Şehir Üniversitesi Rektörlüğüne Cengiz Kallek atandı

Duyuru
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

sehirBir süredir tartışmalara konu olan Şehir Üniversitesi Rektörlüğüne, ilahiyat alanında çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Cengiz Kallek atandı.

Prof. Dr. Cengiz Kallek Kimdir?

18 Aralık 2012 tarihinde dünyabizim.com internet sitesinde kendisi ile yapılan röportaja buradan ulaşabilirsiniz:

Prof. Dr. Cengiz Kallek, Boğaziçi Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü mezunu. Marmara Üniversitesi’nde İslâm Hukuku alanında yüksek lisans ve İktisat Tarihi alanında doktorasını tamamlayan Kallek, Malezya’da da bir süre bulundu.

İngilizce ve Türkçe makaleleri ile TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yüz elliyi aşkın maddesi yayımlanan Cengiz Kallek, şu an Şehir Üniversitesi’nde İstanbul Şehir Üniversitesi’nde İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi dekanlığı ve Tarih bölümü başkanlığı görevini yürütmekte… Kendisiyle çalışma alanı olan iktisat, akademik kariyeri ve ülkemizdeki eğitim ve iktisat hayatı üzerine konuştuk..

Haydarpaşa Endüstri Meslek Lisesi’nde eğitim aldıktan sonra BoğaziçiÜniversitesi’nde lise eğitiminizden farklı bir alan olan İşletme'ye devam ettiniz. Aynı zamanda Türkiye'nin en karışık dönemlerinden birinde üniversitedeydiniz. Bu dönemin üniversite hayatınıza hissedilir yansıması oldu mu? Boğaziçi’ndeki öğrencilik yıllarından bahseder misiniz?

Aslında çocuklara sorulagelen “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu küçüklüğümde bana da yöneltildiğinde “Ne olacağımı bilmem ama ne olmayacağımı biliyorum” diye cevap verirdim. “Peki, ne olmayacaksın bakalım?” ardışık sorusunun yanıtı “Subay ve doktor” idi. Çocuk aklımla ikisini de kanlı meslekler olarak görüyordum; çünkü “askerlik” denince aklıma silah ve çatışma, “doktorluk” denince de cerrahi geliyordu. Gönlümde yatan ama dillendirmediğim meslek ise mühendislikti. Çünkü elimden alet edevat düşmez, sürekli bir şeyler üretirdim. Hâlâ pratik zekâmın teorik zekâmdan daha yüksek olduğunu düşünüyorum.Cengiz Kallek

Öyleyse sizi gönlünüzdeki aslandan uzaklaştıran nedir?

Ben tercih yaparken Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ni (o sıralarda doğrudan fakülteye girilip sonra bölüm seçiliyordu) ilk sıraya, o zamanki giriş taban puan sıralaması gereği Temel Bilimler Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü ikinci sıraya, Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nü de ondan sonraya yazmıştım. İstanbul doğumlu ve sevdalısı olduğum için İstanbul dışında tercih yapmadığım ve meslek lisesi mezunlarını her bölüm almadığı için de ancak hakkım olan on sekiz tercihin sekizini doldurabilmiştim. Elektrik ve suyu bulunmayan evimizin posta adresi bile olmadığı için anneannemin adresine giden giriş belgesini onun Tuzla’dan bizim oturduğumuz İçmeler’e tren yolculuğu sonucu getirirkenki sevinci maalesef bende yansımasını bulmamıştı.

Neden?

Çünkü fen puanım Yıldız Teknik Makine’yi, soysal puanım ise Boğaziçi İngiliz Dili’ni tutmuş ama sıralama gereği gönlümdeki aslan olan ve tutturduğum üçüncü sıradaki mühendisliği kaçırmış, ikinci tercihime yerleşmiştim. Neyse iyi olmuş; çünkü Yıldız Teknik’e gitseydim oradaki hava gereği komünist olurdum. Allah beni bu yol ayrımında da korumuş.

Öyleyse işletme nereden çıktı?

Bir yıllık İngilizce Hazırlık’tan sonra bir dönem Anglosakson İngilizcesi’yle ağır bir filoloji okuyup aslında o zaman Boğaziçi’nin en revaçta iki bölümünün Endüstri ve İşletme olduğunu da öğrenince not ortalamamın yetebileceğini düşündüğüm İşletme’ye transfer yoluyla kaçmıştım.

İlk sorunuzun ikinci kısmına dönecek olursak, Boğaziçi Üniversitesi anarşinin yol açtığı eğitim kesintilerinden pek etkilenmemişti. Aristokrat çocuklarının okulu olarak algılanmasına rağmen her türlü sol fraksiyon vardı ve ne ilginçtir ki eğitimin aksamasını istemedikleri için CHP’li öğrenci temsilcisi adaylarını diğer sol fraksiyonlarınkilere yeğlerdik. Beş yıl boyunca bir-iki kısa süreli boykot kararı hatırlıyorum ama onlara da tam uyulmamıştı; derslere girebilmiştik. Ben kampus içindeki yurtlarda kaldığım için ve Boğaziçi’nin aşırı yarışmacı eğitim sisteminde –bir de üstlendiğim yatay geçiş, ÇAP vs. yükü dolayısıyla- yarıştan kopmamak için ders çalışmaktan başka bir şeye, dolayısıyla Arapça dersleri ve bizim neslimizin bütün gençlerinin yaptığı “ülke kurtarma toplantıları” dışında dışarıya çıkmaya bile pek vakit bulamıyordum. Zaten biz okurken seksen darbesi işi bitirmişti.

Peki, İşletme Bölümü’nü çalışma alanı olarak tercih ettiniz. Lisansüstü eğitimini İslâm hukuku ile birleştirerek çalışmaya nasıl başladınız?

Cengiz KallekAslında bu arada İşletme’de de bir dönem okuduktan sonra Siyaset Bilimi ile ÇAP için başvurmuş ve kabul almıştım, ama bir yarıyılda ikisini beraber götürünce iki lisans programından birden mezun olabilmek için eğitimimi en az bir yıl uzatmam gerektiğini görüp Siyaset Bilimi’ni bırakmıştım. O bir yılda tezsiz bir Yüksek Lisans yapabileceğimi, bunun da daha faydalı olabileceğini düşünmüştüm.

Ben üniversiteye girdiğimde sosyal demokrattım; çünkü babam sıkı bir CHP’li idi. Baba tarafım (babam İstanbul doğumlu olsa da) Kavala göçmeni idi ve dindar olarak yetişmemiş, bizi de öyle yetiştirmemişti. Üniversiteye girince yetmişlerin hararetli ortamındaki kimlik arayışı içinde yeni tanıştığım bazı arkadaşlar sayesinde İslâm’la ilgili de okumaya başlamıştım. Binlerce sayfalık okumalarım sonucunda Müslüman kimliğim ön plana çıktı. Bunda mensubiyetlerini bilmediğim dindar arkadaşlarımın katkıları büyüktür. Aslında onları bana Boğaziçi’ne girmeden önce tanıştığım biri tanıtmıştı. Olmayan adresime elden ele ulaşan yolunu şaşırmış tek bir tanıtım broşürünü izleyerek gittiğim Beyazıt’taki bir üniversite hazırlık dershanesinde hasbelkader yanına oturduğum o arkadaş da aynı üniversiteyi kazanmıştı ve kayıt sırasında karşılaştığımızda -tanıdığım tek öğrenci olduğu için- aynı ranzada altlı üstlü kalma teklifini seve seve kabul etmiştim. Kısacası bana katkıları yüzünden bütün mezhep ve cemaatlere eşit yakınlıkta olmuşumdur hep.

Neyse, bu dönüşüm nedeniyle işletme mezunu olarak ne yapacağımı sorgulamaya başladım. Hatta üniversiteyi bırakmayı bile düşünmüştüm. Mezun olunca kararsızlıktan kurtulamadığım için İşletme Yüksek Lisans Programı’na başvurmuş ve kabul edilmiştim, ama bir yarıyıl sonra bıraktım.

Lisans eğitimim sırasında namaz kılmaya da başlamıştım ama yatıp kalkıyor ve anlamını bilmediğim bir şeyler mırıldanıyordum. Kendimle ölüm sonrası hakkında şöyle bir ruhanî iç hesaplaşmaya girdim:

-Nerede namazların!?

-kıldım ya!

-Yatıp kalkıp bir şeyler mırıldandın, sen ona kulluk mu diyorsun!?

-iyi ama beni Türk olarak yaratmışsın; Arapça bilmiyordum!Cengiz Kallek

-Öğreneydin!…

-nasıl?!

-İngilizce öğrendin ya!...

-ama Arapça zormuş…

-Denedin mi!?

-…………………

Hemen bir elifbâ cüzü bulup üç saatte harfleri vuruşturarak okumayı söktüm. Sonra da Arapça öğrenmek için pek çok kapı çaldım. Ama bu ülkede Arapça “Benim oğlum Binâ okur, döner döner bidâ’ okur” seviyesinin üzerine pek geçemiyor. Mezuniyetimin ardından bir arkadaşımla Ürdün’e kursa gitmeye karar verdik. Bir başka arkadaşımdan borç aldım, Suriye konsolosluğundan da transit vizesi temin ederek karadan yola çıktık. Hesabımız Ankara’ya uğrayıp Ürdün Büyükelçiliği’nden de vize almaktı ama evdeki hesap çarşıya uymadı.

Neden?

Çünkü Ürdün Büyükelçiliği bizden dil kursu davetiyesi istemişti; oysa biz zuhurata tâbi olmuş, yola çıkmıştık. İlk şoku arkadaşımın akıllıca bir önerisiyle atlattım. “Hadi Şam’a gidelim, görelim Mevlâ neyler” demişti.

Bir sabah namazı vaktine yakın Emevî Mescidi’ne indik ve orada tanımadığımız Şeyh Abdürrezzak isimli Türk dostu bir âlimin –Allah rahmet eylesin- tefsir ders halkasına sokulduk. Dersten sonra derdimizi anlattık (neyse hikâye uzun) neticede onun yönlendirmesiyle, kaçırdığımız giriş sınavlarında kontenjanını dolduramadığı için tekrar sınav açan bir okula kayıt yaptırdık ve ben orada neredeyse bir eğitim yılı okudum. Aradaki ibretlik gelişmeleri atlıyorum…

Bu arada işletmecilik yapma konusundaki iç hesaplaşmam yapmama yönünde kesinleşmişti. Ama Hazırlığı saymazsak dokuz yarıyıllık eğitimi heba etmemek için İslâm Ekonomisi Yüksek Lisans’ı yapmaya karar verdim ve bunu da o konjonktürde ancak İlahiyat programlarında yapabileceğimi düşünerek çok sayıp sevdiğim Hayrettin Karaman Hocamın delaletiyle hasbelkader Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Hukuku Yüksek Lisans Programı başvurularının son iki gününde yakaladığım müracaat şansını kullanıp kayıt yaptırdım.

Demek ki İslâm Hukuku alanında çalışma yapabilmek için ilahiyat fakültesi okumak gerekli değil? Peki, ilahiyat okumamış olmanın dezavantajı var mı?

YÖK yönetmeliklerine göre lisans eğitimi ile yüksek lisans eğitimin aynı alanlarda olması şart değil. Benim gibi imam-hatip lisesi kökenli de olmayan biri için tabii ki yarışa iki tur geriden başlamak gibi oluyor. Belki Arapçam İlahiyat mezunlarının seviyesine ulaşmıştı ve muhtemelen birçok ilahiyat mezunundan fazla dinî eser okumuştum ama rahle-i tedrîsten geçmek önemli. Dediğim gibi, lisans eğitimini de heba etmek istemediğim için İslâm iktisadı çalışarak başlangıç dezavantajını avantaja dönüştürmek istedim.

Bu arada Hayrettin Hocam cep harçlığı çıkarmam ve katkıda bulunmam için o zamanki ismiyle İslâm Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü’nde (şimdiki İSAM) çalışmamı önermiş ve yarı-zamanlı olarak mesaiye başlamıştım. Yüksek lisans tezimin yayımlanmaya layık olup olmadığı konusunda fikir vermesi için okumasını rica ettiğim kıymetli hocam Ahmet Tabakoğlu Bey, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Tarihi Doktora Programı’na davet edince başvurup kayıt yaptırdım ve tezimi onun danışmanlığında tamamladım. Bu arada Yüksek Lisans’ı bitirince evlenip İslâm Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü’nde tam-zamanlı olarak çalışmaya başlamıştım. Haftada kırk beş saat zorunlu mesai Cengiz Kallekyaptıktan sonra akademik çalışma yapmak gerçekten kolay olmadı. Evlilik girişimimde, bana dershanede sıradaşlık, Boğaziçi’nde yoldaşlık yapan o arkadaşımın rahmetli hukukçu annesinin -ki sen adını ondan alıyorsun- sohbetlerine katılan İstanbul Hukuk mensubu öğrencilerinden birini tavsiye etmesi kaderin bir başka cilvesidir.

Öğretim üyeliğinizin bir kısmını Malezya'da yaptınız. Malezya tercihi, hem de o zamanlar için, nasıl oluştu ve devam etti? Genel olarak Malezya deneyiminizden bahsedebilir misiniz?

Doktoramı tamamladığım sıralarda Malezya’da bulunan muhterem dostum sayın Bakan Ahmet Davutoğlu Hoca, Uluslararası Malezya İslâm Üniversitesi (IIUM) İdari Bilimler Fakültesi’ne yardımcı doçent olarak başvurmam için ısrarcı olunca bu teveccühe fazla dayanamadım. İSAM’dan, ancak geri dönme sözü vererek, iki yıllık ücretsiz izin koparabildim. Türkiye bu üniversiteyi kuran yedi ülkeden birisidir ve kurucu başbakan olarak da asker kökenli sayın Bülent Ulusu’nun imzası vardır. Ama ne ilginçtir ki darbecilerin başbakanı üniversitenin kuruluşuna imza koyarken, siviller yıllar sonra aynı kurumun mezunlarının diplomalarının denkliğini uzun süre reddetmişlerdir.

İki yıllık üniversite sözleşmemi -sözümü tutmam için bir buçuk yıllık yurda dönüşten sonra- bir başka iki yıllık ISTAC sözleşmesi izledi. O kurumda da doçent olarak görev yaptım, yani Malezya’da toplam dört yıl geçirdim; oğlum orada doğdu. İkinci gidişim 28 Şubat sürecine denk gelmişti ve doçentliğimin denkliği için başvurmam önerilmedi; çünkü o arada zaten dediğim gibi üniversite lisans diplomaları dahi denk sayılmıyordu artık.

Neyse, Malezya beni uluslararasılaştırdı. Malay kardeşlerime şükran borçluyum ve çok sevdiğim Malezya’yı özlüyorum. Yine ne ilginçtir ki, İstanbul aşkım sebebiyle, zorluğundan dolayı herkesin en son tercihi olan “Piyade” sınıfını ilk sıraya yazarak yedek subay temel eğitimimi doğup büyüdüğüm Tuzla’da yapmış ve yanlış hatırlamıyorsam 99.53’lük not ortalamasıyla 1200 küsur kişilik 177nci devre okul ikincisi olarak –ki birincisi belki asker ailede yetişmenin de avantajıyla 100 tam puanla beni geçen bir albay oğluydu- Kuleli Askeri Lisesi Hizmet Bölüğü’nü seçip yine İstanbul’da kalabilmiştim. Ama şimdi, hiç hesapta yokken dünyanın öbür ucundaki Malezya’ya gidivermiştim.

Malezya şu an için İslâm hukuku uygulamasının hareketlilik kazandığı ülkelerden, sizin görev yaptığınız zaman ile şu an gelinen nokta arasında nasıl bir bağ kurulabilir?

Malezya’da eyalet sistemi var. Bazı eyaletlerin medeni hukuku, yüzde elliden biraz fazlası Müslüman Malay olan Malezya halkının tercihi uyarınca İslâm’a uygundur. Malezya hızlı kalkınan bir ülke. Müslümanlar arasındaki siyasi bölünme ülkenin istikbalini olumsuz etkileyebilir. Aslında İslâm Üniversitesi de bu bölünmeyi önlemek için Malaylara ılımlı orta yolcu bir devlet İslâm’ı enjekte etmek üzere kurulmuş olmalı, kanaatimce. Oysa bir zamanlar burası bazı odaklarca şeriat yuvası gibi gösterilmeye çalışılmıştı, değil mi!?

Sizin hayatınızda önemli yeri olan İslâm Ansiklopedisi hakkında neler söylersiniz? Bizler için de oldukça mühim ve kapsamlı olan bu çalışma hakkında bilgi verir misiniz?

Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslâm Ansiklopedisi projesi Türkiye Müslümanlığının yüz akı, gurur kaynağı, rüştünün ispatıdır. İlk Türkçe bazı ansiklopedileri Türk solu çıkarmıştı. Bir neslin kendini vakfettiği tamamen özgün bir eser olan İslâm Ansiklopedisi, Türkiye’deki İslâmî eğitim ve araştırmalara sınıf atlatmıştır. Ülkemizin en büyük İslâm araştırmaları kütüphanesi ve arşivinin oluşturulmasına aracılık etmiş olması bile yeter. Acilen İngilizce ve Arapçaya tercüme edilmelidir.

Sizin de üzerinde çalışmalar yaptığınız iktisat konusunda günümüz Müslümanlarının oldukça katmerli sorunları olduğu düşünüldüğünde, bunların çözümü için yeterince çalışma yapıldığını düşünüyor musunuz?Cengiz Kallek

İslâm iktisadı -adı üzerinde- hayata bütüncül bir yaklaşımı olan İslâm dininin iktisada bakışını konu edindiği için hem Arapça ve ilâhiyat alanlarını, hem de en azından İngilizce ve modern ekonomi bilimini çok iyi bilen araştırmacılara gereksinim duymaktadır. Ülkemizde maalesef bunları şahsında toplayan araştırmacıları yetiştirecek bir eğitim sistemi hâlâ yoktur. Dolayısıyla yapılan çalışmalar yetersiz ve büyük oranda düzeysizdir. Dünyada da Pakistan ve sonra Malezya’nın sahiplendiği bu alan şimdilerde öksüz ve yetim kalmış gibidir. Yapılan çalışmalar finans alanına yoğunlaşmıştır. Demek ki para yalnız parayı çekmiyor, araştırmaları da çekiyormuş. İslâm iktisadı çalışanların ülkemizde ne yazık ki pek istihdam alanı da yoktur; böylece insanlar bu ağır yükün altına girmeden önce kırk kere düşüneceklerdir. Üniversiteye intisap etmeyi düşünseniz kimse sizi kendi uzmanlık alanından saymıyor; ne imama ne de papaza yaranıyorsunuz.

Diğer Müslüman ülkelerdeki ekonomik sorunlar nasıl çözümleniyor? Özellikle şeriatı kendilerine uygulama alanı haline getiren ülkelerdeki ekonomik sistem nasıl kuruluyor?

Maalesef küresel bir köye dönüşen dünyamızda bütün ekonomiler birbirine entegre durumdadır ve herhangi bir Müslüman ülkenin pür İslâmî denecek bir iktisadî sisteme sahip olması çok zordur. Hazcı, bireyci ve çıkarcı kapitalizm diğer iktisat sistemlerini de kendine benzetmekte, araçlarını ihraç etmektedir. Ayrıca bir ülkede İslâm iktisadî sistemi kurulabilmesi için oradaki hukukî yapının ve siyasî rejimin buna izin vermesi gerekir. Aksi takdirde üretilip önerilen sistem teoride kalacaktır. Müslüman ülkeler, iktisadın âb-ı hayâtı olan paranın çalıştırılması için Katılım Bankacılığı’nı kurup geliştirmeye uğraşıyorlar. Bu ülkelerin iktisadî entegrasyonlarını güçlendirmeleri, kapitalizmin üzerlerindeki baskısını hafifletmelerine yardımcı olacaktır. O nedenle gümrük muafiyeti antlaşmalarını bir adım olarak önemsiyorum.

Bu bağlamda faizsiz bankacılık konusundaki çabaları nasıl değerlendirirsiniz? Özellikle ticarî hayatta (ama genel olarak her alanda) iki sistem arasında sıkışmış olan Müslümanların tavırları hakkında nasıl bir değerlendirme yapılabilir?

Ben ülkemizdeki son adıyla Katılım Bankacılığı girişimlerini önemsiyorum. Ticarî bankaların İslâm kisvesi giydirilmiş kötü kopyaları oldukları yönündeki eleştirileri de haklı bulmuyorum. Kuruluşlarındaki ideallerinden uzaklaşmış olsalar da hâlâ önemsenecek fakları olduğu kanaatindeyim. Pastadan yüzde beş-altı gibi küçük bir pay almaktalar, rakipleri ticaret bankalarının araçları daha fazla ve daha çok kazanıyorlar. Dolayısıyla onların karşısında tutunabilmek için onların verdiği faiz oranına yakın kâr payı dağıtmak zorundalar. Aslında salt kazanç açısından bakıldığında ticarî banka yerine katılım bankası kurmak akıllıca değil. Hep beraber daha iyisini yapmak için çalışmalıyız. Neticede arz talebe bağlıdır.

Çocuklarınızın geleceği açısından Türkiye’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Kendi zamanınızla karşılaştırdığınızda geleceğe dair beklentileriniz nelerdir?

Ülkemiz bizim çocukluğumuzdakine nispetle iktisaden ve siyaseten çok gelişti ama bu gelişmeler yeni nesli “tatlı su Müslüman’ına” dönüştürdü. Daha laik ve daha materyalist bir nesil ürettik. İktidar nimetlerine konmak, dışarıdan bakarken “tu kaka” diye eleştirdiğimiz şeyleri içselleştirmemize yol açıyor. Oysa dünyayı kendi ellerimizle yok oluşa götürmemize yol açan kapitalist çılgınlığa birilerinin dur demesi şart. İyi ki bir zamanlar sosyalizm vardı da vahşî kapitalizmi bir nebze ehlileştirdi diyesim geliyor. Ama o da kendi zaaflarının kurbanı oldu. Zaaf iyi değildir; Müslümana yakışmaz. Eğer genç nesiller gittikçe yozlaşmazsa bu gelişmenin pozitif yönü ülkemizdeki tarafların birbirine yakınlaşması olacaktır.

Şehir üniversitesinde öğretim görevliliği, Bilim Sanat Vakfı’nda ve çeşitli yerlerde dersler vererek gençlerle de berabersiniz. Özellikle kendilerini Müslüman olarak tanımlayanlar için eskiden bugüne nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?

Şimdiki gençlerin imkânları çok geniş, bizim dişimizle tırnağımızla çok geç ulaştığımız, hatta hiç ulaşamadığımız şeyleri şimdi onlar daha çocukluklarında altın tepside sunulmuş buluyorlar. Ufukları genişledi; dünyayı hem gerçek hem de sanal olarak dolaşabiliyorlar. Onlara çok gördüğümüz şeyse zaman ve enerjilerini daha insanca/insancıl bir dünya için çalışacak şekilde kullanabilmeleridir.

Ne demek istiyorsunuz?

Yani neredeyse daha ilk öğretim düzeyinden başlayarak okul-dershane ikilisi arasında mekik dokutup bilgi hamallığı yaptırıyoruz, erken yaşta metal yorgunluğu yaşatıyoruz. Önlerine beş seçenek halinde sunulmuş çoktan seçmeli bir dünya ve bu kısırlaştırıcı saçma sistemde her ne pahasına olursa olsun başarmaları için üzerlerine kol kanat germiş ebeveynler yüzünden özgüvensiz kalmış yarış atları… Tamamen dünya odaklı bir başarıya kodladık onları. Bu sistemde bırakın dünyanın sorunlarına Müslümanca çözümler üretmeyi, dinlerini öğrenmeleri ve yaşamaları bile zor. Post-modern evliyalık mı yoksa duygusal robotluk mu demeliyim bilmiyorum! Yazık, umarım bir gün bizden hesap sormazlar.

Son olarak devam eden ilmî çalışmalarınızı ve üzerinde çalıştığınız konuları öğrenebilir miyiz?

Bilim ve Sanat Vakfı’nın kurduğu İstanbul Şehir Üniversitesi’nde İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanlığı, Tarih Bölüm Başkanlığı ve bunlar dolayısıyla üniversitenin çeşitli kurullarının başkanlık veya üyelikleri sebebiyle idarî çalışmalara gark olmuş durumdayım. Gençlerimiz için daha farklı ve iyi bir üniversite oluşturma görevi hayatımın bu devresi için biçilmiş bir misyonmuş demek ki… Ancak YÖK hareket alanımızı sınırlıyor. Umarım değişiklik çalışmaları üniversitelerin özerkliğini yeterince arttırır. Akademik çalışmalara dönmek için bu bayrak yarışında arkamdan koşup bayrağı devralacak yarışçıyı özlemle bekliyorum. Müslüman olarak her ne yapıyorsak yapabileceğimizin en iyisini yapmak zorundayız; daha fazlası “teklîfü mâ lâ yutâk”tır.

Sanırım arada atladığım ayrıntılara rağmen bu ana hatlar bile kaderin benim hayatımda ne denli belirleyici rol oynadığını göstermeye yeter. Sizlere her iki cihanda saadetler diliyorum. (dunyabizim.com)

Şehbal Erenay sordu 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile