Kim Gelenekçi, Kim Modernist?

Esintiler - Esâtiz
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

Kim_Modernist_lahiyat2Bu yazı, dinî tartışmalarda muhataplarımıza karşı, bilhassa itham edici, aşağılayıcı ve dışlayıcı olarak kullandığımız ‘modernist’ teriminin popüler kullanımını irdelemektedir.


Buradan yola çıkarak, aslında kimin ne kadar ve neden modernist olabileceğini veya aslında kendilerine ‘modernist’ denenlerin ne kadar modernist olabildiklerini irdelemeye ve tartışmaya çalışacağım. Modernizmin ve ilgili birkaç kavramın tarifinden yola çıkarak başlamak istiyorum.

Genel olarak, “geleneksel olanı yeni olana tabi kılma tavrı, yer­leşik ve alışılmış olanı yeni ortaya çıkana uydurma eğilimi veya düşünce tarzı” olarak tarif edilen modernizm, gerek entelektüel gerekse popüler, en çok bu anlamıyla ele alınarak tartışılmaktadır. Bunun diğer yansıma biçimi olarak modernizm, ‘bir inanç sistemi ya da öğreti bütününü, değişen koşullara uyarlama eğilimi ya da ha­reketi’** olarak algılanmaktadır.

Modernizm ve modernleşmenin insanı yalnızlığa ittiği; şehirleşmeyi de beraberinde getirdiği için, ferdi, toplumdan öte götürdüğü ve böylece de ‘bencilleştirdiği’ görülmektedir. Fakat buna “dur” demek isteyenlerin, muhafazakâr ve entegrist davranmaktan öte yaptıkları bir şey, bir alternatif sunma girişimleri neredeyse görülmemektedir. Yapılan, sadece geleneğin övgüsü, geçmişin kutsanması ve ‘olduğu gibi’ çağdaş hayata geçirilmeye çalışılmasıdır.

Kutsalı(!) dışlayan modernist yaklaşımlara karşı, muhafazakâr grubun yaptığı, kutsallarını koruyarak ‘çağın idrakine sunmak’ değil, bilhassa ‘tepki vermek’ suretiyle ‘ortaçağ’da kutsal(!) sayılan ‘her şeyi’ korumak ve hatta biraz daha artırmak olmuştur.

Bu bağlamda bir ilahiyatçı olarak, kendi cephemizde yapılan tartışmalarda ‘modernist’ ithamının, daha çok aşağılayıcı, geleneğinden kopmuş, kendi tarihî, dinî ve millî değerlerine yabancılaşmış kişileri ve kişilikleri kastederek kullanıldığını görüyoruz. Güya ‘içimizdeki’ modernistler, kendi değerlerini(!) ve kutsallarını(!) hiçe saymaktadırlar, sanki ‘Müslüman’ olarak hepimiz ortaçağ değerlerini(!) doğru sayıp, aynen kabul etmek zorundaymışız gibi. Bu tavır bana, başkasını ‘ötekileştirmek’ suretiyle kendini tanımlamayı çağrıştırıyor, yani ‘diğerinden kendi kimliğini üretme’yi. Muhatabına ‘modernist’ diyen kişi, kendinin tarihî geçmişi olduğunu, bir geleneği temsil ettiğini, bir takım temellere sahip ve bir kültüre mensup olduğunu ima ederken, ‘ötekinin’ bunlara sahip olmadığını açıkça söylemeye veya itham etmeye çalışmaktadır.

Ben, bizim geleneksel-çağdaş eğitim sistemimizde yetişen ve ilahiyat eğitimi almış hiçbir kimsenin, gelenekçilerin anladıkları tarzda, ‘modernist’ olabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Çünkü bu eğitimi alanlar pekiyi bilmektedirler ki, ilahiyat eğitiminin temelini ‘Ehl-i Sünnet’ paradigması oluşturmaktadır. Coğrafyamız, millî ve sosyal değerlerimiz ile tarihî dokumuzun getirdiği her ne varsa, aynı paradigmada şekillenmiştir. Bir kısım değişik düşüncelerin de, yine geleneğimizin tesiriyle oluşmuş, yani ‘içeriden’ gelen bir takım ‘farklı’ düşünceler olduğunu düşünüyorum. Zaten başka türlü de olamazdı… Diğer yandan aslında ‘Müslüman modernist’ diye tanımlanan bilim adamları (hatta bazı ilahiyatçılar), var olan geleneği toptan reddedenler değil, var olan bu geleneğin, yeni bir yöntemle sorgulanması gerektiğini iddia eden kişilerdir.

Yukarıdaki tarifte, dikkati çeken şeyin ‘yeni olma, yeniye uyma’ eksenli bir yaklaşım olmasından dolayı, yeni olan her şey, sanki ‘bidat’mış gibi karşılanmış, yeni olan ‘içtihatlar’, düşünceler bile aynı kategoriye sokularak değerlendirilmiş ve bir takım değişimler göz ardı edilerek elma ile armut birlikte sayılmıştır.

Mesela ilahiyatçılar nezdinde yapılan bir takım tartışmaları düşündüğümüzde, ‘değişim’i esas alan veya göz ardı etmeyerek ‘içtihat geleneği’ ve ‘ihya-tecdid’ ekseninde meseleyi tartışanla, değişimi kabul etmeyenler arasında yapılan tartışmanın, ‘modernleşme’ eksenine çekildiği gözlenmektedir. Bence bu, aslında söyleyeceği sözü veya çağa sunacağı alternatifi olmayanların polemiğidir. Bunu şöyle örneklendirmenin mümkün olduğunu düşünüyorum:

Benim büyük ninem evlenmiş ve evliliğinin beşinci yılında iki çocuk sahibi olmasına rağmen, kocası yani büyük dedem, ikinci bir hanımla evlenmiş. Ninem sadece kadın duygusuyla bu durumdan hoşlanmamış, ama buna bir şey de diyememiş. Büyük dedem birkaç yıl sonra üçüncü bir hanımınla daha evlenmiş. Evdeki hanımları bu durumdan hoşnut olmamışlarsa da, bir şey diyememişler. Çünkü onlar da çocukken kendi evlerinde iki-üç ‘anne’ görmüşler ve bunu yanlışlamak gibi bir tavrı düşünüp sergileyememişlerdi. Fakat nasıl olmuş, büyük dedem ve ninemin çocukları yani dedem ve kardeşleri, çeşitli sebeplerle evlerine ikinci ve üçüncü hanımlarını getirememişler. Aslında dedem getirseydi, ninem de, bir şey diyecek değildi; dünya görüşü (paradigması), buna itiraz etmesine müsaade etmiyordu. Fakat asıl değişim, ninemin çocukları ve torunlarında meydana geldi. Yani babam, büyüdüğü zaman evde tek ‘anne’ gördü, ‘şehir’de yaşadığı için, dede ve ninesinin halini zaten pek anlamamıştı da. Ancak kendinin evinde ve çevresinde gördüğü tek annelik yapı, onun paradigmasını yani ‘dünya görüşünü’, bilinçaltını ve hatta dinî geleneğini oluşturmuştu. Babam bunu fark etmemişti bile. Daha sonra aKim_Modernist_lahiyat1ynı durum tek evlilik yapan ablam ve benim durumum için de devam etti. Biz burada problem yaşamadık. Fakat benim veya ablamın kızı evlendikten sonra nasıl olduysa birden damadımız ‘Allah’ın müsaadesi’ veya ‘Peygamberin sünneti’ olarak eve ‘kuma’ getirmeye kalkınca, çatışmanın başladığını, tartışmaların alevlendiğini ve ortada ayet ve hadislerin ‘uçuştuğunu’ gördük. Aynı durum ortaya çıkmadıysa da, benim veya kardeşlerim için de geçerliydi tabiî…

Örnek olayda anlatmaya çalıştığım problem üzerinde konuşacak olursak, kendine ulaşan ve ‘dindar’ bir gelenekte olduğu için de ‘dinî’ diye yaşadığı geleneği devam ettiren büyük dedemin torunları, böyle bir durumda gerçekten ‘geleneğine yabancılaşmış’ olarak mı algılanmalıdır? Diğer yandan neden icap ettiyse, ikinci evliliğinde sakınca görmeyerek dini ‘deliller’e sarılan damat ‘gelenekçi’ midir? Günümüzdeki tartışmalar, belki abartılı gelecek ama bence bu şekildeki tasniflerden ibaret gibi. Ben, büyük dedemin torununu yani ‘annemi’ ve bir de ‘kızımı’ anlamaya çalışarak hadiseyi ele almanın doğru olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki, kızım ‘Hz. Peygamber (sas), kızı Fatma üzerine kocası Ali’nin kuma getirmesine izin vermemiştir’ diyerek karşı delil de sunabilir, ama işin içinde olanlar pek iyi bilir ki, bu ve benzeri pek çok tartışmada her iki tarafın da kendilerini savunabileceği ‘dinî’ deliller bulmaları çok kolaydır. Zaten bu yüzden de yapılan tartışmalar aynı paradigma içerisinde cereyan ettiği için çözümsüz, kısır ve sevimsiz kalmaktadır. Şimdi kendi tabiî sürecini yaşayan kızım, kocasının kuma getirmesine tahammül edememekte, hatta böyle bir şeyin Allah’ın emri veya müsaadesi olmasına ‘anlam’ bile verememektedir. Kızımla ninesinin durumu çok farklı, dolayısıyla ele aldıkları konuya bakışları da çok farklıdır. Hem de temelden farklıdır, öyle ki, biri için tabii, fıtrî ve doğru görünen, diğeri için tamamen problemli, anlaşılmaz ve sorgulanabilir olarak görünmektedir. Çünkü onun ‘İslamî bilinci’, (tabiî tartışılabilir) ona, böyle bir durumun ‘onur kırıcı’ ve incitici olduğunu öğretmiş ve bu öğretiyi de içselleştirerek kendi ‘dinî geleneği’ni oluşturmuştur. Tabiî ki, kızım, başına gelene, değil ninesi, annesinden bile farklı bakacak ve onun aklına bile gelmeyen soruları sormaktan çekinmeyecektir. Bu şekilde oluşan bir geleneğin ‘gayr-i dinî’ olduğunu, büyük dedemin devam ettirdiği ve ‘literal’ olarak naslarda okunan ve yaşanagelen geleneğin, sabit, değişmez ‘dinî’ olduğunu, kim, neye göre iddia edebilecektir? İlahiyatçılar, bunun çok kolaylıkla söylenemeyeceğini ve oluşabilecek iki veya daha fazla görüş grubunun (mezhep) kendi içlerinde tutarlı ve hem de kitabî deliller getirebileceklerini zaten pekiyi bilirler. Böylece yapılan sevimsiz ve kısır tartışmalar asla çözüm de sunamazlar. Çünkü iki ayrı paradigmadan olaya bakanların –ki kaçınılmaz olarak ve tabiî surette oluşmuş olmasına rağmen, bence ikisi de ‘İslamî’dir- bırakın iki rakip olarak aynı sahada maç yaptıklarını, birbirlerinden ayrı ve çok uzak sahalarda oynadıklarını kabul etmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum.

Şunu da ilave etmeliyim ki, insanlar, alışagelmiş oldukları hayat tarzlarındaki değişimlere kolay kolay tahammül edememektedirler. Sosyal hayattaki çok yönlü değişimler doğrultusunda, evlilikle ilgili ayetleri, tek eşle evliliğin öne çıkarılması şeklinde okumak ve yorumlamak, bir modernlik anlamına da gelmemektedir. Çünkü klasik dönemlerde de böyle söyleyenler olmuştur; bu durumda onları da mı ‘modernist’ diye adlandırmak durumunda kalacağız?

İşte, ‘modernist’, ‘gelenek düşmanı’ ve daha kötüsü ‘sekülarist’ yakıştırmalarının tam da burada devreye girdiğini görüyoruz. Evet, modern insanın ‘geleneğine yabancı’ ve ‘sekülarist’ olduğu doğrudur, kabul edilebilir, ama meseleyi bu şekilde ele almak ve kendi dünyasının şartları içinde şekillenen bir bilincin dinî durumunu sorgulamak nasıl olacaktır? “Bu durum ‘İslamî düzen’in oluşturulmasıyla çözülecektir” denirse, -o ‘düzen’in ne olduğu, nasıl olacağı zaten çok tartışılabilir olmakla birlikte- bu dini kabullenmek ve yaşamakla mükellef olan ‘batılı’ toplumlar için bu hükümlerin geçerliliği nasıl olacaktır öyleyse? Böyle diyenler herhalde hâlihazırdaki toplumların yapısını, ‘İslam’ diye ‘ortaçağ’a döndürmeyi düşünmüyorlar. Eğer düşünüyorlarsa -ki ancak o zaman tutarlı olabileceklerini düşünmekteyim- bence ‘irtica’ da, ‘gericilik’ de budur.

Kısaca söylemek gerekirse, farklı fikirler karşısında ‘modernist’ yaftasını yakıştırmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Empatiyle bakarsak, böyle bir yakıştırmanın şu açıdan haksız olmadığı düşünülebilir: Modernizm, “Batıda 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmıştır, geleneksel otoritelerin çöküşü ve liberal/demokratik düşüncelerin yükselişinin sonucudur ve nihayet modern bilimin etki­siyle dünya görüşünde vuku bulan değişme­lerin –ki değişimi yapanın bizzat Allah olduğu göz ardı edilmemelidir- beraberinde getirdiği yeni toplumsal ve politik koşullara uyarlamayı amaçlayan tavır ve hare­ket”i*** ifade etmektedir. “Bu durum ‘biz’den uzak ve başka bir sürecin ürünüdür. Böylece beraberinde getirdiği ‘değişim’ de, ‘dünya görüşü’ de bize ait değildir”, diye düşünülebilir ve nitekim düşünülmektedir de. Fakat ben, bunun pek de öyle olmadığını, neyin ‘bizim’ neyin ‘Batının’ olduğuna dair verilen kararların çok sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Böyle kolaycı bir tavır, içtihat ve felsefe geleneğimizin olmadığının itirafıdır. Öyleyse bize düşen ‘kendi geleneğimizde mevcut’ olan ‘din’ ve ‘içtihat’ felsefemizi, sosyal, siyasal, kültürel, dinî vd. alanlarda da işleterek çağa ve değişime alternatifler sunabilmektir. Bunu yapamıyorsak, tabiî ki, dinimiz dışlanacaktır. (Mesela, “diş dolgusuna cevaz veremeyen” bir Hanefilik, başka mezhebi taklit etmeyi değil, kendi geleneğinden yeni çözümler bulmanın yoluna gitmelidir -kabul etmeyenler olsa da zaten gitmiştir.- Böyle basit bir meseleyi halledemeyen mezhep kimin ne işine yarar?…)

Ben, bizim insanımızın –hainlerimiz çok olmakla birlikte- geleneksel olanı bir kenara atabildiğine, sadece kendini putlaştırdığına inanamıyorum. Çünkü böyle bir eğitim sistemimiz ve yetişme düzenimiz yok -eğer kişisel zaaflarımız sayılmazsa,- hele ilahiyatlar ve ilahiyatçılar açısından. Biz ilahiyatçılar, henüz modern bilimi -tenkit için de olsa- büyük oranda hazmedemediğimiz ve onu kendimize, genelde uygulayamadığımız için, çok da seküler düşünebilen bir grup olduğumuzu göremiyorum. Çünkü modernleşmenin beraberinde getirdiği birçok yapı ve dünya görüşü henüz -ve çoğu durumlar için çok şükür- toplumumuza yerleşmedi. Bu yüzden zaten biz, henüz şehirleşemedik, henüz milletleşemedik ve henüz demokrasiyi daha özümseyemedik. Eğer biz modernleşseydik -ki bunu kendi tarihî dinamik ve geleneklerimizle yapmalıyız-, herhalde bu hususlar çok daha kolay olurdu. Hâlbuki toplumumuz ve başta ilahiyatçılar, henüz modern değil, ‘gelenekçi’; çoğunlukla yenilikçi değil, muhafazakâr; kısmen akılcı değil, nasçı; henüz demokrat değil, statükocu ve çoğu zaman ilerici değil, gericidir.

Mesele birçok açıdan ele alınabilir özelliktedir, tabiî ki, tek boyutlu değil, çok boyutludur. Elbette Kim_Modernist_lahiyat2modern olmak her şeyiyle kötü de değildir. Mesela demokrasiye kim ne diyebilir, ama ben demokrasiyi, modernizmin değil, insanlığın takip ettiği gelişme sürecinin bir sonucu olarak ele almaktan yanayım. Tabiî ki, hür düşünceli olmak, insandan ve insani olandan yana olmak isterim, ama emperyalizme ve kapitalizme taraftar da olamam. Şimdi bu özelliklere sahip dünyanın en ‘modern’ ülkelerindeki insanlarla aynı düşüncedeyim diye, ‘modernist’ diye adlandırılmam mı gerekecek?

Modernleş­menin doğurduğu, katılımcı karar verme sürecini destekleyip güçlendiren anahtar kurumları, örneğin siyasî partileri, parlamentoları, vb.ni nasıl reddedebiliriz? Bununla birlikte, dünyada yer almamızı sağlayacak laikliğe ve ulusçu ideoloji­lere bağlılığı neden reddedelim? Bunu, ancak ‘siyasî’ yapılanmayı ‘dinî’ zannedenlerin ve klasik siyasî paradigmayı/hilafetçiliği/ümmetçiliği, sosyal, siyasal, kültürel ve içtihadî değil de, dinî görenlerin reddedebileceklerini düşünmekteyim.

Diğer yandan, ferdi, yalnız değil, toplum içinde ve onunla birlikte ele almamız gerektiği de doğrudur. Fakat burada karşılaştığımız problem, yok olan geleneksel otoritelerin yerinin doldurulmasıdır. Ancak şu anda ilahiyat fakülteleri hocaları olarak bizler, geleneksel dinî otoritelerin yerini doldurmak durumunda olmamıza rağmen, bunun da hem temsil, hem misyon hem de tartışılabilecek daha birçok açılardan icrası problemlidir. Ancak bu başka bir yazının konusu olarak ele alınmalıdır.

Ancak yukarıda ifade ettiklerimi tekrar vurgulayarak, modernleşme fikrinin, ırkçı, ferdi, seküler (laik değil) ve gelenekten bir kopuşu da ifade ettiğini ve bunun örneklerini sergileyen toplumlar ve gruplar olduğunu da göz ardı etmezsek, postmodern çıkışların kısmen yerinde olduğunu da kabul ederiz. Bizler Müslüman hassasiyetimizi ve Allah bilincimizi bunun için aldık ve devam ettirmek durumundayız.

Prof. Dr. Hanefi Palabıyık



** Ahmet Cevizci Paradigma Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., 6. Baskı, İstanbul 2005, s. 1184.

*** Aynı yer.

Yorumlar   

0 #1 fatih gündüz 26-04-2012 15:29
İnsanlık sapkınlık ve vahşetin doruklarında ikine Hz. Allah (cc) bize şükründen aciz olduğumuz bu dini verdi. Şimdi ise modernistler ve reformistler dinde reform ile islamiyeti modaya uydurmaya çalışıyorlar. Bunu da güya Hz. Allah ve Rasülü adına yapıyorlarmış....
Müslümanların ilimde, fende, matematikte, astronomide ve sair bilgi şubelerinde derecei kusvâya vardıkları zaman, garb iptidailik ve vahşet içinde yaşıyordu, bizden tam dörtyüz sene geride idi.(Cevat Rıfat ATİLHAN)

Bügün ve dün zarar ve kötü adına sayılabilecek ne var ise ehli sünnet velcemaate sırt çevirilerek elde edilmiş bedbahtlıklardır. Hal böyle iken gelenekçi yobaz yaftası vurularak ehli sünetin gözden düşürülmeye çalışılması din adına yapılabilecek en kötü ameldir. Din düşmanlarının güdümünde yapılabilecek en etkili silahtır.

Modernistler ve kaynakları fert fert incelendiğinde hakikatte kurtarıcı ve rehperlik kimliklerinin olamayacağı çok aşikardır.
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile