×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 91

BU dünya hayatını idame ettirmek için çalışmak ve bir meslek sahibi olmak mecburiyetindeyiz; bu bir ilahi yasa gereğidir. Şüphesiz her mesleğin toplumda önemli bir yeri ve değeri vardır.

Sabahın erken saatlerinde tohumu ekmek için tarlasına giden çiftçi, bahçesine giden bahçıvan, dükkánını açan esnaf, bürosuna giden memur, fabrikaya giden işçi ve kısaca geçimini sağlamak için değişik sahalarda çalışan her insan, hem kendisi hem de başkası için çalışmaktadır.

Onun içindir ki, toplum hayatında yer alan ve toplumun ihtiyaçlarına cevap veren her çalışma, her meslek yüce ve kutsaldır. Bu yücelik ve kutsallık, dinimizin toplum hayatında emeğe, gayret ve alın terine verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Çünkü bir mesleğin gereğini layıkıyla icra eden kimse, her ne kadar kendi geçimini onunla sağlıyorsa da bu kimse, bir ölçüde yine başkasına hizmet etmektedir.


BİR okuyucumuz, "İslam'da teokratik düzen yoktur diyorsunuz. Peki, Osmanlı Devleti'nde İslam hukuku uygulanmıyor muydu? Şeyhülislamlık makamı neyi temsil ediyordu?" diye soruyor ve bu konuya açıklık getirmemizi istiyor. Biz de bugünkü yazımızda bu konuyu ele alacağız.

Din, esas itibarıyla insanı şekillendirmek, ona belirli bir ahlaki şahsiyet kazandırmak için vardır. Hiçbir din, doğrudan sosyal yahut siyasi sistem vazetmez. O dinin değerleri ve bakış açıları ile kişiliklerini kazanan insanlar, sosyal ve siyasi nizamlarını kurarlar. İslamiyet'te ne teorik planda, ne 15 asırlık uygulamada teokratik devlet diye bir şey olmuştur.

GÜZEL ülkemizin son zamanlarda bir ayrışma ve kutuplaşma hareketinin içine çekilmekte olduğunu üzüntüyle seyrediyoruz.

Herkesin kendi düdüğünü çaldığı bir ortamın içindeyiz. Etraf öylesine tozlu dumanlı ki, bu toz dumanın arasında doğrular eğrilere, iyiler kötülere karışıyor. Bu göz gözü görmez gidişin bir ucunda yönetenlerin oluşturduğu siyasi yapı, diğer ucunda memnuniyetsiz kitleler var.

Tez var, antitez var; ancak bu sağlıksız kutuplaşmadan bir sentez çıkmıyor. Karşılıklı bir dayatma ve inatlaşma havası içinde sonu belirsiz bir yere doğru sürükleniyoruz. Adeta savruluyoruz. Fikirler ve projeler üzerinde değil, semboller ve sloganlar hizasında derinleşen bir anaforun tam ortasındayız.

Mehmet Nuri YILMAZ  

İÇİNDE bulunduğumuz hafta "Vakıflar Haftası"dır. Ülkemizde yakın zamana kadar 3-9 Aralık tarihlerinde kutlanan Vakıflar Haftası, 2001 yılından itibaren mayıs ayının ikinci haftası olarak değiştirilmiş ve o tarihten itibaren de bu şekilde kutlanmaya başlanmıştır.

Vakıf, kişinin maliki ve sahibi bulunduğu serveti, Allah rızası için hayırlı ve faydalı yüksek bir gaye uğrunda harcamak üzere kendi mülkiyetinden çıkarıp, hedeflenen amacın kullanımına sunması demektir. Vakıf müessesesi, İslam medeniyetinin ruhundan fışkıran ve bugünkü modern toplumun içinde de önemli yere sahip iftihar duyduğumuz kuruluşlardan birisidir.

Bazı yabancı yazarların iddia ettikleri gibi vakıflar, "Batı dünyasındaki kilise emlakının Ortadoğu diyarındaki karşılığı" olan eserler değildir. Ayrı ve müstakil birer kuruluş olan vakıflar, hem hukuki statüleri ve hem de hizmet sahaları itibarıyla "kendilerine özgü" müesseselerdir.


YÜZ binlerce kişinin oluşturduğu büyük kalabalıklar 14 Nisan'da Tandoğan'da, 29 Nisan'da Çağlayan Meydanı'nda toplanarak cumhuriyet, laiklik ve demokrasi adına kaygılarını ve tepkilerini dile getirdiler. Türkiye'nin bugüne kadar görmediği kalabalıklardı.

Bir disiplin içinde toplandılar ve yine aynı disiplin içinde olaysız bir şekilde dağılarak evlerine döndüler. Bu demokrasimiz açısından sevindirici ve umut verici bir gelişmedir. Bir İslam büyüğü der ki: "Halkın dili, hakkın kalemidir. Halk ne söylerse Allah öyle yazar."