Felsefe Ve Ölüm Ötesi

Kitabiyat
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

olumotesi4

Hayat ve ölüm, bir hakikatin iki yüzü ya da bir bütünün iki parçası. Birbirini çağrıştıran bu kavram çiftinden hayat, varlık sahnesine önce çıkmakla birlikte doğumdan itibaren ölümün tehdidi altındadır ve bu yüzden de ölüm insanoğlu için daima korku ve endişe kaynağıdır.

 

 

 

Hayat ve ölüm, bir hakikatin iki yüzü ya da bir bütünün iki parçası. Birbirini çağrıştıran bu kavram çiftinden hayat, varlık sahnesine önce çıkmakla birlikte doğumdan itibaren ölümün tehdidi altındadır ve bu yüzden de ölüm insanoğlu için daima korku ve endişe kaynağıdır. Özellikle ölmek için doğduğuna inandığı halde bir başka hayata doğmak üzere öldüğüne inanmayanlar açısından ölüm, gerçekten korkunç bir olaydır. Âdeta gölge gibi insandan hiç ayrılmayan ya da amansız bir hafiye gibi gece gündüz onu adım adım takip eden bu korkunç gerçeğin nerede, ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağının bilinmeyişi, ölüm karşısında duyulan kaygıyı daha da artırmaktadır. Sözgelimi ozanın kaygı ve karamsarlık yüklü şu dizeleri düşündürücü olduğu kadar ürperticidir de:

Ecel kolların boynuna
Habersizce dolar bir gün.

*

Şu bastığın kara toprak
Gözlerine dolar bir gün

Doğmak gibi ölmek de irade dışı, kaçınılmaz bir kader olduğuna göre, hayatı anlamaya çalıştığımız gibi onun ikizi olan ölümü de anlamaya çalışmak akıllıca bir tavır olsa gerek. Hatta bir bakıma hayatı anlamlı kılan ölümdür; ölüm olmasa hayatı doğru olarak kim yorumlayabilir? Bu yalın gerçek şairin dizelerinde şöyle ifadesini bulur.

Yorumlar yetersiz, kuruntu yalan
Ölümdür hayatı anlamlı kılan…

Ölümün sağlıklı bir muhasebesini yaptıktan sonra, kendi iç dünyasında tatmine kavuşup ölümü dört gözle bekleyen şaire ne demeli:

En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz.

Ölmemek ve ebedîliğin sırrına ermek için mitolojik kuruntulara takılarak âb-ı hayatı aramak, bir zaman insanoğlu için tatlı bir hayal olmuştu. Oysa ölümsüzlüğü başka şeyde değil, yine ölümde aramak herhalde tek çıkar yoldur. Nitekim,

Yaşarız ölürüz, bildin mi niçin?
Ölürüz bir daha ölmemek için!

diyen şairin olaya bakışı net olduğu kadar bu konuda kesin bir inancı da yansıtmaktadır. Şiirlerinde ölüm temasını en çok işleyen ve ömür boyu ölüm kaygısıyla yaşayan Yunus Emre’de, ölümle birlikte hayatın bir başka boyutta devam ettiği görüşü sarsılmaz bir iman haline gelmiş olmalı ki, coşkuyla şöyle haykırır:

Ölümden ne korkarsın
Korkma, ebedî varsın!..

Her insanın zihninde var olan ölümsüzlük duygusu ona başkası tarafından telkin edilmediğine göre, bunun ilâhî kudret tarafından mayamıza katılan fıtrî ve temel bir duygu olduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim inanan ve inanmayan her insanın ölümden sonra anılarda yaşamayı, bıraktığı eserlerle tarihe geçmeyi, adının torunlarında, mezar kitabelerinde, cadde ve meydanlarda devamını istemesi, ruhundaki sonsuzluk ve ölümsüzlük arzusunun birer tezahürü değildir de nedir!

Oysa bâkîyi fânîde aramak bir şaşkınlık değilse, beşerî bir zaaf ve bir yöntem hatası sayılmalıdır. Allah’tan başka her şeyin bozulup dağılacağı ve fânî olup gideceği bildirildiğine göre, ölümsüzlüğü ölümlü varlıklarda aramak safdillik ya da boşuna bir çabadır. Nitekim,

Unuturlar seni bîçare hele ölmeyegör

ifadesiyle şair, hâfıza-i beşerin nisyân ile malul olduğu gerçeğini dile getirmekte ne kadar haklıdır.

İnsan açısından her şey, her olgu ve olay, hayat ve ölüm döngüsünde ilâhî bir plan çerçevesinde cereyan ettiğine göre, hayat gibi ölümde de nice hikmetler vardır. Zira Allah’ın özenle yarattığı ve “Andolsun ki biz insanı en güzel kıvamda yarattık” (et-Tîn 95/4) diye övündüğü bu üstün varlığın ölümle yokluğa mahkum edilmesi ilâhî hikmetle bağdaşmaz. Bir başka söyleyişle, yokken var ettiği insanı tekrar yokluğa mahkûm etmesi sefeh ve saçmalık sayılacağından, böyle bir şey şânı yüce o Zât’ın hikmetine, kerem ve kemaline aykırıdır. Herhalde,

Korkma dostum korkma ölüm var diye
Ölüm yokluk ise var olmak niye?

diye soran şair de bu gerçeği dile getirmek istemektedir. Sözgelimi bir şahıs, büyük masraflarla özenerek yaptığı köşkü bir müddet sonra yıkıyor. Bu duruma bir anlam veremeyenler, o şahsın, köşkün yerine muhteşem bir saray yaptığını görünce yıkım kararının ne kadar doğru ve isabetli olduğunu anladıkları gibi, ölüm sonrası ebediyete ve sonsuz ilâhî rahmet ve nimetlere kavuşan insan da ölümün gerçekte ne büyük bir ilâhî lütuf ve ikram olduğunu anlayacaktır. Belki de ebediyetin sırrına erince ve geçici bir süre yaşadığı dünya hayatının bir rüya olduğunun farkına varınca, bu konuda peygamberlerin ve bilgelerin insanlığı uyarmak üzere söylediklerinin yalın birer gerçek olduğunu görecektir. Kimin ağzından çıkarsa çıksın hakikat hakikattir; işte şairin dizeleri:

Uykudan uyanıp sırra erenler
Bu fânî âleme rüya demişler.

Her alanda fânî ile bâkî arasında yapılacak karşılaştırmalar, mecaz ile hakikat arasındaki farktan daha keskin ve daha belirgin olmak durumundadır. O halde iki âlem arasındaki farkı,

Hakikat, ufukların ötesinin ötesi
Âhirete nisbetle dünya tavuk kümesi!

veya

Bir acaip köhne handır bu cihan
Her yanından yol gider âhirete

şeklinde dile getiren şair acaba haksız mıdır?

Bunca emeklerin, hayal ve emellerin çıkan bir nefesle sona ermesi korkunç bir trajedi olarak görülse de on binlerce yıldan beri dolup boşalmakta olan kocamış ve köhnemiş bu dünyadan ayrılırken, yerin üstündekilere oranla altında bizi bekleyenlerin çok daha fazla oluşunu ve aralarında hayranı olduğumuz peygamberlerin, din ulularının, tarihin akışını değiştiren kahramanların, fikir ve gönül erlerinin, anne, baba ve sevdiklerimizin bulunuşunu; hele hele Rabbi-mizin sonsuz rahmet ve mağfiretini düşündükçe, ölüm artık ürpertici olmaktan çok, mûnis bir hal almaktadır. Öyleyse biz de şairin temennisine cân u gönülden katılalım.

Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ihvâna selam olsun erenler.

Kitabın Önsöz bölümü:

Düşünce ve dinler tarihi bize, başlangıçtan bu yana insanoğlunun, ölümle birlikte çer-çöp gibi çürüyüp toprak olan cesedinden ayrı, ölümsüz bir yanının, bir ruhunun bulunduğu fikrine sahip olduğunu göstermektedir. Kendi varlığının bilincine vardıktan sonra kâinatta süregelen her olgu ve olayın ilke ve yasalarını, sebep ve sonucunu araştırıp ortaya koyan, eşyaya şekil ve düzen verip onları işlevsel kılan insanın, ölümle birlikte ebediyen yok olacağını zihinler bir türlü kabule yanaşmamıştır. Bedenden bağımsız bir ruh fikrinin gelişmesinde rüyaların, bayılma ve koma gibi hallerin de etkili olduğu genellikle kabul edilir.

Bu çerçevede dinlerde ve düşünce tarihinde ruh veya nefisten söz edilince, tartışmaların, ruhun menşei ve mahiyeti, bedenle olan ilişkisi ve ölüm sonrası ruhun durumu gibi başlıca üç problem üzerinde sürüp gittiğini görmekteyiz. Genellikle semâvî dinlerde ruhun ilâhî menşeli ve ölümsüz manevî bir cevher olarak kabul edilişi, aynı zamanda âhiretin varlığına inanmayı da beraberinde getiren bir düşüncedir. Şu var ki, Yahudilik ve Hıristiyanlığın kutsal kitaplarında âhirette insanın nasıl bir hayatla karşılaşacağına, dolayısıyla ebedî mutluluk ve bahtsızlığın nelerden ibaret olduğuna, cennet ve cehennem tasvirlerine bâriz bir şekilde rastlanmazken, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde âhiret hayatına ilişkin çok ayrıntılı bilgiler ve gayet zengin maddî tasvirlerin yer aldığı görülmektedir. Dahası, dünya ile âhiret arasında yer alan berzah (kabir) hayatına, kıyamet sahnelerine, ölülerin diriltilip kabirlerinden kalkarak mahşerde toplanmalarına, herkesin ilâhî huzurda yaptıklarından hesaba çekilmesine, sevap ve günahların tartılmak suretiyle haklı ile haksızın, iyi ile kötünün birbirinden ayrılarak ilâhî adaletin tam tecelli edeceğine dair canlı ve somut tasvirler yer almaktadır. Âhiret hayatı hakkında Kur’ân’ın ve hadislerin verdiği bu bilgileri, insanın büyük bir sorumluluk altında, dürüst, dengeli, verimli, sevgi ve saygıya dayalı bir hayatı gerçekleştirmesi amacıyla sadece teşvik edici, özendirici veya korkutucu ve caydırıcı saymanın; böylece toplumlarda hak ve adalet duygusunu geliştirip dirlik ve düzeni sağlamayı hedeflediğini söylemenin, ulûhiyet ve din fikriyle bağdaştığını söylemek hayli zordur. Doğrudur, sözkonusu âyet ve hadislerdeki bilgi ve maddî tasvirlerin, insana Allah karşısında sorumluluk ve yükümlülüğünü hatırlatıp onun üzerinde uyarıcı, özendirici ya da caydırıcı etkileri elbette ki vardır; ancak bütün bunları yalnız ahlâka ve düzen sağlama fikrine indirgemek doğru bir yaklaşım değildir. Oysa asıl amaç, yeryüzünde ilâhî vahye muhatap olan bu üstün varlığın ruhundaki ebediyet duygu ve arzusunu gerçekleştirmek üzere Allah’a varan bu yolda kendisini bekleyen ebedî hayatın sürprizlerinden onu haberdar etmektir. Her bakımdan farklı olan ve bizleri bekleyen o hayatı kavrayabilmemiz için sözkonusu âhiret ve mahşer tasvirleri birer misal ve sembol olarak yorumlansa bile “sembol”ün, hakikatleri hatırlatan, onların silik birer kopyası olduğu unutulmamalıdır.

Buna göre diriliş, haşir, cennet ve cehennemle ilgili Kur’ân’daki tasvirler, âhiretteki hayatın sadece ruhânî olmadığını, sonsuzluğu bedenle ruhun birlikte yaşayacağını güçlü bir şekilde vurgulamaktadır. Aksi bir durum, Allah’ın vaadinden dönmesi anlamına gelecektir ki, böyle bir anlayış, ulûhiyetin şânına halel getireceğinden ve ilâhî vaadlerin birer avuntudan ibaret olduğu fikrine yol açacağından kabule şâyân değildir. Bu tür hataların temelinde, genellikle, bâkî ile fânîyi kıyaslama yanılgısı yatmaktadır. Elbette oradaki bedenleşme buradakinden farklı ve ebediyete mukâvim; sonsuz ve sınırsız lezzetleri doyumsuzca tatmaya müsait durumda bulunacak; böylece insanoğlu sonsuz mutluluğa ermenin sevinciyle bahtiyar olacaktır.

Bu problem çerçevesinde İslâm düşünce tarihi incelendiğinde Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar ile bir kısım sûfîlerin, âhiretin sadece ruh için sözkonusu olduğunu, oradaki mutluluk veya bahtsızlığın, lezzet ya da elemin maddî değil manevî olduğunu iddia ettikleri, buna karşın başka bazı filozoflar ile kelâm ulemasının, bu konuda te’vîli reddederek Kur’ân âyetlerinin lafzına ve mantûkuna bağlı kalmak suretiyle âhiret hayatının ruh-beden bütünlüğüyle gerçekleşeceğini savunageldikleri dikkati çekmektedir. Gerçek şu ki, insandan söz edilince, hatıra ilk gelen ve hafızamızda ilk canlanan, onun bedensel varlığıdır; mahiyeti, psikolojik yetileri ve ahlâkî yapısı gibi özellikler ise buna kıyasla ikinci planda kalmaktadır. Her ne kadar böyle yaklaşımın alışkanlık sonucu olduğu iddia edilse de, kelime olarak insanın beden ve ruh birlikteliğine sahip “düşünen canlı”yı temsil ettiği unutulmamalıdır. Ayrıca gözünü dünyaya açtığı andan itibaren ölünceye kadar madde ile iç içe yaşayan, kendisi de onun bir parçası olan insanın, algıladığı lezzet ve elem duygusunun büyük çoğunluğu duyusaldır. Dolayısıyla âhiretin ruhânîliği fikri, insanı tatmin etmekten hayli uzaktır. Nitekim,

Ben neyleyeyim bekâ-i ruhu
Olmasa vücut ile beraber

dizeleriyle duygularını dile getiren şair, aynı zamanda İslâm ümmetinin genel kanaat ve inancını da ifade etmektedir.

***

Felsefe ve Ölüm Ötesi adlı bu çalışma, İslâm düşüncesinin ikisi felsefe, ikisi kelâm geleneğine mensup, dört büyük isminin, İbn Sînâ (ö. 1037), Gazzâlî (ö. 1111), İbn Rüşd (ö. 1198) ve Fahreddin Râzî’nin (ö. 1210), ruhun mahiyeti, bedenle ilişkisi ve âhiret hayatı hakkındaki görüşlerini yansıtan metinlerini ve bunların tercümelerini içermektedir. İslâm filozofları içinde varlık (ontoloji) ve nefis (psikoloji) problemleri üzerinde en çok duranın İbn Sînâ olduğu, tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Temel eserlerinde o, bu iki konuyu ana başlıklar altında işlediği gibi, özellikle nefis üzerine, büyük-küçük, mensûr-manzûm olarak müstakil risaleler de kaleme almıştır. Bu eserlerde o, ruhun bedenden bağımsız bir cevher olduğunu kanıtlamaya özel bir önem atfetmiş ve meşhur “uçan adam” örneği, çoğu zaman Descartes’ın cogitosuyla mukayese edilmiştir. Bu çalışmada ilk metin olarak yer verdiğimiz el-Adhaviyye fi’l-me‘âd adlı yedi fasıldan oluşan eserinde İbn Sînâ, âhiret (me‘âd) meselesinin felsefî bir problem olarak nasıl ele alınabileceğinin en önemli örneklerinden birisini ortaya koymuş ve âhiret hayatının ruhânîliği fikrini felsefî olarak temellendirmeye çalışmıştır. Filozofun te’vîl anlayışını tespit noktasında da dikkate değer bilgiler veren bu eserde İbn Sînâ’nın çok ilginç değerlendirme ve tahlillerinin yanı sıra, adını anarak İskender Afrodisî’nin (s. 44) ve “bazı bilgeler” ifadesiyle de (s. 44) dolaylı bir şekilde Fârâbî’nin âhirette ruhların durumuna ilişkin düşüncelerini eleştirdiği görülmektedir (s. 45). Diğer yandan onun, Sâbit b. Kurre’nin ruhun latîf bir cisim halinde bedenden ayrıldığı tarzındaki görüşünü, üzerinde durulmaya değmeyecek kadar basit bulduğunu belirtmesi de dikkat çekicidir (s. 21, 24). el-Adhaviyye’nin ardından İbn Sînâ’nın meşhur eseri eş-Şifâ/el-İlâhiyyât’ın dokuzuncu makalesinin âhireti konu alan yedinci faslı ile tercüme ve kısa açıklamalarla birlikte yeniden şiirleştirdiğimiz Ruh Kasidesi’ne (el-Kasîdetü’l-ayniyyetü’r-rûhiyye fi’n-nefs) de bu çalışmada yer vererek, okuyucunun bu metinleri bir arada değerlendirmesine imkân sağlamayı arzu ettik.

İbn Sînâ’nın el-Adhaviyye başta olmak üzere eserlerinde âhiret hayatının ruhânîliğine dair serdettiği görüşleri, İslâm âlimleri, özellikle de kelâmcılar arasında büyük tepkilere yol açmış ve Gazzâlî, çeşitli eserlerinde filozofu, bu görüşünden dolayı çok ağır bir dille eleştirmiştir. Onun, filozofları tekfir ettiği meşhur üç meseleden biri, işte bu ruhânî âhiret fikridir. Gazzâlî’nin bu eleştirilerinin en kapsamlı ve özlü şekli olan Filozofların Tutarsızlığı’nın (Tehâfütü’l-felâsife) yirminci meselesine de bu çerçevede dördüncü metin olarak yer verdik. Gazzâlî’nin filozoflara yönelttiği eleştirilere Tutarsızlığın Tutarsızlığı (Tehâfütü’t-Tehâfüt) adlı eseriyle karşılık veren Endülüslü filozof İbn Rüşd’ün verdiği cevabı, ayrıca onun el-Keşf an menâhici’l-edille fî akâidi’l-mille’de daha esaslı bir şekilde ele aldığı âhiret hayatına ilişkin bölümleri beşinci ve altıncı metin olarak ekledik. Son olarak Fahreddin Râzî’nin el-Metâlibu’l-âliye mine’l-ilmi’l-ilâhî adlı eserinden; ikisi, ruhun (nefs) ölümsüz bir cevher olduğunu kanıtlamaya yönelik mantıkî spekülasyonlardan, üçüncüsü ise manevî ve ruhânî hazların duyusal hazlardan, dolayısıyla âhiretteki mutluluğun dünyadakinden üstün olduğuna dair iknaî (retorik) kanıtlamalardan ibaret olan üç faslın metin ve tercümesini okuyucuların dikkatine sunduk.

Bu eseri hazırlarken, metnin takibini kolaylaştırmak amacıyla, orijinal metinleri ve tercümelerini paragraflara ayırarak her paragrafa bir numara verdik. Metinlerde geçen âyetlerin sûre ve âyet numaralarına metin içinde, hadislerin tahrîcine ise dipnotlarda işaret ettik. Bunun yanı sıra özellikle İbn Sînâ’nın Aristoteles’ten naklettiği ifadeleri, imkân ölçüsünde, Aristoteles’in kendi eserlerindeki yerlerini bularak göstermeye çalıştık. Metinlerde atıfta bulunulan ve kolaylıkla bilenemeyeceğini düşündüğümüz özel isimlere dair de dipnotlarda kısa açıklamalara yer verdik.

Böylece, İslâm düşüncesinin dört büyük isminin ruh ve âhiret hayatıyla ilgili dokuz metnini ve çevirisini bir arada sunmanın bahtiyarlığını yaşamaktayız. Bu sayede konuya ilgi duyanların, özellikle de felsefe ve ilahiyat tahsili yapan öğrencilerin ve araştırmacıların, bu dört büyük düşünürün konuyla ilgili görüşlerini kendi metinlerinden okuyup karşılaştırma imkânı bulacaklarını ve bu çalışmanın, çağdaş bilimin ve modern psikolojinin verilerinden de yararlanarak, din ve metafiziğin bu en önemli problemi hakkında, materyalizmin cenderesindeki günümüz insanına güven verecek yeni açılımlar getiren araştırmalara bir zemin teşkil edeceğini ümit ediyorum.

Son olarak, metin ve çevirilerin yazıya geçirilmesinde, tanzim ve tashihinde büyük emeği geçen sevgili oğlum Dr. M. Cüneyt’e teşekkür eder, hayru’l-halef olma yolunda gösterdiği ciddiyet, sebât ve başarısının devamını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim. Hadislerin tahrîci konusundaki yardımlarından dolayı Dr. Halit Özkan’a ve eserin yayınını üstlenen Klasik yöneticilerine de müteşekkirim.

Gayret bizden, başarı Allah’tan…

Mahmut Kaya kimdir ?

1945’te Tokat/Artova’da doğdu. 1955’te İstanbul’a gelerek önce geleneksel din eğitimi gördü. İlk ve ortaöğrenimini bu süreç içinde tamamladı ve 1972’de İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. 1977’te aynı fakültenin Felsefe Bölümü Türk-İslâm Düşüncesi Tarihi Kürsüsü’nde asistan oldu ve aynı kürsüde 1973’te başladığı doktora programını 1979’da İslam Kaynakları Işığında Aristoteles ve Felsefesi adlı çalışmasıyla tamamladı. 1983’te yardımcı doçent, 1986’da doçent, 1992 yılında da profesör oldu. Halen aynı fakültenin Felsefe Bölümü Türk-İslâm Düşüncesi Tarihi Anabilim Dalı Başkanı ve İslâm Araştırmaları Merkezi Müdürü olan Kaya, 1988’den beri de Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde ilimler tarihi, İslâm düşüncesi ve ahlâk alanında ilim kurulu üyesi olarak çalışmaktadır.

Eserleri:

İslam Kaynakları Işığında Aristoteles ve Felsefesi, İstanbul 1983.

İslam Felsefesine Giriş, İstanbul 1998.

Kasîde-i Bürde’yi Türkçe Söyleyiş, İstanbul 2001.

Kindî: Felsefî Risâleler, İstanbul 2002.

İslâm Filozoflarından Felsefe Metinleri, İstanbul 2003.

Gazzâlî: Filozofların Tutarsızlığı (neşir ve tercüme), İstanbul 2005. (Hüseyin Sarıoğlu ile birlikte)

Gönülden Gönüle Şiir Demeti, İstanbul 2009.



el-Adhaviyye fi’l-me‘âd, nşr. Hasan Âsî, Beyrut 1987.

eş-Şifâ/el-İlâhiyyât, c. II, nşr. Muhammed Yûsuf Mûsâ, Süleyman Dünyâ, Sa‘îd Zâyid, [Tahran ] 1343 h.ş., s. 423-432.

“La Kaçidah D’Avicenne Sur L’Âme”, nşr. Cara De Vaux, Journal Asiatique, sy. 14 (Paris 1899), s. 157-173.

Tehâfütü’l-felâsife, nşr.-çev. Mahmut Kaya, Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul 2005, s. 207-224.

Tehâfütü’t-Tehâfüt, nşr. Muhammed Âbid el-Câbirî, Beyrut 1998, s. 553-559.

el-Keşf an menâhici’l-edille fî akâidi’l-mille, nşr. Muhammed Âbid el-Câbirî, Beyrut 1998, s. 199-204.

el-Metâlibu’l-âliye mine’l-ilmi’l-ilâhî, nşr. Ahmed Hicazî Sakkâ, Beyrut 1987, c. VII, s. 211-224, 225-233, 297-302.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile