Şibumi

Esintiler - Esâtiz
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times
mevlut_uyanik.jpg
 
 Yıllar önce kadim dostum,  üniversite yıllarındaki ev arkadaşım Namık (Bostancı);“Martı”, “Küçük Prens” gibi hacmi küçük, ama cürümü büyük kitapların yanı sıra tanıtmıştı bana Trevanian ve Şibumi’yi. (yeni baskısı. çev. Belkis Çorakçı, E yay. İstanbul.2004. 3. baskı, 445 s.)

 “Dünyanın en nitelikli gerilim, macera, casusluk ve felsefe harmanlaması” demişti yanlış hatırlamıyorsam. “Benim gerilim, korku kitaplarıyla işim olmaz, kendime niye işkence edeyim ki!” demiştim bende karşılık olarak. Ama fakültede felsefi okumalara önce “Martı”, “Küçük Prens”. “Ölü Ozanlar Derneği” ve “Bu Böyledir” gibi Namık kardeşin tavsiye ettiği kitaplarla başlayalı yıllar oluyor.

Bu okumalardaki başarıları görünce, Trevanian denilen kitapları gibi gizemli yazarı da merak etmiyor değildim hani. Önce “Katyanın Yazı” ve “Hesaplaşma”yı okudum, valla dediği gibiydi arkadaşımın. Yahu sen birde Şibumi’ye bak diyordu ısrarla. Enes, Samsun’da bir kitapçıda bulmuş getirdi, hemen okuduk ailecek.

Yazar ve Kahramanı

Önce Trevanian; kim olduğu belli değil, sadece yayıncısı biliyor(du), geçenlerde öldüğü açıklandı. Dünyanın önemli şehirlerinde yaşamış, dört ayrı bilim dalında diploma almış, ihtisas yapmış, elli kez mekân değiştirmiş biri.


go.jpg

Şibumi’nin kahramanı da böyle birisi, yarı Rus, yarı Alman asıllı koyu bir Amerikan düşmanı, Japon kültürü ile büyümüş, zihnini “Go” oyunu ile disipline etmiş, yedi dil bilen biri. İkinci dünya savaşında yaşanılanlara karşı geliştirdiği muhalefeti; Batı, daha doğrusu dünyanın ekonomik zenginliklerini kontrol etmeye çalışan, CIA yi bile kontrol altında tutan uluslararası şirketlerin konsorsiyumu olan Ana Şirket nezdinde bir Amerikan muhalefetini göreceksiniz kitapta. Tabii bu arada OPEC kanalıyla Arapların konumu da söz konusu ediliyor. Doğu felsefesin özü olan Şibumi’ye varmaya çalışan, yakın algılama yeteneği bulunan, profesyonel bir terörist avcısı Nicholai Hel, aynı zamanda mağaracı ve feylesof. Yıllardır, lisans bitirme konularını Doğu-Batı ikilemini anlamaya çalışan bir felsefeci için ne ararsan var bu kitapta deyip bir solukta bitirdim. İşin doğrusu, bu satırları yazmamı gerektiren hususlar bunlar değil, merak eden “Okur”, okur kitabı. Çünkü “öğütler, ancak öğüt verene yararlıdır. O da vicdanındaki yükü hafiflettiği için”miş. (s.112)

Tanıtım Gerekçem

             Valla bu kitap, tam bir içe kapanma dönemime dek geldi, şifa oldu desem abartılı olmaz. Yazın da öyle olmuştu, bir sempozyumunu vesile edip, Mesnevi’yi taramıştım, bir gönül rahatlığı yaşamıştım, sonunda bir de İran gezisi nasip oldu, Mevlana vesilesiyle. Doğu ve Batı’yı anlamak temel hedefim; gene bir arkadaşa, Rene Guenon ve S.H Nasr da doğu-Batı ikilemi, bir arkadaşta hikmet kavramını merkeze alarak İlahi ve Ezeli Hikmet çalıştırıyorum, anlamaya çalışıyorum bu vesileyle Doğu’yu. Bir coğrafya değil tabii ki bundan kastım, bir düşünce stili.

Gazzali’yi merkeze alarak Kalbin Anlamasını çalıştım, ama bu işlerin öyle “okur” olmakla yetmediğini “yazar”ak öğrendim, daha içe kapanarak. Bari şöyle dokusu zayıf kitaplar okuyarak, yeteneğim körelmesin, (okuma yeteneğim canım, siz ne anladınız ki) diye Selman Kayabaşı’nın Teşkilat (İstanbul.2007. Timaş yay. 318 s.) okuyayım dedim. Kendime mahcup oldum, çünkü devlet-i ebed müddet kavramını merkeze alan bir yapının kaos düzeninin mimarlarına karşı bir mücadelesini anlatıyordu, yani gururlandım en azından teorik düzeyde böyle nitelikli eserler çıkarıldığına, ana ve yerli damardan haberdar olan metinler üretildiğine dair, ama biraz fazla abartılmış roman bile olsa da dedim.

Sonra Tamer Korkmaz’ın “Ankara-Wasington Hattı” (Timaş, Ankara.2006) okudum, gerçi bu gazete yazılarından oluşuyordu, çoğunu Gazete’den okumuştum, ama neticede milli bir dirilişten haberdar ediyordu yazarımız. Peki yazılar önceden neşredildiği halde, kitap haline getirilince, muhafazakar gazeteden niye ayrılmak zorunda bırakıldı Korkmaz? Yazılanların gerçeklik payının yüksek olmasından kimler korkar ki, biz, yani yerliler, milli damara dayanan Oğuz Kaan’dan bu yana yönü sürekli Batı’ya olan, birinci Turan olarak İstanbul’u, ikinci Turan olarak Roma’yı görenler korkmayacağına göre Korkmaz’ın yazılarından?

Bir Düşünce Refleksi Olarak Romanlar

Romanları, hikâyeleri önemserim, çünkü bir milletin düşünce refleksleridir, oradan sezebilirsiniz mevcut yapının temel özelliklerini, hatta buna dair bir film seyretmiştim “Akbabanın Üç Günü” diye. Derken “Şibumi” geldi önüme. İyi de, orada Kaos düzeninin mimarlarına karşı verilen bireysel bir mücadelede, milletlerin temel özellikleri, artıları eksileri, doğu düşüncenin batıya karşı niteliksel yapısından bahsediliyor ve dünya edebiyatının alanında klasiği olmaya aday bir çalışma, peki Teşkilat niye böyle olmasın ki, dokusu daha güçlendirildiği zaman. Neyse, ben asıl yazma nedenime geleyim, yani “Şibumi” ile tanıştırayım “okur”larımızı, tabii benim gibi geç kalmışları. Ama sanıyorum daha önce okusaydım bu kadar etkili olmazdı, bu “ nedensiz içe kapanmayı, metafizik gerilimi” yaşarken okumasaydım yani.

Siz de olur, sanıyorum, birden onlarca, yüzlerce, isterse binlerce km ötede olan birini sezdiğiniz, tam o sırada ondan bir haber ulaşır, hayda bu nasıl oluyor dersiniz. Lapa lapa yağan kar, binlerce km ötede yağan kar ile birden özdeşleşir, orada mısınız, burada mısınız şaşırırsınız, aslında hem oradasınız, hem buradasınız aslında. En iyisi yürümek karda lapa lapa yağarken, milletin telaşla biran önce kaçayım, evime, sığınağıma ulaşayım dediği anlar, sizin her biri bir diğerine benzemeyen kar zerrelerinden biri olup yere düştüğünüzü. Aslında hepsi “Bir”dir, “O’dur” ya da Ondandır, mı deseydim? “O, zuhurda her şeyin aynıdır. Eşyanın zatlarında eşyanın aynı değildir; aksine o, O’dur, eşya da eşyadır.” mı desem daha iyi acaba?  Belki bu nedenden dolayı, daralma anında bir ses, bir nefes ulaşıyor ve insan birden rahatlıyor, simsiyah olan her yer, birden beyazlaşıyor, masumiyetine bürünüyor yeniden.

Her taraf göz alabildiğine beyazdır, havanın bütün kirlilikleri gitmiştir, korkuyla beklenen susuzluğun giderileceğinin habercisidir bu kar. Ama bazı canlıların da canını yakmaktadır, kurtların, kuşların, börtü böceğin bir de odunu, kömürü olmayan “can”ların. Evet, kar lastiği olan Oktay ağabeyin dev Camry’si ile barajda lapa lapa kar yağışını seyredip, oradaki kuşlara bakıp, bin türlü zahmetle o bölgedeki köpeklere yiyecek götürmek, ancak böyle bir kaygının eseri olabilir. Hele “Nazik” isimli ihtiyar, yalnız ve hafif sakatlanmış köpeği koruyarak, diğerlerinden ayırıp yemesini sağladıklarını görünce, yalnız olanın, düşecek olanın elinden tutulduğunu görünce, üstelik bunu her an arabanın kayma riskiyle yapıldığını görünce, aynı tavırın Ankara’da da bir başka canlıya, kuğu’ya yapıldığını yakınen algılayınca yeniden ümitvar oluyorum her türlü olumsuzluğuna karşı Kaos düzeninin.

Hala Şibumi’ye gelemedim, mazur görün, ama onca okumalara rağmen anlayamadım gitti, gelenek, hikmet, ezeli hikmet, ilahi risaletlerin birliği, kalp, gönül birlikteliği, ya da her nerede olursa olsun, bir kişiye yapılan haksızlığın bütün insanlığa yapılmış gibi olacağı, bir kişiyi, esaretten, kölelikten kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmış gibi olacağının ne anlama geldiğini. Herhalde anlayamadan da gideceğim, öyle sanırım. Öyle vahdet-i vucud okumaları, Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim adlı basit risaleyi sadeleştirme çabalarını, vahdet-i Şuhut ile birlikte bütün Hindistan’ın bir zamanlar yeniden dirildiğini bilmek yetmiyor, anlamaya.

Yakın Algılama da Ne Demek?

Ama bir romanda rastlayınca benzer bilgilere, şaşırıyorsunuz, umutlanıyorsunuz, hele “yakın algılama”yı okuyunca. Neyse yeter artık, söyle de kurtulalım kardeşim, nedir bu Şibumi” Zaten bende bu metni yazmaya 16.01.2008, saat 04’de karar verdim. Niye mi? Akşam bitirdiğim kitap, gündüz yaşadıklarım, yakın algılamaları düşünerek yattım, birden sarsıntı ile uyandım, deprem oluyordu. Hemen kalktık, iyi de hiç paniklemedim desem ne dersiniz, hemen her an dışarı çıkacak gibi hazırlıkları yaptık, ama nereye çıkacaksın, dışarı bilmem ne derecede ekside, zaten ışıklar yandı ama cesaret eden yok, herkes serbest, ama özgür değil istediğini yapmaya. Birkaç dakikalık bir iş, filmin “the end” olması, ama telaş yok, işte bu iyi. Ben en iyisi sabaha yazayım şu Şibumi’yi; yakın algılamayı, bendeki izdüsümlerini, dar zamanda ulaşan bir haber ile hayatı paylaşmalarının refahını, huzurunu.. Nasılsa fakülte tatil, evde kitap okuyorum, makale çalışmalarımı yapıyorum, biraz da buna zaman ayırayım. Yaşadığım gerilimi, gelgitleri aşmak için sürekli geçmişe dönüp, zaman ve mekan farklılıklarının dostluğa, yoldaşlığa engel olmadığının bilinçte olup, alemlere rahmet olarak gönderilen, bütün risaletleri içeren, ezeli hikmetin son temsilcisine sığınıp, o ne yapmıştı bu durumda, nasıl hareket etmişti, oradan bir örnek çıkartabilir miyim kendime deyip durmam yerine yazmak, tek çıkar yol. Çünkü kitabın kahramanı hücre hapsinden çıkarmak için bir iş teklif ediliyor, seni özgür bırakabiliriz diyorlar. Ben zaten özgürüm, ama sizin bahsettiğiniz serbestlik galiba diyor. Serbest olmak, istediğiniz yere gitmek kişinin özgür olmasını gerektirir mi, hala dış dolaştığımın ve artık sıktığımın farkındayım. “sözü kültürlere, uygarlıklara, geleceğe getirmekle, derin felsefelerin arkasına saklanmakla, asıl konuya girmekten kaçınıyorum” Ama normal bu kardeşim, çünkü Şibumi, anlatılmayacak bir niteliği tarif etme çabası! (s.84,112)

Ve ŞİBUMİ:

sibumi.jpg

Sıradan, olağan görüntülerin altındaki olağan dışılıkları, gizli üstünlükleri anlatır. Bilgiden çok, anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği olmayan bir alçak gönüllük demek. Sanatta basitlik demek. Felsefede büyük bir ruhsal rahatlıktır, ama pasiflik değildir kesinlikle. Bir insanın kişiliğinde ise… nasıl söylemeli… Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey. Kısacası Şibumi;

·         O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok.

·         O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok.

·         O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok.

·         O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok.

Peki insan Şimubi’yi elde edebilir mi diye soruyor Hel; yok, insan ancak onu keşfedebilir, diye cevap geliyor hocasından. Bunun için çok bilgili mi olmak gerekir, sorusuna ise, daha çok bilgilerden geçip basitliğe varmak gerek. Deniliyor.

“Basit”i “Giriftleştirmek”, İyice Karmaşık Hale Getirmek Bizim İşimiz!

Bunu okuyunca, basit tanımının Vacibu’l-vucud olan Tanrı’yı anlatmaya çalışırken felsefe dersinde niye o kadar çok kullandığımı hatırladım birden. İyi de basit’i o kadar karmaşık anlatıyoruz ki, ne olacak bu işin sonu? Belki bundan dolayı, anlatmak yerine yaşamak gerek, o iç huzurunu keşfetmek için. Büyük bir zihni disiplin ve meditasyon ile seçkin insanların keşfetti huzur, sükunet ve doğayla birleşme anına, aptallar ise ilaç alarak ulaşmaya çalışıyor.

 Böyle insanları din veya sihirle ilgili gösterilmesi, mistik denmesi de biraz tiyatromsu, diyen Oteka San, yani Hel’in Go hocasını kendime çok yakın hissettim. O da bu konularla ilgili okuyor, büyük bir zihin ve meditasyon ustası, Go uzmanı ama, bir türlü anlayamıyor, sorular soruyor talebesine. Şiirsel paradokslardan, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar girift bir seyi anlatmasını anlamaya çalışıyor.

Hel, ona cevap veriyor, belki de “anlatamayacak kadar basit” diye. Zaman da, zamansızlık da yok,  Hel, hocasıyla Go oynuyor, ama aynı zamanda her yerde. Zamansız bir sükunet, ardından bir zihni diriliş, tüm varlıklarla bir olma. Yerinden kıpırdamaksızın uçup başka yerlere gitmek ve her şeyi anlamak. Bir uçma ya da yüzme duygusu. Bir nehir ya da ırmak. Belki de rüzgârın bir pirinç tarlasında yarattığı dalgacıklar. Rüzgârla kımıldayan yapraklar, akıp giden bulutlar, çayıra sürüklüyor Hel’i. İçine süzüldüğü çayır, yayıldığı yer, orada dinleniyor, sükuneti buluyor. Sahici bir çayır mı bu, sorusuna evet, elbette diye cevap. Üç köşe bir çimenlik. Üzerinde hiçbir şey yürümemiş, onları hiçbir şey yememiş. Çiçekler var, rüzgar. Ilık. Gökyüzü soluk, tekrar çimen olduğu için mutlu Hel.

“Sen çimen misin?” diye soruyor hocası merakla. Evet, ikimiz biriz, Rüzgârda öyle, sarı güneş ışığı da. Hepimiz.. Birbirimize karışmış durumdayız. Bu durumda hiçbir şey önemli değil ve her şey harikulade. Derken buradan ayrılıp kendi vücuduma giriyorum, dinlenme bitiyor. Hocası merakla soruyor, peki benim de bir parçam mısın diye, garibim benim. Yok, orada hiçbir mahlûk yok, görebilen tek şey benim. Hepimizin adına ben görüyorum. Çimenin, Güneş ışığının..Her şeyin parçasıyım hocam. Hepsini paylaşıyor, yoo hepsiyle birlikte yüzüyorum. Akıyorum. Go tahtasıyla da, taşlarla da. Go tahtasıyla ben iç içeyiz.

Yani tahtanın içinden mi görüyorsun diye canhıraş bir şekilde soruyor hoca. İçinden veya dışından, hepsi bir. Ama görüyorum demek de en doğru kelime değil. İnsan her yerde olduğu zaman görmesi gerekmez. Başını sallayarak anlatamıyorum der Hel. Sana daha fazla soru sormayacağım, ama bulduğun sükuna imrendiğimi itiraf edeyim diyor hocası Oteka San. Sana imreniyorum, çünkü bu kadar kolaylıkla, uğraşmadan çabalamadan ulaştın, ama bu durumu kaybetme riskinin olduğunu düşününce de korkuyorum diyor(s.88-95)

Sonuç:

         Aman neticede bir roman, bu! Ben de kendimi kaptırdım gidiyorum bu hayal mahsulü esere.  Çok iddialı olacak ama Oteka San var, benim durumu en iyi ifade eden. Siz de bir okuyun isterseniz, bakalım ne göreceksiniz, ya da size ne söyleyecek satırlar. Nasılsa her şey var, gizem, mistizm, cinayetler, öldürme teknikleri, siyasal operasyonlar, dünya siyasetine dair her ne varsa merak edilen, hepsi var. Bir yanınızdan yakalayacak bu kitap, öyle sanıyorum. Yoksa sürekli okunurluğu nasıl temin ediyor, değil mi ya?

14.01/2004.11.45

---

Doç. Dr. Mevlüt UYANIK

Hitit İlâhiyat Fakültesi

İslâm Felsefesi Anabilim Dalı 

Yorumlar   

0 #3 Guest 30-09-2009 19:11
vakit ayiriniz, "mantik bilimi" hegel
Alıntı
0 #2 Guest 17-06-2008 11:23
Siz bile yetmiyor anlamaya diyorsanız, peki biz ne olacağız??
Alıntı
0 #1 Guest 13-02-2008 15:52
"...onca okumalara rağmen anlayamadım gitti, gelenek, hikmet, ezeli hikmet, ilahi risaletlerin birliği, kalp, gönül birlikteliği, ya da her nerede olursa olsun, bir kişiye yapılan haksızlığın bütün insanlığa yapılmış gibi olacağı, bir kişiyi, esaretten, kölelikten kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmış gibi olacağının ne anlama geldiğini. Herhalde anlayamadan da gideceğim, öyle sanırım. Üyle vahdet-i vucud okumaları, şeyh-i Ekberâ??i Ni çin Severim adlı basit risaleyi sadeleştirme çabalarını, vahdet-i şuhut ile birlikte bütün Hindistanâ??ın bir zamanlar yeniden dirildiğini bilmek yetmiyor, anlamaya..."

kimi redaksiyon hatalarına rağmen ;-) zevkle okuduğum bi yazı oldu..
mevlüt bey'in itirafları olarak algılanmaya uygun pasajlar da yazıya ayrı bir kıymet katmış bence..
tesekkürler hocam..

selamlar..
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile