Arzın Merkezine Yolculuk

GEZİyorum
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

hac_ve_kabe.jpg

Gün, bizi Rabbin beytine vasıl edecek yolculuğumuzun bidayet günü. 28 Saban 1428/10 Eylül 2007.Yer İstanbul Yeşilköy Havalimanı. Rabbin beytini ve Resul’ünün ravzasını ziyaret için başladığımız seferin ilk menzili burası.

Mikat sınırını ihramsız geçmemek için dünya libaslarımızdan sıyrılıp ölmeden önce ölümün provasını yaparcasına iki parça ihram bezine bürünmek üzere havaalanının mescidine yöneliyoruz. İhramlarını kuşanıp mescidden avdet eden mübarek yolun yolcuları mütebessim bir çehre ile selam vererek içimize ferahlık katıyorlar. Zulmet ve gafletin kara bulutlarını üzerine serdiği havalimanı, bu mübarek yolcularla bir nebze de olsa rahmet deryasından nasiplenerek üzerindeki kara bulutları dağıtıyor. İhramımı giymek üzere kabine giriyorum. İçimi bir ürperti sarıyor ve titriyorum. İki parça bezi üzerime geçirince öldükten sonraki haliminde aynı olacağını düşününce ölüm düşüncesi kafama mıhlanıyor. Asıl meselenin Resul’ün de ifade buyurduğu gibi ölmeden evvel dünya libaslarından sıyrılıp ölmek olduğu hakikatini gözümün önüne getiriyorum. Evet, hakiki ölümü ölmeden evvel başarmak, dünya ve dünyanın desiselerinden halas olmak… Kafamda bin bir düşünce cirit atıyor… Dünya bir hayale dönüşürken ahiret bütün hakikati ile karşıma dikiliyor…

            Uçağa binmemizin akabinde tehlil ve tekbir ile rabbe niyazda bulunuyoruz. İçimizde ise “la lebbeyk” nidasına muhatap olma korkusu mevcut. Sahabeden Uyeyne b. Süfyan naklediyor: ‘Ali b. Hasan ihrama girdi ve telbiye getirmesi gerekirken sesi soluğu çıkmaz oldu ve rengi sarardı ve titremeye başladı. Neden telbiye getirmediğini sordum. Allah Teâlâ ya LA lebbeyk derse, dedi!’ Sahabenin hassasiyetine mütabaat ederek “lebbeyk” niyazlarımızın indi ilahide makbul olması içinde dua ediyoruz. Müşkülsüz bir şekilde uçağımız Cidde havalimanına iniyor. Uçaktan dışarı adımımızı atar atmaz aşırı nemli sıcak bir hava yüzümüze çarpıyor. Bunu çile ve meşakkate hoş geldiniz hitabının havaya sirayet etmiş hali diye düşünüyorum. Bir saate yakın neden bekletildiğimizden habersiz oturmamızdan sonra üç kontrol noktasından da selametle geçerek bizi bekleyen otobüsler ile Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıkıyoruz. Yol kenarlarındaki tehlil ve tekbirleri terk etmememizle alakalı levhalar bizi bunları tekrarlamaya sevk ediyor ve bu hal içerisinde Mekke-i Mükerreme’ye vasıl oluyoruz.

            Ve Mescid-i Haram’ın ilk ışıkları… Arzdan semaya yükselen yoğun ziya, Rabbin beytinin etrafındaki meleklerin nurlarının yerden göğe aksedişi adeta… Tavaftaki müminlerin duasına meleklerin âmin dediğini duyar gibiyiz, nasıl âmin demesinler ki? Beytullah’ın örtüsüne sarılmış, aşkullahdan tevellüt eden gözyaşları ile niyazda olan kulların dualarına nasıl âmin demesinler?

            Metafta hacılar gözleri yaşlı bir şekilde rabbin beytini Rabbi ziyaret edercesine ziyaret ediyorlar ve nefsin şehevî, hayvanî arzularından Rıza-ı Barî’nin dergâhına hicret ederek fısk-u fücuru gayya kuyusuna yuvarlıyorlar. Kâbe-i Muazzam’a nazar ederek tavafımız yaparken, arzın merkezinin etrafını döndüğümüz hissiyatı sarıyor bedenimizi, çünkü âlemin kalbi Beytullah’ta atıyor. Metafta mahşeri bir kalabalık ve bunaltıcı bir sıcak… Mahşer meydanını düşünüyoruz, herkesin kendi derdine düşeceği o günü… Halimizi ahvalimizi Rabbi Teâlâ’ya arz ederek mağfiret niyazlarımızı artırıyor ve arasatta bizi gölgelendirmesini taleb ediyoruz. Zahirde müşahhas olan bedenimizle Beytullah’ı tavaftayız ancak hakikatte rabbin zikri kalbimizi tavafta, Allah lafzı celali kalbimizi şerha şerha yararak içine nüfuz ediyor ve ten kafesi sükûnette…

            Hacılar Kâbe-i Muazzam’ın mübarek örtüsüne yapışmış af dilemekte ve mübarek kapısına el sürüp niyazda bulunmaktalar. Hüccacın bu hareketi, suçlu bir şahsın, affı için padişahın eteklerine sarılıp onu öpmesi ve kapısının önünde ağlayıp sızlamasına benziyor. Hüccac en büyük padişah olan Kadir-i Lem Yezel hazretlerine maşukun aşığa olan feryadı gibi feryat etmede…

            Mes’adayız. Hacer anamızı düşünüyoruz. Sımsıcak bir çöl ve küçük İsmail susuz, İsmail feryatta, İsmail yerde debeleniyor. Hacer anamız çaresizlik içinde. Ipıssız çölün ortasında bir başına kalmış çare arıyor. Biricik oğluna, ciğerparesine su yetiştirmesi lazım. Etrafta birilerini görürüm umuduyla Safa tepesine koşuyor ama etrafta kimsecikler yok. Evladıma su yetiştirecek bir Allah’ın kulu yok mu? Yok, kimse yok, feryadını bir kendi bir de Allah duyuyor. Safa’dan Merve tepesine koşmaya başlıyor ve dudaklarında Rabbe niyaz var. Ancak etrafta yine kimsecikler yok. Merve’den tekrar Safa’ya… Tam yedi kez, tam yedi… Nihayet Merve’de takatsiz kalıyor. Rabbin “bana dua edin icabet edeyim” ayeti tezahür ediyor ve Allah duasına icabet ediyor. Hacer anamız şaşkın, Hacer anamız mütebessim, o da ne? İsmail’in dibinden bir su fışkırmış ve İsmail su ile oynaşıyor. Hemen oraya seğirtiyor ve suyun akıp gitmemesi için etrafını çevirmeye çalışıyor. Rabbinin duasına icabet etmesi onu memnun ve mesrur kılıyor. Bu tefekkür içinde Safa’dan Merve’ye doğru sa’yımıza başlıyoruz. Padişahtan af dilenmek için onun kapısını tekrar tekrar çalan suçlu misali, Rabbin rahmetine mazhar olabilmek için, bu mazhariyete nail olup olmadığımız bilemeden rahmet kapılarını çalıyoruz ve her seferinde de şunu tefekkür ediyoruz… Kıyamet günü mizanda amellerimiz tartılıyor, terazinin bir sevap tarafı ağır basıyor bir günah tarafı ve kalbimiz heyecan içinde bir o yana bir bu yana gidip geliyor ve biz bu vakıadaki gibi sa’yda bir Safa’ya bir Merve’ye gidip geliyoruz ve her seferinde mağfiret niyazlarımız tekrarlıyoruz. Nihayetinde Merve’de bedenimiz Beytullah dönük bir surette ellerimiz semada ve niyaz makamındayız…

            Arkadaşlar anlattılar; her akşam iftar vaktinde adamın biri Hacer’ul Esved’in karşısına geçip hüngür hüngür ağlıyor ve dua ediyor. Ardından iftar vakti girdiği halde haremde bir şey yemeden çıkıp gidiyor. Merak ediyorlar, yahu bu adamdai aşk nasıl bir aşk ki, her akşam aynı aşkla dua ederken hüngür hüngür ağlıyor. Bir gün adamı takip ediyorlar ve hediyelik eşya dükkânı olduğunu öğreniyorlar. Başka bir gün dükkâna gidiyorlar ve adama hal vakayı anlatarak kendisini gözyaşına gark eden duanın ne olduğunu soruyorlar. Adam duasında “Ya Rabbi, beni Resulüne Cennet’te komşu eyle” dediğini aktarıyor… Allahım bize de öyle rikkatli kalp ve gözyaşları eşliğinde böyle dualar nasip eylesin, Resulü Kibriya’ya Cennet’te komşu eylesin…

                                                                                                         (devam edecek…)

           

           

                       

 

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile