Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesinden imsak vakti açıklaması

İlahiyat Haberleri
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

ahmetyamanNEÜ İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ahmet Yaman, Ramazan ayının girmesiyle tartışma konusu olan imsak vaktine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

 

 

İslam’ın temel ibadetlerinden biri olan ramazan orucunda iki vaktin belirlenmesi önem taşımaktadır. Bunların ilki ramazan ayının ilk gününün tespiti, diğeri de gün içinde oruca başlama anı olan imsak vaktinin belirlenmesidir. Bu yazıda ikincisi üzerinde durulacaktır.

Bilindiği üzere oruç “Fecrin/şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun!” (Bakara 2/187) ayetine göre imsak vaktinde yani fecr-i sâdıkın doğuşuyla başlamaktadır. İmsak vakti aynı zamanda sabah namazının kılınmaya başlandığı vakittir.

Yukarıdaki ayet-i kerime ile birlikte Kur’ân-ı Kerim’de beş yerde geçen“fecr” kelimesi (Bakara 2/187; İsrâ 17/78; Nûr 24/58; Fecr 89/1; Kadr 97/5) bunların hepsinde “tan yerinin ağarması, şafağın sökmesi” anlamında kullanılmıştır. Zaten fecr kelimesinin kök anlamı da “yarmak” ve “bir şeyi iki parçaya ayırmak”tır.

Fecrin iki türü olduğunu beyan eden Hz. Peygamber (s.a.) bunlardan kurt kuyruğu (zenebü’s-sirhân) gibi yukarıdan aşağıya piramit gibi uzanıp dikey olan fecrin ne yeme-içmeyi haram kılacağını ne de sabah namazına izin vereceğini belirtmiştir. Daha sonra fecr-i kâzib(yalancı/gerçek olmayan şafak) ismi verilecek olan bu ilk fecir, astronomlar tarafından da zodyak ışıması olarak yani güneşin doğu ufkuna yaklaşmasından değil de güneş ışığının uzaya dağılmış toz parçacıkları tarafından saçılması sonucunda ortaya çıkan ışık kuşağı olarak tanımlanmaktadır. Hadisin devamında “Ufukta genişliğine yayılan (musta’rız) fecre gelince işte sabah namazı o vakitte kılınır, sahur yemeği de o vakitte haram olur” buyurularak fecr-i sâdıkın ne olduğu belirtilmiştir (Dârekutnî, Sünen, I, 505-506).

Hz. Peygamber’in (s.a.) bu ayırımından fecr-i sâdıkın, güneşin doğu ufkuna yaklaşması sebebiyle ufukta beliren yatay aydınlık yani tan yerinin ağarması olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki,  Hz. Peygamber yukarıdaki ayetin beyanı bağlamında “Bu siyah iplik ile beyaz iplik, gecenin karanlığı ile gündüzün beyazlığından ibarettir” buyurmuştur (Buhârî, Savm 16, Tefsîru’l-Kur’ân, 30; Müslim, Sıyâm, 33). Başka hadis-i şeriflerde de fecr-i sâdık, ufka yayılan yatay beyazlık olarak açıkça tanımlanmıştır (Müslim, Sıyam 40, 43; Tirmizî, Savm 15). Hatta bunların birinde Hz. Peygamber (s.a.) parmaklarını yukarıya kaldırıp aşağıya eğmiş ve “Fecr, beyazlığın böyle açığa çıkması değildir, tâ ki şöyle olmayınca” demiştir. Bunu söylerken de şahadet ve orta parmağını üst üste bindirip sağa sola uzatarak konuyu görsel olarak da anlatmıştır (Buhârî, Ezan, 13; Müslim, Sıyâm, 38; Ebû Dâvûd, Savm, 17).

Fecrin kızıllık olduğunu ifade eden başka bazı rivayetler de bulunmakla birlikte (Tirmizî, Savm 15, Ebû Dâvûd, Savm 17; Dârekutnî, Sünen, I, 506-507 ) bunlar, konunun aslî delili olan yukarıdaki ayet, sahih rivayet ve sahabe döneminden günümüze kadar gelen yerleşik uygulamalara ters oldukları için şâz sayılmışlardır. Diğer taraftan “kızıl” kelimesinin Arap dilinde “beyaz” anlamında kullanıldığı da bilinmektedir. Hz. Peygamber’in Veda hutbelerinden birinde “Kızıl olanın siyah üzerine bir üstünlüğü yoktur” şeklindeki cümlesi de bu kullanımın bir örneğidir (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VII, 132). Dolayısıyla “kızıl”ı “beyaz” olarak anlamak da mümkündür.

Bu bilgi ve yerleşik uygulamaya istinaden dört mezhep âlimlerinin de içinde bulunduğu büyük çoğunluk, imsak vaktinin ufka yayılan beyazlık ile başladığını kabul etmişlerdir. Klasik kaynaklarda bu noktada bir ihtilafın bulunmadığı açıkça kaydedilmiştir (Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 285; Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi’l-Kur’ân, II, 318 vd.). Hz. Peygamber’in (s.a.) sabah namazını “ğales” halinde yani gecenin sonundaki karanlık anında kıldırdığı; sabah namazından sonra evlerine dönen sahabîlerin, havanın hala tam aydınlanmamasından dolayı yolda birbirlerini ancak çok dikkatli baktıklarında tanıyabildikleri yönündeki çok sayıdaki rivayet de bu gerçeği teyit etmektedir.Mesela bu rivayetlerden birinde Hz. Âişe (r.a.) şu bilgiyi vermektedir: “Mümin kadınlar, elbiselerine bürünmüş bir halde Rasûlullah (s.a.) ile birlikte sabah namazını kılarlardı. Namazı kıldıktan sonra evlerine dönerlerken etraf henüz karanlık olduğundan kimse onları tanımazdı” (Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât, 379; Müslim, el-Mesâcid ve Mevâdîu’s-Salât, 39; Ebû Dâvûd, Salât, 8). Câbir b. Abdullah’ın (r.a.) şu anlatımında da aynı bilgi vardır: “Resûlullah (s.a.) akşam namazını güneş batınca kılıyordu, yatsı namazını insanlar çoğalınca (toplanınca) erken kılıyordu, insanlar az olunca tehir ediyordu, sabah namazını ise henüz karanlık iken (ğales) kılıyordu” (Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât, 373; Müslim, el-Mesâcid ve Mevâdîu’s-Salât, 40).

Hadis ve fıkıh kaynaklarında yer alan pek çok bilgi ve rivayet, ilk dönemlerden itibaren uygulamanın bu yönde olduğunu, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya koymaktadır. Mesela tâbiînin muhaddis âlimlerinden Amr b. Meymûn el-Evdî (ö. 74/693) Hz. Ömer’in hilafeti sırasındaki uygulamayı şöyle anlatmaktadır: “Ömer’in arkasında sabah namazını öyle bir vakitte kılardım ki, benden üç zira (iki-üç metre) ötedeki oğlumu, ancak konuşursa sesinden tanıyabilirdim” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, I, 283). Aynı kaynaklar Hz. Osman ve Ali (r.a.) başta olmak üzere sahabe neslinin ve sonrakilerin hep böyle davrana geldiğini nakletmektedirler.

Günümüzde şehir hayatının ufku gözlemeyi zorlaştırması, şehir ışıklarının sağlıklı bir gözlem yapmaya engel oluşu, gözlem yapılan yerin yüzey yapısının uygun olmaması, hava kirliliği veya atmosferik hava şartları gibi birçok neden, fecr-i sâdıkın doğuşunu bireysel gözleme dayanarak tespit etmeyi son derece güçleştirmiştir. Güneş, dünya ve ayın hareketleri başta olmak üzere gök ve ufuk olaylarını takip ve tespitte bilimsel gerçekleri ve teknolojiyi kullanmak zorunlu hale gelmiştir. Yüce Allah’ın evrene koyduğu şaşmaz denge de (En’âm 6/96; Fâtır 35/13; Yâsîn 36/38-40;Kamer 54/49) esasen bunu öngörmektedir. Bu gerekçelerle vakitlerin hesap ile tespiti işlemi gündeme gelmiş ve günümüz Müslümanları tarafından, hesaba göre hazırlanan takvime müracaatla namaz vaktini tayin yöntemi benimsenmiştir. Hesapla belirlemeye, aynı yerleşim birimi veya coğrafyada yer alan Müslümanlar arasındaki birliğin sağlanması bakımından da büyük ihtiyaç olduğu açıktır.



Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı, imsak vaktinin başlangıcı olarak bilimsel bir ölçüt olan astronomik tanı yani 18° yi esas almaktadır. Bu ölçütü, ilk Müslüman astronomlardan itibaren yapıla gelen astronomik gözlemler de teyit etmektedir. Buna göre sabah şafağının başlangıcı, güneşin 18° ufka yaklaşma (bir başka ifadeyle güneşin 18° ufkun altında olma) vakti olarak tespit edilmiştir. Çeşitli yerleşim birimlerinde bunun çıplak gözle fark edilmesi daha geç olabilir. Ancak imsak vakti hesapla belirlendiğine göre hesabın çeşitli yerleşim birimlerine göre değişken olmayan ve bilimsel temeli olan bir ölçüte dayanması daha isabetlidir. Bunun için de en uygun ölçüt, astronomik tanın başlangıcı olan 18° dir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nden bir grup bilim insanıyla yaptığı uzun süreli gözlemlerin sonucunda, ufuk ışımasına duyarlı aletlerle yapılan tespitlerin de 18° tercihiyle uyumlu olduğu görülmüştür.

Bunun yanında coğrafyamızdaki birçok İslam ülkesi ve Müslüman topluluk ise daha ihtiyatlı hareket etmek için güneşin 19° ufka yaklaşmasını esas alarak imsak vaktini ve dolayısıyla sabah namazı vaktini daha erkene almaktadırlar. Nitekim Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî gibi Müslümanlar açısından çok önemli iki merkezdeki uygulama buna göredir. Böylece Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hesaplarında imsak vakti, 19° ve 19,5° yi esas alan takvimlere göre güneşin doğuşuna biraz daha yakın olmaktadır.



Şu halde güneş ufkun altındayken (yani doğmadan önce) doğu ufkunda yatay olarak belirmeye başlayan ve gittikçe yayılarak yükselen beyazlığın normal şartlarda çıplak gözle görülmeye başlaması, fecr-i sadığın yani imsâk ve sabah namazı vaktinin başlangıcıdır. Bu atmosferik olayın, yukarıda bir kısmı sıralanan sebeplere bağlı olarak çıplak gözle tam olarak tespit edilemeyeceği kuvvetli şüphesine binaen, güneş ışınlarının ufka ulaştığı ve gözle görülmesinin mümkün olduğu ilk anın bilimsel ifadesi olan astronomik tanın esas alınması daha uygun bulunmuştur.

Bununla birlikte, bulunduğu ortam yukarıda belirtilen şartlara uygun olduğu takdirde, astronomik ve atmosferik belirtileri bilen bir Müslüman, fecir rasatında ay ışığının bulunmaması, ufukta pus oluşturacak kadar bir nemlenmenin olmaması, rasatı etkileyecek oranda bir hava kirliliğinin bulunmaması ve şehir ışıklarının rasat yapanları yanıltacak yoğunlukta olmaması kaydıyla bireysel olarak güneşin hareketlerini gözlemleyerek namaz vakitlerini ve bu çerçevede sabahleyin doğu ufkunu gözleyerek imsak vaktini tespit edebilir. Bu mümkün ve meşrudur. Zira ibadetlerdeki genel ilke, bireysel sorumluluk ve iç huzurdur. Doğru olmayan davranış ise, bu gözlemi yapan kişinin, ulaştığı sonucu kesin doğru ve kuşkusuz gerçek addedip bunu dayatması ve başka tercihleri haksızca eleştirmesidir. Böyle bir yaklaşım, bilimsel ahlâk açısından da onaylanabilir bir tutum değildir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile