94'lü gençten bir darbe girişimi günlüğü

Esintiler - Telâmiz
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

olmeye hazirimHer gün ki gibi bugün de ölmeye hazır değildim. Hazır olmayışım ölümü bekletiyor; ölümsüzlüğü ise kendisine çekiyordu.

 

Hayat bütün riskleri ile sürüp gidiyor ve bize sürprizler hazırlıyordu. Nihayet bugünün sonunda da normal seyrinde akşam olmuştu ve bizler gecenin tatlı rehavetine kendimizi bırakmak üzereydik ki önce trafik akışı bıçak gibi kesilen köprüyü gördük sonra da soğuk ve ruhsuz, huzursuz bir bildiri duyduk. Dipçikle uyandırılmış gibi olan bizden sonra, İstanbul’un iki yakasını bir araya getiren ilk incisi üzerinden yükselen silah sesleri ile de boğazın suyunu uyandırdı uyumayan düşman. Milletin şecaati boyunu aştı ve düşman karşısında buldu kendini. Düşmanın kini ve taassubu da boyunu aştı; halkın üzerine sürdü büyük demir yığınlarını. Şerefli bir vazifeyi, askerlik ünvanını, en adi bir hıyanete takas ettiler. Demek ki asker doğulmuyor; asker olunuyordu. Görev, verilince değil sahiplenilince anlam kazanıyordu.

 

Buraya kadarki hadiselerin akıl erdirilemez bir anlaşılmazlığı var evet ama asıl hikaye bundan sonra başladı.

         Kendi elleriyle tokatlanmış ve kendi ayaklarıyla tekmelenmiş olan bizleri, bu dehşet hayal kırıklığının saçtığı güvensizlik duygusu bağrımıza ok gibi saplanırken, büyük bir heyecan ve eylem aşkı sardı. Hayal kırıklığımız savunma dürtümüzü, güvensizliğimiz inancımızı tetikledi. Olmayacak olan oldu, her şey tersine inkılab etti ve Rab kullarını failliğe seçti. Zor, kolaylaşmamakla beraber mümkün oldu ve tekerrürden ibaret olan tarih içinde, millet değişerek tekerrürü kıran oldu.

         İnsanlık paydasında ortak olmanın teorikliği pratikliğe, diğer ülkelerde de bir araya gelen kalabalıklar aracılığıyla inkılab ederken, insanlık vicdanının özeti diğer ülkelerden gelen desteklerle alınmış oldu. Bu özetle, dünyaya sunacağımız manzara büyük oranda tamamlandı fakat bir hadise daha vardı bu manzaraya eklenecek Türkiyedeki zaferin özeti niteliğinde olan. Üzerlerine gelen tanklara sopayla vuran ve ‘nasıl bir yüreği var’ diye hayretle sorduran mert adamlar vardı görüntülerde. Dünyaya sunulacak en büyük delil, verilecek en büyük dersti o adam gibi adamların fiili. İşte şimdi tekrar yapabilirdi akademiler tanımlarını; İman nedir, tevekkül nedir, dua nedir, vatan hangisidir, millet kimdir, bayrak nedir? İman, inancın gerektirdiği karşısında korkunun anlamını yitirmesi; tevekkül, şartlar olmazlasa da ‘’oldurur’un sahibi’’ne güvenmek; dua, insandaki bütün acizliğin hadiseler karşısında değil Allah karşısında gösterilmesiydi. Vatan, korumak uğruna aklın devre dışı bırakıldığı toprak parçası; millet, Allah’ın vatanı emanet ettiği emanetçiler; bayrak ise altında toplanılabilecek en kutsal örtü idi. İmdi baktım da haklıydı tanka sopayla vuran amcam. Bir sopa bir savaş tankına ne gibi bir zarar verebilirdi? İman ve tevekkül sahibi bir müslüman için olmazları olduran Allah’tı ve o dilerse bir sopa, bir tankı durdurabilirdi. Belkide buradaki ‘olmaz’, insanın boyunu aşana kalkışabilmesiydi ve Rab, olmaz olanı olduracak kuvveti insana vermişti. Görev bilinci, insan vücudunu tepeden tırnağa sardığında ve iş başa düştüğünde şartlar yok olur, geriye sadece yapılması gereken kalırdı; ‘Vatanı savun, düşmanı defet, bayrak inmesin!’

Anlamıştık artık; kahraman doğulmuyor, kahraman olunuyordu. ‘Bir destan yazıldı!’ manşetlerinin referansı işte bu kahramanlıklar oluyordu.

         Bu uğursuz girişim sadece sivilleri mi harcadı, elbette hayır. Yaşıtım -hatta benden küçük- olan genç polisler ve askerler  diğer terör saldırılarındaki gibi öldürüldü, üzerinde çok sayıda insanın emeği olan taze baharlar umarsızca kurutuldu. Yıllarda yetişenler, anlarda tüketildi. Bu kesif yokluk ve boşluğun üzerinde tek bir ışık vardı; cihad sonrası şehitlik. Kavurucu sıcaktaki tek serinlik ise gerekenin yapılmış olmasındaki itminandı. Biz bunlara sarıldığımızda dilimize gelen ilk cümleler İstiklal mücadelesinin en lirik şahidinindi:

‘Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak,

O benim milletimin yıldızıdır parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

...

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

...

Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın...’

Kendimi alamaksızın tekrar tekrar okuduğum bu mısralar insanın sıradan bir halinin ifadeleri olamazdı; insanın Allah’a en çok yaklaştığı ve olabilecek en kudretli halinin ifadeleriydi. Marştan hallendiğimiz bu halimiz, akan kanları görene kadar sürdü ve anladık bir kez daha ölümlü olduğumuzu. Zira imkanın bendini aşan vatandaş karşısında ölümlü olduğumuzu unutayazmıştık. Ölüm, bir kez daha tanıştı bizimle ve bu kez kendini önyargısız kabul ettirdi.  

          Artık, bugün sonrasında ölmeye hazır olduğumu zannediyorum. Ölümler bizi büyütür ve yaşamı anlamlandırmamıza yardım eder. Bugün de böyle oldu. Ölüm beni dünkü kadar ürkütmüyor, ben çağırıyorum artık ölümsüzlüğü. Doksandört neslinden biri olarak ben, insanlığa, İslam ümmetine, milletime ömrümün sonuna kadar hizmet etmeye bir kez daha yemin ediyor ve bana emanet edilen canla neler yapabileceğime bakmak için işe koyuluyorum.

Tuğba Saygın

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğrencisi

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile