Prof. Dr. Mustafa Kara ile Bursa'da Zaman ve Mekan Keşfi

GEZİyorum
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

bursamustafakaras.jpg        16 Mayıs Çarşamba günü saat beşte Yenikapı’dan hızlı feribota bindik, “er-rıhle” idi bizim için, öyle dedik, öyle hissettik. Aylar öncesinden niyet edilmiş, dostlar ikna edilmiş, yoldaşlık sözü alınmıştı. 75 dakikalık yolculuk sonunda Mudanya’ya ulaştık, oradan da Osmangazi’ye. Sabah olmasını bekledik, heyecanla. 17 Mayıs Perşembe günü saat 09.00’da Zeynîler’de Mustafa Kara Hocamızla buluşup başlayacaktık, yürüyerek Bursa’yı gezmeye.

Hoca “Bursa nasıl gezilmeli?” diyerek başlıyor söze. Bir mezarlığın içindeyiz, asırlık ağaçların gölgesinde. Bir usûl; kronolojik bir gezi yapmak, Orhan Gazi 1326’da Bursa’ya nereden girdiyse, oradan başlamak. Biz ise “biraz da benim bidatim” dediği usulle gezecektik Bursa’yı. Bu gezi senelerdir (üstelik senede iki kere; birincisi eğitim yılının başlangıcında, İlâhiyat fakültesine yeni gelenler için, “hoş geldiniz”; diğeri, eğitim yılının sonunda mezun olacaklar için, “uğurlar ola”) böyle yapılıyormuş: Tarihî yapı açısından şehrin en doğusundan başlamak. Aslında biraz daha doğuda Pir Emir ve Musa Baba varmış, ancak orasının bulunması zor olduğu için Zeynîler’den başlıyoruz, onlara buradan selam göndermekle yetiniyoruz.

Başlangıç noktamız Zeynîler semti
, külliyesi. Zeynîler mezarlığının içindeyiz; Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanının başlangıç mekânında. Abdüllatif-i Kudsî (ö. 1450’ler) tarafından kurulan bu külliyeden şimdi sadece cami ve minyatür bir mezarlık kalmış. 15. asır klasik cami mimarisine sahip bu cami, bu asrın başlarında çok metruk bir vaziyetteymiş. Üzerinde durduğumuz mezarlık ise 500 yıllık bir hâmuşhane, bir dönem herkesin defnedilmek istediği bir hazire. Abdüllatif-i Kudsî Hazretlerinin türbesi, şuan mezarlığın dışında, binaların ortasında kalmış durumda. Bu da mezarlığın ne kadar minyatür kaldığını ve etraftaki binaların aslında mezarlık üzerine kurulduğunu gösteriyor. “Bu manzaranın sebebi, bir mezar taşının neyi ifade ettiğini, ilâhiyatlılar dâhil kimsenin bilmemesidir.” diyor hocamız. Tarihî şehirlerdeki resmî binaların büyük kısmının mezarlıklar üzerine kurulduğunu öğreniyoruz.
bursamustafakaram.jpg
Zeynîler ismi, Abdüllatif-i Makdîsî’nin Türkistanlı mürşidi; Zeynüddin Hâfî’nin isminden geliyormuş. “Buraya hiç gelmemiş, ama biz 500 yıldır onun ismiyle yaşıyoruz.” 15- 16. asırda bu tekkeyle birlikte müthiş bir parıltısı varmış Zeyniyye tarikatının. Bu tarikatın önemli olmasının bir nedeni de Konyalı Şeyh Vefa’nın burada yetişmiş olmasıymış. Şeyh Vefa ile birlikte Zeyniyye tarikatı en parlak dönemini yaşamış ve 16. asırda bu tarikat ilâhî tecelli, tarih sahnesinden çekilmiş. Zeynîler mezarlığından ayrılmadan önce Zeynîlere mahsus mezar taşlarını inceliyoruz. Bu geometriye sahip mezar taşları, Zeyniyye’ye mensup, en azından muhibbi olan insanların mezar taşları imiş. Bu mezarlık dışında birkaç tane de İstanbul’da görülebilirmiş ancak. Fatih’in hocası Molla Hüsrev’in de burada medfun olduğunu öğreniyor, Fatihalar okuyarak ayrılıyoruz.

Yürüyerek Emir Sultan’a ulaşıyoruz. Bursa’nın akla gelen ilk mekânlarından. 15. yüzyılda kurulan bu külliye, Bursa’nın en geniş, en meşhur külliyelerinden biri. Emir Sultan (ö. 1429), Buharalı bir derviş ve Seyyid; Efendimizin torunlarından. 1300’lü yılların sonunda Bursa’ya intikal etmiş. O dönemde pek çok derviş Bursa’ya gelmesine rağmen kendisi Seyyid olduğu için, bu külliye, türbe Ravza-i Mutahhara gibi telakki edilip ilgi gösterilmiş. Daha sonra bu külliye vakıflarla beslenmiş. Zamanla Bursa’ya gelen sultanların önce Emir Sultan’ı ziyaret etmeleri gibi bir gelenek oluşmuş. Hatta bugün bile bu geleneği sürdürenlerin olduğunu öğreniyoruz.

1925’ten sonra uzun süre ilkokul olarak kullanılan bu tekke, Tanzimat devri mimarisine sahip. 1855 depreminde yıkılınca, orijinal yapıya göre değil dönemin mimarî zevkine göre yapılmış. Emir Sultan’ın Mezarlığı da aslında Zeynîler Mezarlığından çok daha büyükmüş, Yeşil Türbe’den Emir Sultan’a gelirken dar bir yol dışında her yer mezarlıkmış. Başlangıçta Kübreviyye tarikatına bağlı bu tekke, Kübreviyye tarikatı bu bölgede çok yaygınlaşamadığı için başka tarikatlarla 1925’e kadar gelmiş. Öğreniyoruz ki; ilk kurulduğu günden son gününe kadar aynı tarikatın elinde olan tekkeler olduğu gibi el değiştirerek varlığını sürdüren tekkeler de olabiliyormuş. Emir Sultan’ın hiç eser bırakmadığını ifade eden hocamız, kabri başında ona izafe edilen bir şiiri okuyor;
“Gerçi âşıklara sala denildi
Dertli olan gelsin dermanı buldum”

Gruptaki bir arkadaşın Emir Sultan’ın kerametlerini sorması üzerine sûfîlerin “keramet” telakkilerinin ne kadar farklı olduğunu öğreniyoruz. “En büyük keramet daha önce işlediğin bir günahı terk etmektir” dermiş sûfîler, “bütün bu günahlarınla yaşıyorsun ya en büyük keramet budur.”

Emir Sultan türbesinden çıkıp mezarlıktan geçiyoruz, caminin batı kısmı meşayih mezarlığı. 1927’de bir kanun çıkarılmış ve sanat değerini haiz mezar taşları ve kitabelerin üzerindeki “sultan” vb. ibarelerin silinmesi, kapatılması kararı alınmış. Emir Sultan mezarlığında rastladığımız üzeri yazısız taşların sırrı çözülüyor bu bilgi ile. Ancak bu karara binaen kraldan çok kralcı olanların müthiş bir katliam yaptığını da öğreniyoruz. Tanıdık tanımadık bütün âlem-i bekâ sakinlerine selam ve dua ile geçip gidiyoruz sonraki durağımıza.

Yıldırım Camii ve külliyesindeyiz. Çok rüzgârlı bir tepede kurulan bu camiye minare dayanmıyormuş. “Bursa kemeri” denilen, ne yuvarlak ne de dört köşe olan bu kemerlerin en güzel örneklerini görüyoruz. Orijinalitesini büyük oranda koruyan bu cami, ilk dönem Osmanlı mimarisinin tipik bir örneği: T tipi. Camideki hat istiflerine bakarak Mustafa Kara hocamızı dinliyoruz, tek tek istifleri okuyor ve camideki bu unsurların hikmetini izhar ediyor:

 
Camiler bütün duyularımıza hitap etmelidir. Buradaki mimarî incelikler, güzellikler bunun içindir. Bunlar bizim namazımızı tamamlayan unsurlardır. Sonra güzel ses gerekir. Bu da yetmez, güzel koku gerekir. Bu güzellikler bizim ibadet psikolojimizi, olması gereken yere ulaştıran unsurlardır. İnsanın nerede olduğunu anlaması, bilmesi, his ve duyularıyla bunu idrak etmesi gerekir.”

Mihrapların sağındaki ve solundaki sütunlar caminin oturmadığını göstermek için seyyal olurmuş. Yıldırım Camii’nin sütunları hâlâ seyyal, sallayınca hareketleniyor.
bursamkaram.jpg
Camiyi gezdikten sonra Yıldırım’ın kabri başında oturuyoruz ve Nureddin Topçu’nun Taşralı kitabında yer alan bir hikâyesini dinliyoruz; “Yıldırım’ın Huzurunda”. Aslında mürşidi Abdülaziz Bekkine’nin 1952’deki vefatı üzerine yaşadığı hüznü anlatıyormuş Nureddin Topçu bu hikâyede. Mustafa Kara hocamızın “benim de gönül mimarlarımdan biridir” dediği Nureddin Topçu’nun Bursa’yı çok sevdiğini, hatta bir dostuna “emekli olduktan sonra beni Bursa’nın küçücük bir camisine müezzin yaparlar mı?” dediğini öğreniyoruz. Bu faslı da kapatıp yola düşmeden önce hikâyeden bir cümle duyun istiyorum, umulur ki hemen yerinizden doğrulur ve hikâyenin peşine düşersiniz. Her ne kadar Mustafa Kara’nın vecd içinde, nemli gözlerle, sesi titreyerek, çoğu zaman devam etmekte zorlanarak okuduğunda hazirûnun aldığı lezzeti alamayacak olsanız da: “Huzura kavuşmuş olan isyana sığındım.”

Yolda kenarı çevrilmiş iki mezara rastlıyoruz. “Elmas Bahçeler” denilen bir mahaldeyiz, mezarların etrafına dizilip hocamızı dinliyoruz: Bizim sadece iki mezar gördüğümüz o yer aslında bir Gülşenî dergâhının son kalıntıları. Asıl adı Ali Mest Ethemî olan dergâhın dervişine, “Elmas Dede” derlermiş. Muhitin ismi de bu dervişin adından mülhem. Selam verip yola revan oluyoruz.

Abdal Mehmed’in külliyesindeyiz. Külliyeden sadece cami ve türbe kalmış. 15. asırda yaşayan Abdal Mehmed’in türbesi II. Murad tarafından yaptırılmış.

İsmail Hakkı Bursevî (ö. 1725) dergâhındayız şimdi. Mezarının başına gidiyoruz ve onu dinliyoruz: Bulgaristan’ın Aydos bölgesinden gelmiş. Celvetî tarikatına mensup. Mürşidi, sürgünde iken vefat eden ve Gazi Magosa’da medfun olan Osman Fazlî Efendi. İsmail Hakkı Hazretleri en velud mutasavvıflarımızdan, en önemli eseri Ruhu’l-Beyan isimli tefsiri. Eserlerinde “Cami-i Lami-i Muhammedî” diye isimlendirdiği bu cami, 1925- 1950 arası spor yurdu olarak kullanılmış.

Mezarlıktan çıkıp dergâhın çilehanesine giriyoruz. Küçücük, kubbeli, tamamen kapalı bir mekân; içeri sığmakta zorlanıyoruz. Önce çilenin anlamını öğreniyoruz: “Çile/ halvet; bir insana kıvam vermek”, ezan vaktine kadar Bursevî’nin şiirlerini dinliyoruz sonra;
Zikredelim Hakk’ın güzel ismini
Gelin Allah Allah diyelim ya Hû”

Ezan sesi ile irkiliyoruz, eyvallah deyip doğruluyoruz. Biraz başka bir namaz oluyor, kıldığımız; daha bir namaz sanki. Kıvam düzeyinin lezzetini duyuyoruz çok uzaklardan. Dualara âmin deyip çorbamızı içiyoruz; elhamdülillah.

Saat 14.00, tekrar yollardayız, yine bir dergâha doğru. “Dergâh adabındandır, önce hâmuşâna selam verilip dua edilir, öyle geçilir.” telkiniyle üzerimize düşeni yapıyor ve Eşrefî dergâhına adım atıyoruz. Aslında kandil geceleri dışında ziyarete açık değilmiş, son şeyhin torunlarından Safiyüddin Bey’in ailesi ile birlikte yaşadığı hanesiymiş. Biz özel izin alarak girebiliyoruz. Safiyüddin Bey’in kendi elleriyle yaptığı restorasyonla dergâhın bir kısmı kullanılabiliyor, kalanı da restore edilmeyi bekliyor. Safiyüddin Bey’in, dergâhın tarihi ve yetkililerin tarihî mirasımıza bakışları hakkında anlattıklarını dinliyoruz. Sanki 1900’lerin başındayız, hâlâ canlı olan bu dergâhta, mürşidin huzurunda diz çökmüş, feyiz alıyoruz. Dingin ve samimi bir sesin sunduğu huzurdan gıdalanıyoruz.

Bahri Baba dergâhına da uzaktan selam veriyoruz, Muradiye Külliyesi yolu üzerinde. Külliyeyi geziyoruz; birçok isim, birçok hayat…

Zeynîler mezarlığında başladığımız Bursa gezisini yine bir mezarlıkta noktalıyoruz, işte bu kadar.

Ertesi gün Uludağ İlâhiyat’a düşürdük yolumuzu. Hem gezi için teşekkür edecek, hem İstanbul’dan götürdüğümüz selamı iletecek, hem de arkadaşın tezi için ihtiyaç duyduğumuz bir kaynağı isteyecektik. Mustafa Kara hocamızın odasına gittiğimizde, istediğimiz kaynağı hazırlamış, bizi bekliyordu. Keyifli bir sohbet eşliğinde çayımızı içtik, lokum yedik, imzalı kitabımızı aldık ve ayrıldık. İstanbul’a dönme vakti gelmişti.

Belki benim gibi ifade kabiliyeti yetersiz birinin kaleminden çıkmış bu kırık dökük gezi notları sizi etkilemedi, benim damağımda kalan lezzetin bir parçasını dahi hissettirmedi. Bunun kuvvetle muhtemel olduğunu bilerek yazdım. İstedim ki en azından “Ben Bursa’yı böyle gezseydim nasıl olurdu?” sorusu takılsın zihninizin bir yerine. İstedim ki Mustafa Kara hocamızın, biz –sözde- gençlere bile çok yorucu gelen bu geziyi, niçin her yıl üstelik iki kere yaptığını düşünün, en azından böyle bir gezi yapıldığından haberdar olun. Ve bir de İstanbul ya da her neredeyseniz orasının böyle gezilebileceğini hayal edin; yürüyerek, görerek, hissederek…


Güllü Yıldız
Marmara İlahiyat
2007 mezunu

Yorumlar   

0 #7 Guest 25-11-2010 20:07
yıllardır hayalini kurduğum bir seyahat tarzı..lütfen bir sonraki geziden haberdar eder misiniz?bir de gönül ister ki istanbul da aynı bu şekilde gezi grupları ile gezilsin..
Alıntı
0 #6 Guest 17-01-2010 15:14
dede seni ve anneannemi ççoooookkkk seviyorum
Alıntı
+1 #5 Guest 28-09-2009 13:05
İyi günler efendim ben Ergün özmine; ben Dağıstan (Azerbaycan şeki ) göçmeni. 01/07/1865 şeki doğumlu dedem Abdülaziz efendi. Anne adı Habibe, baba adı ayvaz 17/08/1928 de vefat etmiştir Bursada önce emir sultan camiine giden yolda sağdaki kabirde. Daha sonra yol yapımı nedeniyle kabirler zeyniler camiine taşınmıştır.burada dedeme ait bilgiler var ise tarafıma bildirilmesini arz ederim





SAYGILARIMLA ERGÜN ÖZMİNE
Alıntı
0 #4 Guest 06-02-2008 07:34
İlk önce teşekkür ederim .
Buesaya mememleketim olan Kütahya simava giderken devamlı ge çmekteyim ve gezerim fakat bu yazılanları okuduktan sonra bilin çli ve lezzet alarak gezecegime inanıyorum ilk olarak anlatılan yerlere gideceğim.
Değerli arkadaslarımı simava beklerim.
Alıntı
0 #3 Bî KeM û KeyF 18-07-2007 17:09
Teşekkürler..
Alıntı
0 #2 Abdurrahman MIHCIOĞLU 16-07-2007 16:01
Mustafa Armağan'ın Bursa şehrengizi'ni okuduktan sonra başladı bende Bursa merakı. Gitme knasib olmadı ama anlatılanlar bir nebze de olsa susuzluğumuz giderdi. Arkadaşlarımızn Mustafa Hoca'nın mihmandarlığında Bursa'yı gezmiş olmaları i çimde bir acı hissetmeme sebep oldu. Bursa'yı hakiki manada idrak eden bir şahsın klılavuzluğunda Bursa'yı gezmek i çin neler verimez ki?
Yapmış oldukları ziyareti kısmen de olsa bize anlattığı i çin de Güllü kardeşime teşekkür ediyorum. Selametle. Vesselam...
Alıntı
0 #1 Ranuna S. 14-07-2007 22:22
Gezilen her yer, bir "bilen"le gezince daha başka oluyor. Anlamı da bereketi de bambaşka oluyor o gezilerin.

Mustafa Hoca'nın gelenek haline gelmiş bu gezilerini arkadaşlarımdan işitmiştim evvelde, ama ne katılmak nasip oldu daha öncesinde ne de böyle ayrıntılı dinleyebilmek.

Teşekkürler Güllü Hocam, yürüyerek, görerek ve en mühimi hissederek adımlamak gerektiğini hatırlattığınız i çin.
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile