Ebu Hanife’nin Siyasi Duruşu -I

Esintiler - Esâtiz
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

ebu_hanife_klliyesiKim bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur.Her kim de bir canı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.’’

5/Maide/32

“İslam’ın teşekkül devrinin büyük mütefekkirlerinden” birisi olan Ebu Hanife Numan b. Sabit b. Zuta b. Mah (ö.150/767).yani günlük hayatımızı önemli ölçüde fikirlerine dikkat ederek yaşamaya çalıştığımız fıkıh imamımızın siyasi duruşuna dair çok fazla çalışma olmaması tuhaf değil mi? Nitekim son günlerde bu boşluğu gideren kitaplar ve müzakereler yoğunlaşmaya başlamıştır. Biz de bu çerçevede, Ebu Hanife’nin siyasi tutumunu siyaset felsefesi açısından değerlendiren bir makale yayımlamıştık,* onu ana hatlarıyla bilgilerinize sunarak, münakaşaya girmeden müzakereye katkıda bulunmak istedik.

Günlük hayatın içinde temiz yüzlü, iyi giyimli, güzel kokulu, ilim ve fıkhi bilgisi ve verasıyla meclis sahibi olan, ticaretle uğraşan, gelirinin önemli bir kesimini ihtiyaç sahiplerine ve ilim adamlarına dağıtan, asli kaynaklardan hüküm çıkarma ve fetva vermede yeni bir yöntem sahibi olan, taassuptan uzak bir tutuma sahip olduğu olması nedeniyle kendi görüşlerini bile kabule zorlamayarak talebelerine özgür bir tartışma ortamı sağlayan, günümüzde bile çok önemli sayılan resmi görevleri kabul etmeyerek, bir nevi tek kişilik sivil toplum örgütü gibi çalışan Ebu Hanife’nin siyasi tutumunu incelemek önemlidir.

Gerçekten ömrünün elli iki yılını Emevi; on sekiz yılını Abbasi yönetiminde geçiren bir hukukçunun, üstelik “Müslümanlar arasında fitne ve karışıklıkların ortaya çıktığı dönemde her müslümanın evinde oturması ve karışıklıktan uzak durması”nı öğütleyen hadisin ravisi olan bir alimin düşüncesini değiştirmesine hem pasif; hem de aktif boyutlarıyla muhalif bir siyasi duruş edinmesine neden olan olaylar nelerdir? Bunları analiz etmeden önce şu hususu vurgulamak gerekir: Ebu Hanife’nin rivayet ettiği bu hadisten başka, Müslümanlar arasında karışıklık çıktığı zaman tıpkı evin döşemesi gibi olmak gerektiği, eğer bir sorunla karşılarsa öldüren değil de ölen olmanın daha iyi olduğunu belirten hadislerden kasıt, fitneye karışmamak ve evde oturmaktır. Bu durum, müminlerin birarada bulunduğu ve her türlü hak ve hukuklarından emin oldukları zaman, başka bir Müslüman grubun isyan etmesine işaret eder. Böyle bir şey olduğu takdirde zaten isyan edenlerle savaşmak şarttır. Çünkü fitneyi uyandıranlara lanet edilmesini bizatihi peygamberimiz ifade etmiştir.

Ebu Hanife gibi bir alimin bile fikirlerinden dolayı devlet gücüne karşı korunup korunmadığının tespiti, aynı zamanda o dönemlerde temel haklar ve özgürlüklerin neler olduğunu, devlet görevlilerinin eylem ve işlemlerinden sorumlu tutulup tutulmadığı ve teşekkül döneminde yaşanan ufak bir kırılma ve hukuk devleti anlayışında bir sapmanın günümüz İslam dünyasının nasıl şekillendirdiğini gösterecektir.

1. Sorun

Ebu Hanife’nin fıkha ve akaide dair görüşleri ayrıntılı bir şekilde incelenmesine rağmen, onun içinde bulunduğu sosyo-politik şartlar karşısındaki resmi söyleme muhalif siyasi duruşun gereği olarak maruz kaldığı takipler, cezalandırmalar menkıbe olarak anlatılmış; ama felsefi bir “okuma”ya tabii tutulmamıştır. Özellikle siyasi ve hukuki bir etik oluşturarak yapılan hukuk ihlallerine karşı direnmesinin tahlili ihmal edilmiştir. Halbuki onun tutum ve tavırları teori-pratik uygunluğunun sonucu olup, eylemlerinde hem “Dini bir ibadet”, hem de siyasi ve hukuki yanlışlıklara vesile olmayarak adaletli ve ahlaklı bir düzen oluşturulmasına katkıda bulunmak esastır.

Ebu Hanife’nin siyasi duruşundan kasıt; yönetim tarzına ve ilkelerine ilişkin görüşleri ve tutumları, yönetimin meşru ve hukuki görmediği uygulamalar karşısında şiddete başvurmadan pasif bir muhalefet etiği geliştirmeye (sivil itaatsizlik) imkan sağlayıp sağlamadığının incelenmesidir. Akabinde, Ebu Hanife’nin silahı direnişe meşruiyet sağlayan fetvalarla veya maddi yardımlarla tepkisel düşüncelere destek vermesinin “Sivil itaatsiz bir okuma” imkanıyla çelişip çelişmediğini tahlili yapılacaktır.

Acaba düşünce tarihimizin teşekkül dönemini yeniden bir okumasında, son dönem siyasal gelişmeler karşısında yaşanan; özelde insan hakları; genelde hukuk ihlalleri karşısında liberal demokrasi taraftarlarının üzerinde durduğu “Sivil itaatsizlik” kavramını merkeze almak, bizi anakronizme düşürmeden nasıl bir katkı sağlayabilir? Bu soruya geçmeden önce, niçin bu kavramı tercih ettiğimizi açıklamak gerekir.

2. Niçin Sivil İtaatsizlik Kavramı?

Sivil itaatsizlik terimi, düşünce tarihinin hukuk ve siyaset açısından okunması açısından mihenk taşı konumunda olup; bir zoon politikon olan insanın devlet denen ve toplumsal sözleşme temelinde örgütlenmiş aygıt ile olan ilişkilerini özgürlük ve hukuk kavramı çerçevesinde kurgulamasını ifade eder. Bu, bireysel bir adalet ve özgürlük anlayışıyla birlikte onun ötesine geçmek ve toplumsal bir adaleti öncelemenin bilincinde olmak demektir. Zira toplumsal sözleşme ve uzlaşmadan kasıt, belirli bir topluma girmek veya belirli bir yönetim şeklini sorgulamaksızın kabul etmek anlamından ziyade belli ahlaki ilkeleri kabul etmek demektir. Ahlaki adalet, doğruluk ve dürüstlüğü öncelediği için otoriteye bağlılığı şartlıdır.

Bu çerçevede yapılacak bir okuma sonucunda, öncelikle, bir hakkaniyet ölçütü olarak adaletli ve doğru olmayı önceleyen bir alimin ve onun düşüncelerinden teşekkül eden hukuk ekolünün, düşünce tarihimizdeki yönetim biçimleri ve gelişimleriyle, toplumsal gerçeklikleri hukuk etiği açısından nasıl etkilediğini görebiliriz.

Birey-devlet ilişkilerinde, devletin bireyi bir kul olarak değil de, yüce ve bağımsız bir kuvvet olarak görmesi, otoritesini bireyden alması, hür ve aydınlık bir devlet yapısı için şarttır. Bu bağlamda, hangi dönemde olursa olsun, kanun/ferman/emir adı altında sunulan yaptırımın “Bir eylem ve tutumun yanlış olduğunu düşündüğüm zaman ortaya koyacağım doğru davranış nedir?” sorusu bağlamında sivil itaatsizlik ortaya çıkar. Bu nedenle, pasif direnme veya güncel ismiyle sivil itaatsizlik, “hak ve hürriyetlerin korunmasında ve kazanılmasında zaman zaman oldukça etkili olarak kullanılmakla beraber,  uygulanması hiç de kolay olmayan; aksine son derce çetin olan bir yoldur. Zira baskı ve şiddet karşısında barışçı direniş, şiddete şiddetle karşı koymada olduğundan çok daha fazla yürek pekliği, sabır, fedakarlık ve moral güç ister.”

Bu zorlukların yanısıra yapılan hukuksuzluklar karşısında kitlelerin tahrik olma olmalarını engelleyerek olası yanlışlıkların önüne geçebilecek, gerektiğinde kitleleri olumlu bir şekilde sürükleyecek güçlü bir liderin gerekliliği, Ebu Hanife’nin düşüncelerini önemli kılar. Çünkü pasif direnmede, hakikate ve adalete derinden bağlılık temel olduğu için “kanun” adı altında da olsa, vicdana uymayan işler talep edilince, buradaki hukuki sapma ve yanlışlık hakkında mezhep imamım olması hasebiyle Ebu Hanife’nin tutumu ve siyasi duruşunu bir de sivil itaatsizlik bağlamında okumanın çok faydalı olacağı kanaatindeyim.

3. Sivil İtaatsizlik ve Diğer Eylem Tarzlarından Farkı

Sivil itaatsizlik kavramını; toplumsal ve siyasal hayatımızda  hukuki gerçeğe  ve demokratik bir yönetime ulaşmada, şiddete dayanmadan, çatışmaya girmeden, aleni, sonucu hesaplanabilir ve hesap soran değil de, hesap veren barışçıl bir politik eylem olarak düşünürsek, diğer politik eylemlerden farkının özellikle belirtilmesi gerekmektedir. Bu nokta, ahlak felsefesi, hukuk felsefesi ve hukuk sosyoloji açısından sivil itaatsizliğin incelemeye değer ayrı bir öneme sahip olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Sivil itaatsizlik kanuni olduğu varsayımıyla yaşanan hukuksuzluklara karşı, militan bir tavır ve direniş biçimidir; ama son tahlilde, hukuksuzluğu ve haksızlığı gidermeyi hedef aldığı için bir sistem değişikliği talebi yoktur. Yasal olmayan politik bir eylem ortaya konur. Bu eylem, devrim ve isyandan farklıdır, çünkü sorunu, sistem değişikliği olarak değil de, görev çatışması olarak görür.

Sivil itaatsizlikte, öncelikle şiddet yoktur, ihtar ve uyarılarda bulunur; fakat tehdit asla yapılmaz. Yasal düzeltme yolları tıkalı olduğu kesinleşince, en son yöntem olarak sivil itaatsizliğe başvurulur. Sivil itaatsiz bir eylem için adaletli olmak ve temel insan haklarını öncelemek, anayasal rejime politik açıdan bağlı olmak gereklidir.

Haksızlığa uğrayan insanların mağduriyetini gidermek için insanlar arasında bir işbirliği sistemi kurmayı öngören bu tür eylemlerde politik ilkelerin dışında bir referans olmadığı için sadece adalet ve sağduyu ilkelerini temel alınır. Böylece hayatın ahlaki temeline yönelerek, herkese katılım önerisinde bulunur. Bu  nedenlerden dolayı, sivil itaatsizlik, kendisini, içerisinde gerçekleştiği uygarlığın, kültürün, (temel insan hakları ve özgürlükleri) ideolojisinin bir parçası, hukukun temel ilkelerinin bir koruyucusu ve savunucusu olarak görür. Yapılan uygulamayı doğru görenlerin katılımı istenmediği gibi, üstelik karşıtı anlamaya çalışmak önem arz eder; öncelikle zihinlere ve vicdanlara yönelik bir çağrı yapılmaya çalışılır. Her yurttaşın kendi başına böyle bir tutum sergileyebilme imkanı olduğu vurgulanır. Önemli olan yanlış ve kötü olarak görülen bir haksızlığa alet olmamaktır. Bunun için doğru bilinen her şey istenildiği zaman yapılmalıdır. Eğer bir şeyi yasaya rağmen kötü olarak görülüyorsa, yöneticiye itaat veya saygı yüzünden haksızlığa alet olunamaz, bunun sonu hapis bile olsa böyledir. Çünkü insanı haksız yere hapse atan bir yönetim altında dürüst bir insanın asıl yeri cezaevidir.

I.EBU HANİFE’NİN SİYASİ DURUŞUNDA PASİF MUHALEFETİN YERİ

İmam-ı Azam’ın siyasi duruşunda pasif muhalifet tarzına; yani güncel ibaresiyle sivil itaatsizliğe örnek olacak tavırlarını ana hatlarıyla; ama analitik bir şekilde tartışmaya açalım:

1.TESPİT: Dini/fıtri yapıya ve hukuka aykırı bir düzenlemeye ve devlet başkanın yaptırımına meşruiyet sağlayacak hiçbir davranış içinde bulunmamak gerekir. Burada fıkıh teriminin din terimiyle özdeş olarak kullanıldığına dikkat edilmelidir; çünkü fıkıh, dini derinliğine anlamaktır. Bu yapabilen kişi, hak ve sorumluluklarının bilincinde demektir. Önemli veya sıradan da olsa bir resmi görev kabul etmeyerek, dini anlamak ve uygulamak bağlamında bireyin bedensel ve soysal davranışlarını düzenleyen hukukun, bir takım kuru yaptırımlar olmanın ötesinde, bireysel ve toplumsal dönüşümü sağlayan  kalbi hallerin fıkhına dönüşmesi, düşünce ve eylem uyumu ve uygunluğunu gerektirir.

Örnek: Ebu Hanife, ilmiyle amil olan bir düşünür olarak, bu uygunsuzluğu bozacak hiçbir davranış içinde bulunmamış; baş kadılık gibi çok önemli görevleri kabul etmediği gibi, basit ve sıradan bir görevin bile yönetimin haksızlıklarına meşruiyet sağlayacağı endişesiyle işkence ve hapis cezalarını göze almıştır.  Güvenilirliği o dereceye varmıştır ki, muhalif bir duruşu olmasına rağmen, hazineden sorumlu olan yetkili olmasını talep edilmiş, o, bunu da reddederek, sadece ilim talebinde bulunmayı ve öğretmeyi tercih etmiştir. Bu entelektüel tavır, insanlar üzerinde kimsenin tahmin etmediği kadar etkili ve verimli olmuştur.

2.TESPİT: Bu siyasi tavrın bireysel olduğu, daha sonra talebelerin resmi görevler kabul etmesinden anlaşılmaktadır. Resmi görev kabul eden talebelerinin Ebu Hanife’nin özellikle ve sadece fıkhi görüşlerini yayarak, siyasi fikirleri hakkında kanaat belirtmemeleri bu anlamda doğal karşılanmalıdır. Gerek Ebu Hanife’nin gerekse talebelerinin  müstakil tutumlarının olumlu bir sonucu şudur: Bireysel görüş ve tutumlarının halk tarafından rağbet görmesiyle Hanefilik adıyla bir mezhep oluşmaya ve bir nevi kurumsallaşmaya başlamış; kısa bir süre içinde Abbasi ve Osmanlı devletleri başta olmak üzere bir çok siyasal yapılanmanın fıkhi mezhebi olarak benimsenmiştir; ama Ebu Hanife’nin siyasi duruşunun tezahürlerini buralarda görme imkanı yoktur; dolayısıyla siyasal anlamda hanefilik, her hangi bir resmi söylemin alt yapısını oluşturmamış veya desteklememiştir, diyebiliriz. (buraya dikkat)

3.TESPİT: Ebu Hanife, devlet başkanından gelen hiçbir hediyeyi kabul etmemeye ve

onunla yaptığı istişareleri etkileyecek doğrudan bir ilişki içinde olmamaya büyük önem arzetmiştir.

Örnek: Ebu Hanife, bu tutumundan çok rahatsız olan Yöneticiye, gönderdiği hediyelerin devlet hazinesine ait olduğunu, şahsi mülkünden vermediğini, oysa kendisinin beytu’l-mal’den yardım alacak bir konumda olmadığını belirtmiştir. Abbasi Yöneticisi Ebu Cafer Abdullah b. Muhammed b. Ali Mansur (136-158/754-775) ve eşi arasındaki bir gerginlikte, Melik’in hanımının durumunu pekiştiren bir yargıda bulunması karşısında, kadının gönderdiği hediyeleri reddetmesi ve “Ben hakkı müdafaa ettim ve bunu Allah için yaptım. Kimseye yakın olmak istemedim ve dünyalıkta arzu etmedim” ifadesi bunu göstermektedir.

4.TESPİT: O dönemin yargı aygıtı olan yargıcın verdiği hükümlerden veya fakihlerin verdiği fetvalardan hukuka aykırı olduğunu düşündüklerini açıkça söyleyerek, herhangi bir hukuki yanlışlığı onaylamamaktan kaçınmıştır Muhteva açısından adalete uygun düşmediğini düşündüğü yargı kararlarını eleştirmiş ve doğru kararı açıkça belirtmiştir. İslamiyetin ilk dönemlerinden itibaren hukuki sorunların çözümünün genel olarak resmi kadılık/yargıçlık görevlileri tarafından; özel olarak da sivil fakihlerin sorunla ilgili içtihatları ve verdikleri fetvalarla olduğunu düşünürsek; Ebu Hanife gibi bir fakihin verdiği kararların önemi bir kez daha ortaya çıkar.

Çözüm Perspektifi: Yargıcın verdiği bir yanlış kararın infazı, toplumsal vicdanda yaralar açacaktır, bu da hukuki yapının sarsılması demektir. Yukarıda belirtildiği üzere, hak, hukuk ve adalet, bireysel gibi algılanmaktadır, ama bunun ötesinde toplumsal bir önceliğe sahiptir. Diğer bir ifadeyle, normda biçimsel olanın ötesinde iyi olanı gösterdiği için olsa gerek adaletin öncelikli konusu temel toplum yapısıdır. Eğer adalet ilkeleri hakkında bir başlangıç uzlaşması sağlanırsa, toplumsal uzlaşma ve sözleşme sağlanabilir. “Hakkaniyet olarak adalet”ten kasıt budur; yani belirli bir topluma uzlaşma sonucu girmek veya belirli bir yönetim şeklini benimsemek anlamından ziyade belirli ahlaki ilkeleri kabul etmek ve bunun için mücadele etmek demektir. Bu çerçevede, sivil ve bireysel bir tarzda hak ve hukuku önceleyerek verdiği fetvalarla Ebu Hanife’nin toplumsal yapıyı koruduğunun düşünülmesi gerekirken O, tam tersi uygulamalarla karşılaştı.

Örnek 1: Ebu Hanife’nin fetvalarına karşı hukuki cevaplar üretemeyenler, onun kıyas ve reyi önceleyerek yaptığı çıkarımları bahane ederek, İslam’ı ilmik ilmik çözen uğursuz, zındık, göründüğü gibi olmayan fitneci biri olarak sunmaya başlamışlardır. İrca, halku’l-Kur’an gibi görüşlere sahip olduğu iddia edilerek, onun fetvalarının, eline kılıç alıp yönetime karşı savaşmasından daha riskli olacağı söylenerek, siyaseten katletmeye çalışmışlardır. Onun yeni bir yöntem kurgulayarak ürettiği çözümlerin, Abddullah b. Sebe’nin yaptıklarından daha fazla dine zarar verdiğini, İslam milletini ifsat ettiğini söylemeleri bu ithamların derecesini göstermesi bakımından önemlidir.

Örnek 2: Melik Ebu Cafer el-Mansur, halkın Ebu Hanife’nin sivil fetvalarını daha muteber görünce, onu başkadı yaparak kamu düzenindeki olası rahatsızlıkları gidermeyi düşündü. Son tahlilde, bireysel sivil muhalefeti resmi söylemine ekleyerek taraftar yaparak gidermeyi hedefleyen Melik; aslında yönetimi açısından tutarlıydı. Ebu Hanife’nin hakimlerin verdiği kararlardaki yanlışlara dışardan müdahale yerine, baş kadılık görevini kabul ederek bunları içerden tashih edebileceğini düşündü. Aslında bir hukukçunun yapması gerekenin bu olduğu bir gerçektir; ama yönetimin yaptığı icraatlara meşruiyet sağlayacağı gerekçesiyle Ebu Hanife bunu reddetti. Melik, resmi görevlilerin zor meselelerle ilgili kendisiyle istişare etmelerine müsaade etmesini istedi; Ebu Hanife bunu da kabul etmedi.

Gerekçe: Ebu Hanife, yargıcın yöneticiler aleyhine olan durumlarda hukuka uygun kararlar alması gerektiğini, bu ortamda kendisinin bu görevi yapamayacağını hapse girmek ve işkence görmek pahasına söylemiştir. Herşeye rağmen tercihini ilimle uğraşmak ve öğretmek yönünde kullanması, başkasının bir türlü ulaşamadığı verimi elde etmesine neden olmuştur. Bu tespit, o dönemin hukuki yapısını gösterdiği gibi, Ebu Hanife’nin hukuk felsefesini göstermesi açısından çok önemlidir.

5.TESPİT: Ebu Hanife’nin yargı kararlarına yönelttiği eleştirileri, toplumsal düzenliliğe sivil bir katkı olarak düşünmesi gereken yönetim, sivil muhalefetten rahatsız olmuştur. Dini/fıtri inancın gereğinin dışavurumu somut bir olayda kamu düzenini bozmadığı ve kamu hizmetlerini aksatmadığı sürece hukuka aykırı olamaz. Bu durum aynı zamanda teşekkül döneminden itibaren hukuki yapının resmiyetin dışında bireysel (fakihler) ve örgütsel bir yapı (fıkhi ekoller) içerdiğini göstermektedir.

6.TESPİT: Yargıcın verdiği kararlar ile zalim bir yönetici arasındaki farkın belirlenmesi açısından Ebu Hanife’nin duruşu çok önemlidir; zira devlet başkanının fasık ve zalim olması, Hakim adil ise verdiği hükümlerin geçerli olmasına engel olmaz.

Örnek: Emevi devletinin 5. Meliki Abdülmelik b. Mervan  (ö.86/705) ve Hicaz valisi Haccac b. Yusuf es-Sakafi’yi zalim, fasık ve facir olarak nitelemek, Kufe kadısı Şureyh’in kararlarının doğruluğu ve geçerliliğine bir halel getirmez. Üstelik ümmetin ileri gelen alimlerinden ihtiyaç içinde olanların devletten yardım almaları, onların yönetime yakınlık gösterdiği ve onu meşru gördüğü anlamına da gelmez. Yöneticinin zalim olması, yargıcın adaletli kararlarını geçersiz kılmaz, şeklindeki bu ayrım gerçekten çok önemlidir.

Çözüm Perspektifi: İslamiyet, keyfi yönetime karşı çıkar; adil uygulamaları asli bir değer olarak tanır. Bu nedenle, hakimlerin görevleri, hukuk ilkelerini sosyal münasebetlere tatbik etmek ve bireylerin subjektif haklarının korunmasını sağlayan önlemler almaktır. Bu tespit, hakimlerin hem hukuk ilmine vukufiyeti, hem, toplumda yaşayan örf ve adetleri bilmelerini, hem de dış tesirlere direnecek derecede ahlaklı bir karaktere sahip olmayı zorunlu kılar. Bu niteliklere sahip olmayan hakimin vereceği kararların telafisi imkansız toplumsal zararlara neden olacağından dolayı İslam’da somut durumlara göre değişen yöneticilerin keyfi emirleri yerine kanunların uygulandığı bir yönetim tarzı öncelenir. Kanunlardan kasıt da, yönetimin ve siyasetçilerin vaz ettikleri ilkeler değildir, yasama yetkisi bağımsız bilimsel paradigmalar olarak düşünülebilecek olan fıkıh ekollerine mensup veya hiçbir ekole bağımlı olmayan müctehid hakimlerin içtihatlarıyla oluşur.  Hakim kendi içtihadına göre hakikat ne ise hiçbir baskı ve etki altında kalmadan kararını verir; bu yetkisini kimse sınırlandıramaz. Bu, teknik anlamda yasama ve kuvvetler ayrılığı ilkesi anlamına gelir ve hukuk devleti öğretisinin ana unsurlarını oluşturur.

7.TESPİT: Özellikle Haccac tarafından Kufe kadılığına atanan Abdurrahman b. Ebi Leyla’nın salt teorik bazda kalan bu fıkhı muhalefetten memnun kalacağına, çok rahatsız olması ve Kufe Valisi İbn Hubeyre’ye Ebu Hanife’yi şikayet etmesi, olası bir yanlışlığı gideren, yapıcı ve toplumun huzurunu koruyan bireysel ve sivil bir muhalefetin ne derece etkin olduğunu gösterir.

Örnek 1: Hukuki bir yanlışlığa işaret eden Ebu Hanife’ye aynı şekilde hukuki bir cevap verilmesi daha uygun iken, tam tersine Melik’e şikayet ettikleri gibi halk karşısında itibarını düşürmek için Ebu Hatim b.Hıbban el-Bustani gibi mutaassıb alimler, onun dinden çıktığını, “küfür” içinde olduğu ve zındıklığından dolayı tevbe etmesi gerektiği bile söylemiştir.

Örnek 2: Yönetici karşısında kendisini zor durumda bırakmak isteyen alimler ve er-Rebi’ b. Asım gibi yöneticinin yanında bulunan tefrişatcının (el-Hacib) sürekli aleyhine ihbarlarda bulunmasına rağmen, Ebu Hanife, asla karşı bir ihbarda bulunmamış, teknik ve hukuki çıkarımlarla kendisini zor durumda bırakmamaya gayret göstermiştir ve her çeşit gıybetten uzak durmuştur.

Örnek 3: Dönemin önde gelenlerinden Ebu’l-Abbas Tusi, Melik’in huzurunda Ebu Hanife’ye “Devlet başkanı, bizden bir kimseye, bir adamın boynunu vurun dese ve biz sebebini de bilmesek, bu eylemi yapmak caiz midir?” diye sorarak görüş ister. Ebu Hanife, ince bir mantıksal analizle, Melik’in yanlış bir karar vermeyeceğini, adalet sahibi olduğunu, bizatihi Tusi’ye söyleterek, “Hakkı uygula, gerekçesini sorgulama” diye cevap vererek, kendisine yönelik bu kötü niyeti bertaraf eder. Şahsına yönelik bir hile ve saldırıyı, Ebu Hanife’nin “Tusi, güya beni tutmak istedi; ama ben onu sımsıkı bağladım” diyerek cevap verirken bile, hakikati her halukarda uygulamasını gündeme getirir.

Soru: Buradan, sebebini bilmeden insan öldürmenin dolaylı bir şekilde de olsa, uygun gördüğü anlamı çıkabilir mi, diye bir soru akla gelebilir. Ebu Hanife’nin gerek yöneticinin gerekse onun hakimlerinin verdiği kararlardaki yanlışlara açıkça itiraz etmesi gerçeği bu tür bir yorumu engeller, ama maalesef daha sonraları Tusi ve benzerilerinin genel kabul görmesinden dolayı sigara içmenin yasaklanmasından kardeş katline cevaz veren kanunlara kadar bir çok hüküm, devlet başkanının isteği üzere hukuki meşruyeti fakihler tarafından sağlanmıştır. Sadece şeriata uygun düşen şey, siyasi ve muteber olarak görülürken, daha sonra mevcut siyasi paradigmaya uygun görüşler şeri olarak sunulmaya başlamıştır.

8.TESPİT: Musul halkının isyan etmesi ve diğer hukukçuların itaat sözleşmesini bozdukları

için bunu hakkettikleri yönünde yargıda bulunarak Melik’e destek vermelerine masına karşılık, Ebu Hanife, hukuku ve adaleti öncelemiştir. O, yönetici’nin icraatlarını beğenmemesine ve onun da kendisi hakkında iyi niyetler beslemediğini bilmesine karşı, “En erdemli cihat, zalim yönetici karşısında doğruyu söyleyendir” hadisinin gereğini yapmış ve “Müslümanın canını almanın üç hukuki temeli olduğunu, bu durumda hiç birinin gerçekleşmediğini” söyleyerek itiraz etmiştir. Nitekim hiç kimse, “Eğer isyan edersem, yöneticiye karşı canım ve malım helal olur” diyemez, dolayısıyla böyle bir hukuki sözleşme olmaz”. Ayrıca pratiğe aktarılmayan bir suç unsuru ve cezası olamaz. Açıkça bir kalkışma (isyan) içinde olmayan ve kesin bir şekilde buna azmetmeyen kişilerin devlet birimleri tarafından öldürülmesi mümkün değildir, bunun hukuki bir temeli olamaz.

Dönemin önde gelenlerin şahsına karşı bireysel husumet beslemesini rağmen, Ebu Hanife’nin hak, hukuk ve vicdan gözeterek yapılan bu konuşma üzerine Melik, Musul üzerine yürümekten vazgeçmiştir.

Örneklerden görüldüğü üzere, Ebu Hanife, bireysel muhalif duruşunu hukuki, ahlaki ve siyasi boyutlarıyla bütünleştirdiği için olsa gerek toplum kesimlerince büyük bir kabul görmüştür. O kadar ki, Peygamberimizin onun hakkında “Ümmetimden ismi en-Numan, künyesi ise Ebu Hanife olan bir şahıs gelecektir, o ümmetin ışığıdır” şeklinde bir hadis  söylediği rivayet edilerek şahsı kutsallaştırılmaya bile çalışılmıştır.


Devam Edecek.
İkinci Bölüm:Ebu Hanifenin Siyasi Duruşunda Aktif Muhalefetin Yeri

* Kuran Araştırmaları  Vakfı tarafından 16-19 Ekim 2033 tarihleri arasında Mudanya/Bursa’da düzelenen “Ebu Hanife Ve Düşünce Sistemi Sempozyumu”na sunulan Bildiridir. Sivil İtaatsizlik Kavramı Bağlamında Bir Okuma: İslam Hukuk Felsefesinin  Teşekkülünde Ebu Hanife’nin Yeri” başlığıyla HFSA (Hukuk Felsefesi Ve Sosyolojisi Arkivi) 6. Kitap. İstanbul.2003. S.56-68) de yayımlanmıştır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile