VEFÂTININ 33. YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE MAHİR İZ HOCA

Esintiler - Esâtiz
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times
mahir_iz.jpg     (28.01.1895 – 09.07.1974)
         İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nün mümtâz hocalarından olan Abdullah Mahir İz Bey, İstanbul’da doğdu. Babası Medine ve Ankara kadılıklarında bulunmuş Seyyid İsmâil Abdülhalim Efendi’dir. Babasının kadılıkları sırasında Midilli, Balıkesir, Isparta, Medine ve Ankara’da okudu. Saraybosnalı Mahmud Necî Efendi’den Balıkesir ve Medine’de özel dersler aldı. İstanbul’a döndükten sonra iki sene Vefa İdadisi’ne devam etti. 1916’da Ankara Sultanisi’ni bitirdi.
     Yine 1916’da aynı okulun ilk kısmında Türkçe öğretmeni olarak atandı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde zabıt kâtipliği yaptı. 1924’te İstanbul İmam Hatip Mektebi tarih muallimliğine tayin edildi. Üniversite tahsilini ikmâl etmek üzere sırasıyla Eczacı Mektebi’ne, Kimya ve Hukuk fakültelerine bir süre devam ettiyse de Edebiyat Fakültesi’ne kaydolup buradan mezun oldu. Kadıköy Orta Mektebi, Fransız Saint Jean D’Arc Okulu, Halıcıoğlu ve Kuleli Askerî liseleri, Üsküdar Paşakapısı ve Davutpaşa orta mekteplerinde hocalık yaptıktan sonra 1933’te Edremit Ortaokulu’na müdür tayin edildi. 1938’de Nişantaşı Erkek Orta Mektebi müdürlüğüne getirildi. 1949-1956 yılları arasında Haydarpaşa Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği, sonra İstanbul İmam Hatip Mektebi’nde müdürlük (1958-1959) yaptı. Çamlıca Kız Lisesi’nde edebiyat öğretmeniyken emekliye ayrıldı. 1960 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü hocalarından Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun davetiyle Yüksek İslâm Enstitüsü’nde “İslâmî Edebiyat Tarihi” hocalığı ile yeniden maarif hayatına döndü. Burada tasavvuf tarihi, hitâbet ve irşâd derslerini de okuttu ve ikinci defa emekli oldu (1970). 9 Temmuz 1974’te vefât eden Mahir İz Hoca’nın kabri İstanbul Sahrayıcedid Mezarlığı’ndadır. Vefatına bazı şâirler tarih düşmüşlerdir. Bir iki örnek verelim:

    Çok temiz kâmil bir insân gitti âh

    Etti yekser cümleten dilhûn bizi

    Hâlisâ târih-i tâmın söyledim:

    “Veyl gâib eyledik Mâhir İz’i”    (1394 h.)  (Hâlis Erginer) 

    “Mâhir İz Bey de göçdü hey dünyâ!

    Edebiyyâtımız yetîm oldu”   (Kemâl Edip Kürkçüoğlu) 

    Kendi adının yanısıra Maksûd Kâmran, Namık Yaz ve Abdullah Söğüt takma adlarını da kullanarak Diyanet Gazetesi, İslâm Düşüncesi, Hilâl, Sebîlürreşâd, Tohum, Oku, Yeni İstiklâl, Bugün, Yeni Asya gibi gazete ve dergilerde şiirler, ilmî, edebî ve ictimaî yazılar kaleme alan Mahir Hoca sosyal faaliyetleriyle de dikkat çekmiş, pekçok cemiyet ve vakfın kuruluşunda bulunmuş, buralarda başkanlık ve üyelikler yapmıştır.

    Tohum dergisinin 86. sayısı (1975) Mahir İz Özel Sayısı olarak yayımlanmış, 1995 yılında Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nin teklifi ve Üsküdar Belediyesi’nin tensibi ile Fakülte’nin önünden geçen caddeye Mahir İz caddesi adı verilmiş, Pendik Hilal Konutları’nda açılan ilköğretim okuluna Mahir İz İlköğretim Okulu denmiştir. Hoca’nın Tasavvuf, Din ve Cemiyet, Yılların İzi adlı her biri üzerinde sayfalarca yazı yazılacak eserleri mevcuttur.

    Mahir İz Hoca’yı “Muallim, Dâvâ Adamı, Edib, Müellif, Cemiyet Adamı, İnsân-ı Kâmil Mahir İz” gibi başlıklar altında ayrı ayrı inceleyebiliriz. Ancak bu inceleme böyle bir yazının hacmini aşacağından burada Hoca’nın kimlik ve kişiliğine kısaca değinilmekle iktifa edilecektir.

    Naci ve Cevdet beylerle birlikte “Muallim” sıfatının en çok yakıştığı isim Mahir İz olsa gerektir. Nitekim mezar taşına kendi isteği ile sadece “Muallim Mahir İz” yazılmıştır. O 59 yıllık maarif hayatının her safhasında bir şeyler öğretme gayreti içinde olmuş, onun bulunduğu her yer ilim ve irfân meclisine dönmüştür. Talebelerinden öğrendiğimize göre öğretmen olarak atandığı her okulda en çok sevilen hoca olan Mahir İz Bey’in derslerine diğer sınıf ve okullardan da talebeler katılır, çoğu zaman o kadar öğrenciyi sınıf almadığı için dersler okulun büyük salonlarında yapılırdı.

    Mahir Hoca talebelerine hayatın her sahasında rehberlik eden bir muallimdi. Hocalarımız Prof. Dr. Mustafa Uzun, Prof. Dr. Yaşar Fersahoğlu ve Mahir Hoca’nın eserlerini yeniden neşre hazırlayan, konferans ve sohbetlerini kayda alan muhterem Ertuğrul Düzdağ Bey’den duyduklarımızın bir kısmını aktararak, Merhum Doç. Dr. Selçuk Eraydın ve Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu Hocaların hatıralarından iktibaslar yaparak Mahir Hoca’nın nasıl örnek alınacak bir muallim, bir üstâd olduğunu anlatmaya çalışalım:

    İlâhiyat Fakültesi’nde Mahir Hoca’dan en çok bahseden, ondan duyduğu –bugün başka yerlerde artık duyup, görüp, okuyamayacağımız- beyitleri talebelerine sık sık okuyan, Mahir Hoca’nın sadece bir öğretmen değil, aynı zamanda bir dâvâ adamı ve mürşid olduğunu biz talebelerine anlatan hocamız Prof. Dr. Mustafa Uzun’dur. Uzun Hoca bir sohbetinde bize Mahir Hoca’yla ilgili şöyle bir hatırasını anlatmıştı: “Mahir Hoca bize daima sohbete veya gidilen yere, yapılan işe uygun beyitler, şiirler okurdu. Su içerken bir beyit okurdu, çay içerken bir başka beyit okurdu. Mesela Hoca’nın çok tekrar ettiği bir çay tarifi vardı. Bunu ben Emirgan’da çay içerken kendisinden duymuştum:

    ‘Çay kadehte dîde efrûz olmalı,

    Leb-kez u leb-rîz u leb-sûz olmalı’

    Yani güzel bir çayın rengi göz alıcı olmalı. Ayrıca bardağın yarısı boş değil, hafif bir dudak payı kalacak kadar dolu olmalı. İlk yudumu aldığın zamanda da ağza hafif bir çay burukluğu, lezzeti gelmeli ve sıcak olmalı. Böylece biz Hoca’yla çay içerken hem soğutmadan içildiğini öğrenir hem de tarifini almış olurduk.”

    Bir dersinde de Uzun Hoca Mahir Hoca’dan duyduğu şu beyti bize okumuştu:

                “Mey gibi her bir haramın sekri olsaydı eğer

                Ol zaman idrak ederdin, mest kim, huşyâr kim”

    Beyit “her yapılan yanlış iş, her yapılan haram davranış eğer içki gibi insanın üzerinde tesirini gösterseydi, yolda yürüyenlerin hangisi sarhoş, hangisi değil daha iyi anlardın” mânâsına geliyor…

    Yine Uzun Hocamızın naklettiğine göre Mahir Hoca okullarda dinî bilgiler vermenin zor olduğu yıllarda okuduğu şiirlerdeki dinî terimleri uzun uzun açıklayarak talebeye dinin esaslarını anlatırdı. Mesela Âkif’in İstiklâl Marşı’ndaki “Kim bu cennet vatanın uğrunda olmaz ki fedâ / Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ / Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ / Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ” kıt’asını okur, sonra “cennet, şehid-şühedâ-şehâdet, Hüdâ” gibi dinî terimleri şerheder, talebeye dinî ve millî heyecanı aşılardı. Ertuğrul Düzdağ Bey’in ifadesiyle onun için Tevfik Fikret’in Halûk’un Âmentüsü şiiri bile gerçek Âmentü’yü, îman esaslarını anlatmaya vesile olurdu.

    Mahir Hoca’nın talebelerinden Merhum Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu bir makalesinde Mahir Hoca’nın muallimlikteki bir prensibine şöyle işaret ediyor: “Klasik kültürümüzün perdelerini yeni yeni aralıyordum. Meselâ [Hoca] bir gazelin şu iki beytini izah etmekten kaçınmış ve bugünkü gibi kulağımdadır ‘mezlaka-i akdâm olan şeylerden ictinâb etmek lâzımdır oğlum’ (ayak kaydıracak şeylerden kaçınmak gerek) demişti. 

    ‘Çat kaşlarını çehre-i nâmûsa itâb et

    Yak nârına ma’mûre-i takvâyı harâb et

    Zühd âteşe yansın görüp ey dîde-i cânân

    Sen gûşe-i mihrâbda var nûş-ı şarâb et’ 

    Halbuki bu iki beyitteki müşebbehleri, müşebbehünbihleri, vech-i şebehleri ve diğer edebî sanatları yerli yerine koyunca ayağın kaymasından endişe etmemesi lâzımdı. Bunu Hocamın şeriatin muhafazasına gösterdiği dikkati belirtmek için kaydediyorum.” (“Tasavvuf”, Divanlar Arasında, s. 115-116)

          Merhum Çavuşoğlu bitirme tezi olarak incelediği Yenişehirli Avni Bey’in içkiye tehlikeli bir şekilde mübtelâ olduğundan bahsetmiş, bu satırları okuyan Mahir Hoca Çavuşoğlu’na fevkalâde kızmış ve Avni Bey’in bu zaafını yazmanın gençliğe ne faydasının olacağını sormuştu.

    Yılların İzi adlı hatırat kitabında Mehmed Âkif, Ferid Kam, Midhat Cemal, Tâhirü’l-Mevlevî gibi çok önemli şahsiyetlerle olan irtibatından bahseden Mahir İz Hoca’nın bu hatıraları naklederken aslında bir devrin şahitliğini yaptığını görürüz.

    Mahir Hoca’nın hayatı üzerinde en çok etkili olan kişi Mehmed Âkif’tir. Hoca kitabında Âkif’le ilgili münasebetlerine ve hatıralara sayfalar dolusu yer ayırmıştır. Bir hatırasını faydalı olur ümidiyle zikredelim. Mahir Hoca bir ziyaretinde Mehmed Âkif’i Âsım şiiri üzerinde çalışırken görür. Dikkatle baktığında sayfada tashih edilmemiş yer olmadığını müşahede eder, hayretler içerisinde kalır. Çünkü Mahir Hoca o güne kadar Âkif’in şiirlerini kolayca yazdığını, düzeltmeden sahifelere geçirdiğini zannedermiş. Gördüğü bu manzara karşısında hayretini gizleyemeyen Mahir Hoca’ya Âkif Bey: “Sen ne diyorsun? Bir kelime için bir hafta düşündüğüm olur.” der.

    Hoca’nın etkilendiği bir diğer zat da Dârülfünûn’da Şerh-i Mütûn dersi hocası Ferid Kam’dır. Ferid Bey birgün bir n’at yazmış, onu Mahir Hoca’ya okumuştu. Mahir Hoca da son beyti

    “Ferîd-i bî-nevâyı defter-i uşşâkına kaydet

    Budur senden niyâz-ı kalb-i şeydâ yâ Resûlallah”

    olan na’tı istinsah etmişti. Akşam eve gelip yemeğe oturduğu sırada Mahir Hoca’nın kapısı şiddetle çalmış, Hoca kapıyı açtığında Ferid Bey’i karşısında bulunca şaşırmıştı. Ferid Bey heyecanla şöyle demişti: “Aman oğlum, ben büyük bir terbiyesizlik yaptım. Yazdığını getir de hemen onu düzelteyim. Resûlullâh’a emredilip ‘kaydet’ denir mi? Hemen o mısraı şöyle düzelt:

    ‘Ferîd-i bî-nevâ da defter-i uşşâkına geçsin…’ 

    Mahir Hoca Yılların İzi’nde Halıcıoğlu Askerî Lisesi’ndeyken beraber çalıştıkları Tâhirü’l-Mevlevi’den de sitayişle söz eder. Ondan iktibas ettiği şu kıt’a çok etkileyicidir:

    “Eli boş gidilmez gidilen yere

    Boş gelmedim ya Rab ben suç getirdim

    Dağlar çekemezken o ağır yükü

    İki kat sırtımla çok güç getirdim” 

    Hoca’nın talebelerinden Uğur Derman’ın belirttiğine göre Hoca’nın kütüphanesi hafızası ve bazı notlar aldığı defterleriydi. Bu kadar imkânı olduğu halde kitap toplamayışına genç yaşında şahit olduğu şu hadise manevi bir engel teşkil etmiştir: Bilhassa yazma kitap bakımından zengin bir kütüphaneye sahip olan ve arzu ettiği eserleri hattat bulup istinsah ettirecek kadar kitap seven babası Abdülhalim Efendi 1917’deki büyük Fatih yangınında evi yanarken dışarı çıkmış ve alevlere bakarak “Kitaplarım” diyebilmiş, o emsalsiz kütüphanesinden geriye bir kül yığını kalmıştı. Hoca bu hadiseyi hatırladıkça çok sevdiği şâir Üsküdarlı Tal’at Bey’in eviyle birlikte yanan şiirleri için söylediği 

    “Evimin yandığına yanmadım ammâ Tal’at

    Yandı bin beyt-i metînim, ona hâlâ yanarım!” 

    beytini tekrarlardı. (Mustafa Özdamar, Mahir İz Hoca, s. 134)

    Mahir Hoca mütevâzılığı ve kadirşinaslığı ile de talebelerinin gönlüne taht kurmuştu. Merhum Doç. Dr. Selçuk Eraydın Mahir Hoca’nın asistanıyken Hoca’nın Tasavvuf Tarihi derslerindeki notları toplamış, Hoca da bu notlara birtakım ilaveler yaparak bunları Tasavvuf adıyla kitap olarak bastırmış, Selçuk Eraydın’a da şöyle bir ithaf yazmıştı:

                Mütevâzı esere sâik u bâdi sensin

                Eser-i müştereki kim kime takdim etsin…

    Mustafa Uzun Hocamız, Mahir Hoca’nın tam bir zevk insanı olduğunu söyler. İstanbul sularını çok iyi bildiğini, hangi suyun ne tür özelliklerinin olduğunu, hangi suyun tazeyken içilmesi, hangisinin bekletildikten sonra içilmesi gerektiğini talebelerine anlattığını ifade ederek onunla su içmenin bile bir san’at olduğuna işarette bulunur.

    Yine Uzun Hocamız birgün derste bize anlatmıştı: “Diyanette yeni görev almıştım. Hoca görev aldığımı duyunca ‘İlk maaşını alır almaz harcamadan bana gel!’ dedi. Ben de öyle yaptım. Bir yerlere gideceğiz, yiyip içeceğiz zannediyorum! Maaşı aldım Hoca’nın önüne koydum. ‘Hesapla bakalım, maaşının yüzde ikibuçuğu ne ediyor? Sonra da o parayı ayır!’ dedi. Hesap ettim, ayırdım. ‘Bu yüzde ikibuçuk senin maaşının zakâtıdır. Her ay maaşını alınca bunu hesapla ve fakire, muhtaca dağıt.’ dedi. ‘İyi de hocam’ dedim, ‘etim ne butum ne benim, benim zekâtım mı olur? Üstelik ‘nisâb-ı şer’î’ var, ‘hevelân-ı havl’ var zekâtta biliyorsunuz. Ben bunlara sahip değilim.’ Ben böyle deyince Hoca ‘Evlâdım’ dedi, ‘Sen memur adamsın, onbeş günde biter paran. Sen ‘nisâb-ı şer’î’, ‘hevelân-ı havl’ı beklersen bir ömür zekât veremezsin. Memlekette bir sürü muhtac insan var. Onların ‘nisâb-ı şer’î’yi beklemeye tahammülleri yok. Onun için elini hayır hasenâta alıştır!’ dedi.”

    Mahir İz Hoca’ya “Hocam, siz elli altmış sene önceki hadiseleri dün olmuş gibi anlatıyorsunuz. Bu hafızayı neye borçlusunuz?” diye sorulmuştu. Hoca “Oğlum, biz Osmanlı sıbyan mektebine gittik. Bize ilk gün yolda nasıl yürünür bunu öğrettiler: Nazar ber kadem! Göz ayağın ucunda olacak yolda yürürken. O yüzden gözümüz hep ayağımızın ucundaydı, hep önümüze bakardık. Sizler boyuna etrafınıza bakıyorsunuz… Sizde hafıza olur mu? Güneh çeşmân keren dil mübtelâyi: Günahı göz işlerse de belâsını gönül çeker.” demişti.

    Merhum Mehmed Çavuşoğlu, Mahir Hoca’yı anlattığı yazısını şöyle bitirir:

    “Mâhir Bey Hoca ile, Mehmed Âkif’in ‘Âsım’ın Nesli’ dediği neslin son temsilcisi gitmiştir. Onu tanımış olanlar müslüman Türk ahlâkının, terbiyesinin ne olduğunu; fedâkarlığın, ferâgatin, karşılıksız, sadece hizmet için ve Allah rızası için hizmet etmenin nasıl olduğunu gördüler. Kafasına gözüne vurula vurula şahsiyeti allak bullak edilmiş bir deli haline getirilen millî kültürün sıhhatli halini, o kültürle yetişen insanın en mükemmel örneğini onun şahsında gördüler. Bütün bunlar, onun konuşma tarzı da ilâve edilerek uzun zaman anlatılacaktır. Hepimiz böyle bir insanı tanımış olmakla övüneceğiz. Övünmekle kalmayıp kendisine o karakterden pay ayıranlar ve yeni Mâhir Beyler olacaklardır. Nasıl ki Mâhir Bey, Âkif’in karakterinden kendi payını almış ve kendisinden sonra gelenlere dağıtmışsa…”

    Oğluna Mahir adını verecek kadar Hocasını seven Yaşar Fersahoğlu Hocamız “İrşad” derslerine gelen Hoca için yazdığı kıt’ayı vefatını müteakip neşretmişti:

    “İrşâd”a “Mâhir”di, davada “İz”di

    Ne mutlu bize ki rehberimizdi

    Devrinde muallim hayliydi ammâ

    Göllere nisbetle o bir denizdi…

    Bu denizden birkaç katre aktaralım yâd-ı cemîl olsun istedik. Yazımızı vefâtının 33. yıldönümünde Hocamızı rahmetle anarak onun çeşitli vesilelerle okuduğu bir beyitle bitirelim:

    “Çerhte encüm kadar mehpâre vardı ammâ ki sen

    Evc-i mihr-i hüsn-i ânsın benzemez onlar sana!”

    (Kâinatta yıldızlar kadar çok güzeller vardı ama sen başkasın! Güzelliğin zirvesisin sen, benzemez onlar sana…)

Yorumlar   

0 #1 durruguher 11-07-2007 21:32
namı diğer hocaların hocası..bah çesindeki çi çekleri temaşa ederken sıbğatallah tesbihi çeken bir derviş,hocalık tiryakilik işidir deyip bu tiryakiliği öğrencilerine onlardan da bize adeta bir silsile halinde bulaştıran büyük insan...'oldu olacak olmadı olmaycak asla' diyen mütefekkir hele şu tekerlemesi bizim öğrencilerimizin bile ezberindedir'kıl beşi,tut kardeşi,yap hayırlı her işi,bil sorumlu her kişi,ol hayır eşi kurtar başı'...Rabbim bizlere o idrak kalitesini nasibetsin inş....
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile