeye başlar. Bu yüzden Bediüzzaman uyarıcı bir üslûpla doğu vilayetlerindeki vatandaşlara (Kürtlere), veya güney tarafındaki dindaşlara (Araplara), bizden değildirler diye adavet beslemenin, onları hor görmenin ve onlara karşı cephe almanın büyük bir felâket olduğunu dile getirmektedir. Ona göre ne doğuda ne de güneyde yaşayan insanlar arasında Türk düşmanı vardır. Her şeyden önce güneyden Kur’ân nuru ve İslâmiyet’in ziyası gelmiştir. O nur bütün Anadolu’da vardır. Dolayısıyla onlara adavet etmek Kur’ân’a ve İslâm’a adavet mânâsına gelir ki, bu da toplumun dünya ve ahiret hayatına adavet etmekle eş düzeydedir.

Bediüzzaman’ın, ister Türkçülük, ister Kürtçülük ya da Arapçılık olsun bütün menfi milliyetçileri aynı kategoride mütalâa ettiğini görüyoruz. Ancak Bediüzzaman tarihî bir gerçeğe dikkat çekerek, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bütün Türklerin Müslüman olduklarını, Türklerin diğer milletler gibi, “Müslim ve gayri Müslim” diye ikiye ayrılmadığını, Müslüman olmayan Türklerin Türklük ile bir alâkalarının kalmadığını (Macarlar gibi) dile getirmekte ve Türklere hitaben özetle şöyle demektedir:

“Ey Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Çünkü senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş, ondan ayrılması mümkün değildir. Milliyetini İslâm’dan ayırsan mahv olursun. Zira bütün mazideki övünç kaynağın İslâmiyet’in defterine geçmiştir.”

Bediüzzaman’ın bu ifadesinden anlaşıldığına göre, hâkim sınıf olarak Türklerin sorumlulukları daha fazladır. Türklerin bu sorumluluk bilinciyle hareket edip daha çok İslâm’a sahip çıkmaları ve menfi milliyetten uzak durmaları gerekir. Türkler ve Türk devletinin yöneticileri, bir ailede olduğu gibi baba rolünü üstlendikleri için, kardeş ırklardan gelebilecek kaba davranışlara ve olumsuz tavırlara karşı nazik davranmak zorundadırlar.

Ülkemizde bir terör ortamı hâkim. Sizce Kur'ân-ı Kerim’in verdiği mesajlarla, terörden kurtulabilir miyiz?

Bakınız, Kur’ân-ı Kerim’in yani dinimizin kardeşliğe verdiği önem o kadar büyüktür ki, insanlar mü'min kardeşinin hayatını korumak için gerekirse nefsini, öz kardeşini, babasını bile feda etmekten çekinmeyebilir. Kuşkusuz bu insanlıktan bir sapma değil, din kardeşliğinin Müslümanlar üzerinde ne kadar derin izler bıraktığının bir işaretidir. Hicretin 2. yılında Hz. Peygamber’in (asm) 300 kişilik küçük ordusu ile Mekkeli müşriklerin 1100 kişilik ordusu arasında meydana gelen Bedir Meydan Savaşı, dünyanın en acayip savaşlarından biri kabul edilir. Çünkü Bedir’de onlarca Müslüman, kardeşlerine ve babalarına kılıç çekebilmişlerdi.

Denilebilir ki, Kürtler ile Türklerin en büyük sermayeleri aynı dine mensup olmaları ve bin yıllık ortak tarihleri boyunca kader birliği yapmış olmalarıdır. Bu güçlü kardeşlik bağları tarih boyunca birçok mihrakları kıskandırmış, fakat her türlü tahrike rağmen kesintiye uğramamıştır. İstiklâl Savaşıyla pekiştirilen din kardeşliğimiz bu topraklarda yaşayan insanların en büyük manevî sermayesi olarak öne çıkmıştır. Bu topraklar için şehit düşen yüz binlerce Türk ve Kürt, doğuda ve batıda, yan yana ve koyu koyuna yatmaktadır. Bugün dünden farklı değildir. 70–80 yıllık tahrike rağmen kardeşliğimiz güçlü bir biçimde devam ediyor. Unutmamalıyız ki, bu iki İslâm kavmini birbirinden ayırıp aralarına nifak tohumlarını sokmanın önündeki en büyük engel kuşkusuz İslâm kardeşliğidir. Marksist düşünceyi esas alan terör örgütü bunun farkındadır. Bu yüzden terörün en büyük nihaî hedeflerinden birisi de dinî hassasiyetler ve manevî dinamiklerdir.

Unutmamalıyız ki, Kürtlerle Türkler arasında bir iç savaşın çıkmasını bekleyenler hüsrana uğrayacaklardır. Doğu ve güneydoğuda yaşanan bazı acı olaylardan sonra oralarda yaşayan Kürtlerin Türkiye’nin batısına göç etmeleri, binlerce şehit cenazelerine rağmen ve son zamanlarda artan provokasyonlara rağmen bugüne kadar batıdaki Kürtlerle Türkler arasında ciddî bir sürtüşmenin yaşanmaması bu tezimizi doğrulamaktadır.

Bazı mevziî olaylar istisna edilirse, tarihte hiçbir zaman Kürtlerle Türkler arasında bir iç savaş olmamıştır. Ancak bütün Türkiye için geçerli olan bir şey söz konusu; o da şu: Yüzyıla yakın bir zamandan beri İslâmî kardeşlik zayıflatılmıştır. Cumhuriyetle birlikte din ve dinî kurumlar ağır yaralar aldı. Bin yıllık ortak tarih, kültür ve din şuuruyla perçinlenen bir kardeşliği bozmayı hedefleyen tuzaklar söz konusu. Bunun karşısında, gerek Türklerde gerek Kürtlerde İslâmî kardeşlik bilincinin geliştirilmesi gerekir. Kürt sorununu çözme konusunda hangi öneriler getirilirse getirilsin, toplumun bünyesinde kanayan bir yara gibi duran bu sorunu çözmenin tek yolu İslâm kardeşliğini güçlendirmektir.

Bunun için doğu ve güneydoğuda dinî ve kalbî hayat önemsenmelidir. Hem doğuda hem batıdaki sivil İslâmî ve dinî kuruluşlar üzerindeki baskıların kaldırılması gerekir. Sözgelimi, halk dinini ve Kur’ân’ını ilkokullarda ve ortaokullarda rahatlıkla öğrenebilmeli ve bu konuda baskı görmemelidir. İmam Hatip Liseleri tamamen ihtisas okulları haline getirilmelidir.

Ancak bu konuda çifte standarttan vazgeçmek gerekir. Şöyle ki: Bazı düşünür ve yazarlar, güneydoğuda dinî motiflerin arttırılmasını tavsiye ederken, her nedense Batı Anadoluluyu unutuyorlar. Sanki sadece doğulu vatandaşların din öğrenmeye ihtiyaçları varmış gibi. Oysa Türklerin de en az Kürtler kadar dinini öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Eğer konuyu sadece Kürtler açısından ve tek taraflı olarak ele alırsak, inandırıcı, içtenlikli ve yapıcı olmamız mümkün değildir. Kardeşliğin yeniden canlandırılması ve perçinlenmesi için dinin özgürce öğretilmesi ve öğrenilmesi gerekir ve bu konu aslında her şeyden daha çok acildir. Aksi takdirde Türklerle Kürtlerin birlikte yaşama şansları gittikçe azalacaktır. Tek çare, üstü örtülmek istenen bu kardeşliği ciddî programlarla desteklemektir. Bunu için hem doğuda hem de Batı’da hocalarımız ve işin uzmanları kardeşliği güçlendirici etkinlikler gerçekleştirmelidirler.

Kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti devleti 80 küsur yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca, Türkiye’nin genelinde olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğuda yaşayan vatandaşların dine bağlılıklarını iyi değerlendiremedi. Din kardeşliğinin yerine adeta ırkdaşlık ve milliyetçilik akımları yerleştirildi. Tarih boyunca bütün Asya ve Avrupa’da “İslâm” mânâsında kullanılan ve İslâm dinine aidiyet ifade eden “Türk” sözcüğü, bu mânâsından uzaklaştırılarak bir ırkın ismi olarak dünyaya tanıtıldı.

Kuşkusuz her kavmin kendi ırkını sevme hakkı vardır ve bunun birçok gerekçesi de bulunabilir. Fakat milliyetçilik dine hizmetkâr yapılmalı, yerine geçmemelidir. Milliyetçiliği dinin yerine koyduğunuz zaman kuşkusuz onu din gibi kutsallaştırmış olursunuz. Bu durum, farklı ırklara mensup olduğu halde din ve vatan birliğinden dolayı bu coğrafyada kader birliği yapmış olan insanlar arasında ciddî tahriklere yol açabilir. Nitekim öyle oldu. Materyalist eğitim sistemiyle dinî duyguları zayıflatılmış insanlar başkalarına zarar verme pahasına bile olsa ırkçılık yapmaktan ve terörü desteklemekten çekinmiyorlar.

Fakat zararın neresinden dönülse kârdır, kabilinden de olsa, bu coğrafyada yaşayan Türklerle Kürtlerin din kardeşliğini yeniden değerlendirmek gerekiyor. Zira Kürtlerle Türklerin kardeşliği yeni değildir. Bin yıl gibi bir maziye sahip olan bu kardeşliğin tarihî kökleri çok derinlerdedir. Bugün bu kardeşlik daha da pekişmiş durumdadır, denilebilir. Zira Batıya göç edip Türklerle birlikte yaşamaya başlayan Kürtlerin sayısı Doğu ve Güneydoğuda yaşayan Kürtlerin sayısından daha fazladır. İslâm coğrafyasında en çok Kürt barındıran şehirlerin başında İstanbul, Adana, Mersin ve İzmir şehirleri geliyor. Bu şehirler, Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı Orta ve Batı Anadolu şehirleridir. Bu durum, KürtTürk kardeşliğinin, et ve kemik mesabesinde ne kadar köklü olduğunun açık bir delilidir.

Sonuç olarak bir cümle ile ifade edecek olursak, terör bizim gibi İslâm ülkelerinde kardeşliği bozabilirse muvaffak olur. Eğer kardeşliğe zarar verecek bir boyuta ulaşamazsa kardeşlik terörü alt edecektir.

Diyanet’ yakın zamanda 22 bin kişi üzerinde yaptığı bu araştırmada, Türkiye’de yüzde 20’lik bir kesimin Kur’ânı Kerim’i hiç eline almadığı, yüzde 60’ın ise Kur’ânı Kerim’i eline aldığı ancak yüzüne okuyamadığı ortaya çıktı. Siz bu sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Bildiğiniz gibi yaklaşık yüz elli yıldır Türkiye’yi Kur’ân’dan uzaklaştırma projesi alttan alta yürütülmektedir. Bu projeye Tanzimatçılar, ittihat ve terakkiciler ve cumhuriyetçiler destek verdiler. Bediüzzaman’ın da işaret ettiği gibi Anadolu’ya musallat olan zındıklık cereyanı 1950 yılından itibaren son demlerini yaşamaya başlayacak ve dine dönüş başlayacaktır. Başladı da… İstanbul için bir örnek verecek olursak, 1850’den 1950’ye kadar İstanbul’da 800 cami yapılmıştır. Ama 1950’den günümüze gelinceye kadar yapılan cami sayısı 2750’dir. Bu durum, dine dönüş sürecinin hızlandığını göstermektedir. Ancak 1928’de Kur’ân harfleri değiştirilmekle İslâm dinine ve Müslümanlara en büyük sui kast yapılmıştır. Bu sui kastın ardından Kur’ân harflerine karşı bir yabancılık hatta düşmanlık başlamış, Müslümanlar bir vadide, Kur’ân da bir başka vadide kalmıştır.

Ama her şeye rağmen 1950’den itibaren dinin manevî değeri kendiliğinden yükselmeye başlamış ve günümüzde daha da yükselmiştir. Dinsizlik ve küfrü mutlak ise gittikçe halkımızın nazarında menfur bir hal almaya başlamıştır. Bununla birlikte Diyanetin yaptırdığı anket çok ürkütücü… Anlaşılıyor ki, Kur’ân-ı Kerimi ya hiç eline almayan ya da eline aldığı halde okumasını beceremeyen insanların genel nüfusa oranı yüzde 80’dir. Bu durum, devleti yöneten elitleri bir tarafa koyacak olursak, bizim gibi Kur’ân okumak ve okutmakla görevli olanlar açısından daha çok acıdır. Demek ki, Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Lisesi öğretmenleri ve İlahiyatçılar çalışmamışlar. Bu bize bir ders olmalıdır.

Kur’ân’ın mealleri yanında tefsirlerine de ihtiyacımız vardır. Başta hadisi şerif mecmuaları ve Risâlei Nur Külliyatı gibi değerli kaynaklara müracaat etmek Kur’ân’ın değerini anlamak bakımından çok önemlidir. Ama zamanı olan kimseler daha tafsilatlı ve büyük tefsir kitaplarına da başvurabilirler.

Kaynak: Yeni Asya

Yorumlar   

0 #2 Guest 21-09-2010 19:54
helal olsun size hocam.
Alıntı
0 #1 Guest 21-09-2010 19:53
ağzınıza sağlık hocam
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile