Felsefe Dediğin Ne İşe Yarar?

Esintiler - Esâtiz
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

ImageFilozof ya da felsefeci denilince aklınıza nasıl bir insan imgesi gelir? Tebessüm ettiniz değil mi? Uçuk kaçık, tuhaf insanlar! Anlaşılmaz şeyler söyleyen ve sürekli ölüler ile uğraştıkları için olsa gerek fikren nerede olduğu belli olmayan, bastığı yeri görmeyen ama fiziken bu dünyada olanlar, değil mi?

Bir de ilahiyat fakültelerinde felsefe öğretmekle mükellef iseniz, nasıl bir konumda olacağınızı bir düşünün. Gazali sonrasında filozofların kâfirlikle suçlandığını herkes bilir ve genel kabul gören bu düşünce ile gelen öğrencilerinize felsefe anlatacaksınız… Ne gerek var ki felsefe ve mantığa, zaten bütün sorunların çözümü belli değil mi, hem burası ilahiyat fakültesi, ne işi var felsefenin?

Evet, “filozofların aşikâr olanı ifade etme konusunda gerçekten kendilerine has bir yetenekleri vardı. Ama sonunda söyledikleri, bir şekilde bulanık kalıyordu. Bu da onlara has bir yetenek olsa gerekti” deyip sıyrılmak da mümkün bu soru(n)dan. Ya da beşikten mezara kadar bilgi(lenme) peşinde koşmakla yetinmeyip ötesine uzanmak, yaşayan ölülerden(!) yardım istemek gerek.

Zombilerden mi, dediğinizi duyar gibi oluyorum, tabiî ki doğru değil, evet felsefe yapacaksan tuhaf şeylerden korkmamak gerek. Tuhaf fikirlerle uğraşıyor zaten de denilebilir, ama tuhaf ya da sıradan ve normal dediğiniz nedir?

Hayat ve ölüm denilen nedir? Gerçek sandığımızın göz açıp kapayana kadar geçen bir rüya olmadığını, hakikate bir gün uyanacağımızı söyleyenler tuhaf insanlar mıdır? Onlar ölümlüdür tamam, öyleyse yüzyıllardır niye düşünceleriyle ilgileniyoruz hala? Niye iyi, kötü, adalet nedir, ya da evren dediğiniz şey gerçekte nedir, diye soruyoruz ve “yaşayan ölüler”in fikirlerini tartışıyoruz onlarca asırdır?  Bu sorunun cevabını arıyorsanız, o halde buyurun “düşünceler serüvenine” ve bu güzide insanlarla tanışmaya.

Bu kez Lucy Eyre vesile olacak bu tanışmaya. Eyre ismi hemen dikkatimi çekti, çünkü daha önce bir roman kahramanı idi benim için, Jane Eyre’yi de bir solukta okumuş ve hatta filmini seyretmiştim (Charlotte Bronte, çev. Ayşe Düzkan, İstanbul 2007, 692 s.). O da beni oldukça sarsmış ve kendimi “bilgiç” geçinen bir “aptal” gibi hissetmeme neden olmuştu. Neyse ki, bu Eyre, roman kahramanı değil. Londra’da büyümüş, Oxford’da felsefe, siyaset, ekonomi okumuş, halen Addis Ababa’da (Etiyopya) da yaşıyor. Portakalın Aklı Olsa (çev. Berna Yılmazcan, İstanbul 2007), Ölü Filozoflar Kahvesi (Nora K, ve Viktor Hölse, Arion yay, İstanbul. 2000, 224.s.), Sofi’nin Dünyası’nı (Josten Gaarder, çev. Ğülay Kutal, pan yay. İstanbul. 592s.) saymazsak benim için ikinci bir tanışma faslı oldu yazar ile…

Birkaç bin yıldır ölü sayılan “diri” zihinlerle tanışmak istemez miydiniz; yani Sokrates, Platon, Aristo, Gazzali, Farabi, İbn Sina, İbn Arabi, Kant, Descartes, Hegel, Marks ve Wittgenstein ile. İyi de, Sofi’nin Dünyası, Ölü Filozoflar Kahvesi ve Portakalın Aklı Olsa’da Gazzali ve Farabi gibi isimler yok ki diyeceksiniz. O da bizim kusurumuz; yani İslam düşünce geleneğini okutup okutturduğunu iddia edenler, nakilden öte geçemeyen bizler, diri olduğunu sanan ölülerin sorunu.

“Hayat konusunda da endişelenmenize gerek yok, yaşayın” ama ne zaman dış dünyanın gürültülerine kulaklarınızı tıkamak ve “içinizdeki sessizliği dinlemek” isterseniz, o zaman ruhunuz konuşmaya başlayacaktır. (Ne bu şimdi, Beethoven’i Anlamak’tan alıntı mı? Evet öyle, Ludwig van Beethoven 9. senfoniyi bestelerken tüm hayali iyi bir besteci olmak isteyen Anna Holtz adlı asistanına bunu söyler. Klasik müzikten anlamayan bendenizi bile sonuna kadar ekran karşına kilitleyen bu filmde kimler mi oynuyor, Ed Harris ve Diane Kruger)

“Bu ne yahu, şimdide müzik ve film muhabbeti mi?” demeyin sakın, alınırım; zira kimi yazıyla, kimi notalarıyla ruhlarımıza ulaşıyor değil mi? Üstelik ruhlarımızın ezelden beri tanıştığını düşünecek olursak bundan daha tabii ne olabilir? Elbette bu kitap ve filmler, anlayana, okuyana ve dinleyene eser sahibi ile şahsen tanışma imkânı vermektedir. “Notaların dizilişinden hiçbir şey anlamam ama yıllar sonra dinleyenlerde, bu musikiden hiç anlamayanın aklında bile uyananlara ne demeli!” şeklinde bilgiç bir cevap verebilirim, ama bunun yerine kitaba dönüp, Wittgenstein’in “Bu kelimelerle ifade edilemez, insanın konuşamadığı yerde sessiz kalması gerekir” ifadesini tercih ediyorum. (Eyre:152)

Gazali öncesinde felsefenin uzmanlık alanı olduğu, seçkin, entelektüel insanların uğraştığı ve hakikaten de az biraz toplumdan kopuk ve soyut konulara ağırlıklı olarak yoğunlaştığı bir gerçektir. Ama ne zaman Gazali, filozofların tutarsızlığını ortaya koymak için “ya bu felsefe dediğin ne işe yarar, nedir ki”, deyip oldukça özet ve anlaşılır bir şekilde filozofların maksatları diye bir eser yazdı ve felsefenin herkes için olduğunu daha doğrusu anlaşılabilir şeyler söylediğini de ortaya koydu. Ama böyle kalsaydı gene bir şey çıkmayacak ve ilgili olanların dikkatini çekecekti bu kitap. Ne zaman “bu filozoflar var ya bunlar, şu meselelerde zındıklık yapmışlar, şu meselelerde küfre düşmüşlerdir”, dedi, felsefe birden herkesin tersten de olsa dikkatini çekmeye başladı. Öyle ya kimlerdi bu kâfirler? İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir derler ya, doğru. Velhasıl aslında filozofların tutarsızlıklarını yazan Gazali, paradoksal bir şekilde felsefeyi İslam dünyasında popülerleştiren kişidir dersem ne dersiniz?

Filozoflara muhalefet ederken, aslında Sokrates’in dediği gibi, yani felsefe muhalefet sanatıdır, önermesinin gereğini mi yapmıştı yoksa? Ya da felsefeyi reddederken gene felsefe yaparak özel bir uzmanlık gerektirmediğini göstererek, sorgulanmayan bir hayatın anlamı olmadığının yolunu mu açmıştı biz sıradan insanlara? Korku ve ümit arasında sürekli ve eleştirel düşüncenin (beyne’l-havf ve’r-reca) ancak insanları, hissettikleri gönül rahatlığından çıkararak düzgün/tutarlı düşünmelerini sağlamakla mümkün olacağını söylemenin, at sineği işlevini yüklenen Sokratesçi tutumdan ne farkı vardır temelde? Yani, “ne şimdi bu, felsefe sıradan insanlar için mi, yoksa uzmanlar için mi”, diye mi soruyorsunuz? Bu tespitler birer gerçek, hadi her gerçek doğru olmayabilir diyebilirsiniz tabiî ki, ama önemli olan ve başarı dediğiniz, kaç gerçek öğrendiğinle değil, fikirler hakkında nasıl düşündüğünle ilgilidir, diye cevap versem,  gene bulanık, gene bir şey yok mu diyorsunuz? Başlıkta da zaten bunu soruyoruz, sabredin lütfen.

Buna bir de o döneme kadar hoş karşılanmayan mantık ilmini öne çıkartıp mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez dediğini ilave edersek yukarıdaki iddiamızı biraz daha güçlendirmiş oluruz değil mi? Mütekellimîn de baktı olmuyor, bari biz de felsefî kelam yapalım demeye başladı. Tabi felsefe toplumsal baskı ve sosyolojik nitelendirmelerden çekinildiği için hikmet adıyla sunulageldi. Aslında hâkim(sofist),  antik çağdaki hikmet sahibi kişiye denilirdi, ama ne gam! Ne de olsa hikmet, müminin yitik malıydı, nerede görürse alabilirdi. Zaten “hikmeti kim sevmezdi ki?” Ondan kim, nasıl bir bilgi getirdiyse, getirene değil, getirilene bakardı, tabii getirene de şükran duymak kaydıyla. Velhasıl bu felsefe denen şey, galiba hayata dair bir şeydi, ne yaparsanız yapın, nasıl nitelendirirseniz nitelendirin ondan kurtuluş olmuyordu.

Önceden felsefeye giriş dersi vardı, kolaydı, şimdi doğrudan ilkçağ felsefesiyle başlıyor ilahiyatta felsefî öğretim. Kaç bin yıllık bir medeniyetin (Çorum/Hitit) merkezindesiniz, ama felsefe Thales ile başlar diyorsunuz, “felsefe ve mantık var ya, işte bunlar” diye başlayan cümlelerle örülü zihinlere. Ne yaparsınız siz olsanız?

Bendeniz ilk birkaç hafta, “bu felsefe nedir, ne işe yarar, ya da niçin” şeklindeki felsefe sorularını müzakere ederken; Küçük Prens, (Antoine De Saint Exupery, İnkılâp Kitabevi) Martı, (Richard Bach, çev. Sibel Ayyıldız, Ankara 2003, 64 s.) Ölü Ozanlar Derneği, (N.H.Kleinbaum, Suzan Cenani Alioğlu, İstanbul 1993 Real Yay 142 s.)  Alice Harikalar Diyarında, (Lewis Carol, çev. Şengün Oral, Alfa Yay, İstanbul 111 s.)  Papalagi, Göğü Delen Adam, (çev. Levent Tayla,  Ayrıntı Yay, İstanbul 2008)  ve Bu Böyledir (Mustafa Kutlu, Dergâh Yay, İstanbul 1999, 88 s.) gibi hacmi ufak kitapları öğrencilerime tavsiye ediyorum.

Dünyaya dair varsayımlarının neler olduğunu, bunların sorgulanıp sorgulanamayacaklarını, açık fikirlilikten ne kastedildiğine dair konuşuyoruz aramızda. Temel sorumuz şunlar oluyor;  “sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değer mi ya da içinde bulunulan gönül rahatlığı, sahici bir olgu mu, yoksa yaralar üzerine pansuman mı yapılıyor? Cerahat içerde birikiyor mu veyahut düzgün, sıhhatli ve tutarlı düşünme nasıl olur, öncüllerimiz ne, buradan çıkartılmış ve önümüze sunulmuş olan sonuçlar ne derecede tutarlı ve her daim başka bir seçeneğimiz olma ihtimali nedir?  İnsanın kendi cehaletinin boyutundan habersiz yaşamaktansa bilgisi ve öğrenme eksikliğini takdir etmesi nasıl sağlanır, ya da bilmediğimizi biliyor muyuz?  

Böyle başlıyor Çorum İlahiyat’ta bizim felsefî serüvenimiz. İkinci ilkemiz kitapsızlık, evet yanlış duymadınız takip ettiğimiz bir kitap yok. Müfredat tabiî ki var, hangi hafta kimleri ve hangi felsefi sorunları işleyeceğimize dair, ama belirli bir kitap yok. Temel kitaplar var, ama kim nerden hangi bilgiyi getirirse memnun oluruz, diye tartışmaya başlıyoruz. Bu arada artık doğrudan fikirler dünyasına girildiği için bu filozofların da gülen, ağlayan, yiyen, içen, sıkıntıları, sevinçleri olan herhangi bir insan olduğunu anlatan arka planlar veren kitaplar veriyoruz. Felsefenin Arka Merdiveni, Sofi’nin Dünyası, Ölü filozoflar Kahvesi gibi.

İlk çağ felsefesinde temel sorunlardan oluş ve değişmeyi, Heraklit ve Parmenides merkezli müzakere edilmesini, buna dair ön okumalar yapılıp, önermelerin tespitinin yapıldığını, üstelik burada galip gelmek diye bir şey olmadığını, hakikate dair pırıltıları keşfetmeye yönelik bir hedef olduğu için herkesin önermesini karşıdakine vermesi ve buna dair bir metin hazırlaması sürecinden geçirildiğini, üstelik bunun ilahiyatta yapıldığını söylesem, bu eleştirinden kurtulma imkânım var mı?

Peki, Portakalın aklı olsaydı, ne yapardı?

Evet, bu Lucy Eyre’nin kitabının adı (Portakalın Aklı Olsa, çev. Berna Yılmazcan, İstanbul 2007).

Felsefi sistemini Sokratesçi yöntem üzerine kuran biri için önemli bu kitap, çünkü bir tarafta felsefenin hayata dair yani hayatı güzelleştiren, anlamlaştıran bir işlevi olduğunu söyleyen Sokrates, diğer tarafta filozof gibi düşünme işinin katlanılmayacak derecede sinir bozucu olduğunu düşünen Wittgenstein var.

Fikirler Dünyasının yüzyıllardır liderliğini yapan Sokrates, felsefenin insanın hayatını geliştireceğini, felsefenin sadece sakallarını sıvazlayanlar için olmadığını söylerken Wittgenstein, felsefeyle ilgilenmenin hayatlarını mahvedeceğini, felsefenin bir uzmanlık alanı olduğunu söyleyip, hayranlarından birini konserve fabrikasında çalışmaya ikna etmişti. Çünkü amatörlerle uğraşacak ne zamanı ne de sabrı vardı onun. Felsefeyi cevaplanamayacak sorulardan kurtarmak gerekirdi. Bunun için de Sokrates’in insanları sürekli tedirgin eden at sineği metaforunu reddederek, “şişedeki sineği serbest bırakmalıyız” derdi. Bu ikisi, hayatı sorgulayan ve açık fikirli olan bir genç üzerinde bahse girişirler; Sokrates o gencin felsefeyi sevmesini sağlarsa, fikirler dünyasının liderliğine devam edecektir, yoksa yerini Wittgenstein’e bırakacaktır.

Felsefenin salaklar için geçerli olduğunu, belki kızlara göre ama sadece çirkin olanlarına göre olduğunu düşünen bir arkadaş grubundan seçilir Ben isimli genç ve iddia başlar. Bir tarafta felsefenin hayatı güzelleştireceğini söyleyen ukala ve at sineği işlevi gören Sokrates, diğer tarafta ise fikirlerini bu tür aptallıkların sert zemininde köreltmeye reddeden kibirli Wittgenstein.

Hangisi mi kazandı? Buyurun “düşünce deneyi”ne. Gerçi metin içinde bendenizin kimin tarafında olduğu yazıyor, ama siz nerdesiniz, buna kitabı okuyarak kendiniz karar verin, veya “banane, bunlardan birini seçmek zorunda değilim” diyorsanız üçüncü halin mümkün olduğunu söylüyorsunuz demektir ki, seçenekleri artırmış olursunuz ve bu çok önemli bir katkı olur. Ama bu katkı için doğal olarak önce iki seçeneği okumanız gerekir. Ya da “aman boş ver, bu filozof denen tipler çok şey istiyor” deyip, fikirsiz kalırsınız ki bu da bir seçenektir.

Bu takdirde gene “iyi de sen kimsin ve seni sen yapan nedir?” sorusu peşini bırakmayacak. O halde ”etrafındakiler hakkında iyi düşünmek ve bilinmeyene saygı duymak, büyük bir keyif ve ayrıcalıktır” diyebilmek gerek. “Yok, öyle değil, bunu demek, cahilliği kabul etmek anlamına gelir”, diye aykırı bir ses mi duyuyorum?  “Bilmediğini bilmek ya da cahilliği kabul etmek kişiyi bilge kılar mı, ama bu zaten Sokretesçi yaklaşım değil mi, yok en iyisi fikirsizlik galiba!” deyin siz gene de. Fakat “ahlaklı olmak, herkese kendinmiş gibi davranmaktır” diyor bu filozoflar, onlar hakkında nasıl bigâne kalabilirim ki? Bunlara hiç gerek yok, “etrafta filozoflar olmadığında neyin ne olduğunu biliyordum” deyip, “hayatımı yaşamaya bakarım ben” mi diyorsunuz; siz bilirsiniz…

Ve teşekkür; entelektüel uyuşukluğa düşmemek için hakikate dair daimi bir özlem içinde olan ve bana bu kitabı gönderen yoldaşa. Ben şanslı bir hocayım diyorum ya, gerçek bu, hakikaten öyle!

Doç. Dr. Mevlüt Uyanık

Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Yorumlar   

0 #1 Guest 18-12-2008 13:37
bir ilahiyat öğrencisi olarak zevkle ve gölümseyerek okudum..hocamıza teşekkür ediyorum...lakin..vahyin inşa ettiği. vahye muhatap olan, vahyin gölgesinde yaşayan insanlar i çin felsefenin ana uğraş kapısı olması..sanki bizi ilgileniren ana meselelermiş gibi ateşli bir şekilde felsefi meselelerin ardına düşülmesi ilim yolcularının işi olmasa gerek..olsa olsa bir hobydir felsefe okumaları...ilahiyatların felsefe okulları haline gelmesi ilgin ç bir durum:sad:
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile