Prof. Dr. Mehmet Erkal ve İlahiyatı

Röportaj

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Erkal Hocamıza nasıl ilahiyatçı olduğunu sorduk: -İlahi serüveniniz nasıl başladı Sayın Hocam?!
Babam şofördü ama rüştiye mezunu şofördü. O günkü rüştiye mezunu bugünkü ortaokul belki de lise mezunu seviyesinde. Sosyoloji, psikoloji, felsefe, Fransızca, Arapça okunan bir okul. Tabi şoför olduğu için memleketinde değil devamlı babam. -Ben Adapazarı’nın Taraklı ilçesindenim. Taraklı Adapazarı’nın kazası, Adapazarı’na 70 km uzaklıkta bir Manav bölgesi.

Dolayısıyla ilahiyatçı olmamda en büyük etken annem. Allah rahmet eylesin. İlkokuldan sonra hocaya gönderdi. Bizim zamanımızda Kur’an kursları yoktu. En azından vardı da bizim orda yoktu. Hocada beni okuttu. Daha sonra hoca bana Kur’an’dan gösterdiği birkaç sayfayı ezberleyip gelmemi söyledi. Ben ezberledim, gittim. Dikkatini çektim herhalde veya belki de annem hocayla görüştü. Ondan sonra hafızlığıma başlamış oldum. Hafızlığa çalıştım. Ama iki senede bitecek hafızlığı üç senede bitirdim, o ayrı. Futbol başladı şu başladı bu başladı…
 
Yani, artık yolum belliydi, gideceğim yer belliydi. Hafız da olmuşum nereye gideceğim? İmam- Hatibe gideceğim. Adapazarı’nda yatılı yoktu benim zamanımda. İstanbul’a Çarşamba’daki İmam- Hatib okuluna geldim. Yedi sene yatılı okudum. Saham belliydi artık.

İslam Enstitüsü’ne girdim. 2. sınıfta imamlık görevi aldım. Aynı sene de evlendim. İlahiyatı bitirdikten sonra askerliği yaptım -o zaman adı İslam Enstitüsü biliyorsunuz-. Her şeyde bir hayır var. Cenab-ı Allah takdir ediyor. Ben buna çok inanıyorum. Ama kulun bir hareketi gerekiyor. Zaten çok çalışan bir tiptim ben. Hani pek tutulmayan tipler olur okulda çok çalıştığı için,- o kelimeyi söylemek istemiyorum- öyle bir tiptim. Her şeyi merak ederdim. Yabancı dili merak ederdim. Arapça’yı merak ederdim. Herkesten fazla çalışırdım. 

Burada bizim diplomamız lise diploması olarak kabul edilmiyordu. Atatürk Erkek Lisesi’nde lise fark derslerini verdim. İngiliz Filolojisi’ne girdim. İslâm Enstitüsünü bitirdim. İngiliz Filolojisi’nde 1’den 2’ye geçtiğim sene 1111 sayılı askerlik kanunuyla askere alındım. Çünkü Türkiye’deki kurala göre, bir yüksekokul bitiren ikinci yüksekokuldan te’cil alamaz. Eğer gizleyeydim, eğer ders bırakaydım -arkadaşlarımın pek çoğu gibi- olurdu tabi ama ben onu akıl edemedim veya yol gösteren olmadı.

 
İngiliz Filolojisi’ne bir sene gitmem, İslam araştırmalarını öğretti bana. Edebiyat Fakültesi’ndeki hocalarla temasa geçmemi temin etti. Bunlara faydası oldu. Orada Ziya Kavakçı diye bir hoca vardı. Salih Beyden muvafakat almamı söyledi. Salih Tuğ Bey, deneme maksadıyla beni 6 ay çalıştırdı yanında. Bakalım sabrı var mı, geçici bir heves mi diye. Sonra muvafakat verdi. Erzurum’da İslami İlimler Fakültesi’nde doktoraya başladım. 

Fıkıh alanını nasıl seçtiniz?

 Zaten fıkha, fıkıh sahasında çalışmaya meylim vardı. Hocam Salih Tuğ Bey de  fıkıh tarihçisi. Onun ilk talebesi Fahrettin Atar Bey, ikinci talebesi benim, üçüncü talebesi İbrahim Bey. Bizden sonra pek çok hoca ona bağlı olarak çalıştı. Hocanın da fıkıh tarihçisi olması fıkıh sahasını seçmemizde âmil oldu. Benim içimde de zaten fıkıh arzusu vardı. Bir felsefe bir de fıkıh, ikisinden birini seçecektim. Tezi bitirdikten sonra – hala diyanette görevliyim, imamım- buraya müracaat ettim ve geldim Yrd. Doç. olarak. 1981’den itibaren buradayım.

 
Bizim zamanımızda – “Bizim zamanımızda” diyecek kadar yaşlandık tabi-, günümüz anlamında İslami ilimlerde ilk başlangıç yapan biz değiliz. Bizden önceki hocalarımız var, ancak onlardan sonra da biz geliyoruz. Yani ilke yakın ikinci nesil. 

Tezimizi daktiloda yazıyoruz bilgisayar falan filan yok. Kütüphaneye gidiyoruz, günlerce kütüphanede çalışıyoruz. Süleymaniye Kütüphanesi’nde bir şey bulamıyoruz mesela. Zaman geliyor hiç bir şey bulamıyoruz. Batıdan ithal transkripsiyon var. Hepimiz o transkripsiyonun korkunç baskısı altında eziliyoruz. Yapıyoruz olmuyor, okunmuyor veya hata yapma ihtimali çok oluyor.

 
Bir de esas bizim zahmet çektiğimiz nokta, emsal yoktu. Eski kitaplar var. Çok çok mükemmel onlar. Türkiye, İslam dünyasının en zengini kaynak eserler bakımından. -Bazılarına ulaşmak mümkün değil-. Ama o kitaplar o zeminde o sosyal yapı içinde oluşmuş. O devirde de ilme çok rağbet var.

 
Bugünün nesline anlatılacak ve bugünkü üniversitelerdeki formatta bir tez -ister master olsun ister doktora-
  yok..  Hep Batı, Batı var. Arap Dünyası’ndan da gelmiyor. Kaynak temel eserler geliyor, bizde olan eserler geliyor yani.

Mesela el-İhtiyar’ı ben Beyrut’tan getirttim. Daha sonra başladı akım. Oralarda da yapılan çalışmalar gelmeye başladı. Bu konuda ilk önce davranan tahminimce Pakistan. Hani bir söz vardır: Kur’an-ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı, Hindistan’da anlaşıldı. Onların yazdıkları eserler bize çok faydalı oldu. Doktora formatı, kaynak verme, İslami bir konuyu takdim etme gibi  zahmetlerimiz vardı. Bizden evvelkilerin de tabi ki oldu.

 
Şimdi bilgisayar, bilgiye ulaşmayı hem çok kolaylaştırdı hem çok ucuzlaştırdı. CDler, programlar, internet, vs. Bunlar, çok yol aldırdı. İkinci mesele de yabancı dil. Bizim zamanımızda yabancı dil öğrenmek deveye hendek atlatmaktan zordu. Çünkü biz, Anadolu çocuklarıyız. Avrupa’ya gidebilenler ya zengin çocuklarıydı ya da Avrupa’da yakını olan çocuklardı. Ne zaman ki işçiler gitmeye başladı; ondan sonra köylüler de -biz gibi- Avrupa’nın yolunu öğrendi. Aynı durum Arapça için de geçerli. Onun da çok zahmetini çektik. İmam- Hatiblerde okuduğumuz Arapça mümkün değil yetmezdi. Özel kurslarda yetişenler elbette ki
  istifade ettiler ama onlarınki de azdı. Bugün yabancı dil öğrenmek de kolaylaştı. Hem gidiş geliş çok rahat hem de internet çok geniş imkanlar sağlıyor. Bütün mesele kıymetini bilmekte.

 
Bir talebemin, benim tezimi veya benim dönemimdeki hocaların tezlerini eline alıp da “çok basit” demesi beni çok sevindirir. İlim ilerliyor demektir. Bıraktığımız yerde değil demektir. Öyle demezse, “ben böylesini yapamam” derse, yandı o imkanlar içinde.

Çünkü biz hem örneksizdik hem de kaynaklara ulaşamıyorduk. Benzer çalışmalar yok. Emsal çok önemli. O şartlar altında tezi yaptık. Şimdi mutlaka aşılmalı. Talebelerin ‘’Hocam hayret bizim master tezimiz bile bundan iyi’’ demeleri beni sevindirir. İlim ilerliyor demektir.

-Çok teşekkür ederiz hocam..

 
Kübra Zümrüt

Marmara İlahiyat

3. Sınıf

   

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile