Gözlerimin Yabancı Bakışları Altında Kahire

GEZİyorum
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

                                                                                           
       bendekikahire.jpg                                                                              19   
Şubat 2002/ Medînetü’n Nasr

Kahire’ye geldiğim günün üzerinden iki haftadan fazla bir zaman geçmesine rağmen şimdiye kadar ilk izlenimlerimi yazma fırsatı bulamadım. İlk haftam taşınma ve kitap fuarı arasında koşuşturma ile geçtiği için bu şehirde hâlâ yabancı sayılırım. 


Konuk koltuğundan ev sahibi olmanın verdiği güven ve alışmışlığa geçmeden, gözlerim merakla etrafta gezinmeye devam ederken yazmak istedim ilk izlenimlerimi. Zirâ bir ülkede misafir olmaktan çıkınca düşünceleriniz değerlendirmeleriniz farklılaşabiliyor. Ben bir ilâhiyatçı hanım olarak, kendimi hâlâ yabancı hissediyorken Kahire’nin bendeki etkilerini yazmak istiyorum.


Giyiminiz, görünüşünüz; hatta konuşmanız, içinde bulunduğunuz toplumun fertlerinden bâriz bir farklılık taşımasa dahi, nereye giderseniz gidin oranın yerlisi değilseniz bakışlarınızda gizleyemediğiniz bir yabancılık izleri oluyor. Etrafı inceleyen ürkek veya cesur bakışlar ele veriyor sizi. Âdeta herkese “ben buralı değilim” diye ilân ediyor. Kimi yerde bu hal insanları sizden uzaklaştırırken kimi yerde de yakınlaşma vesilesi oluyor. Kahire’de ikinci durumu tecrübe ediyorsunuz pek çok kez.

Kahire, dünyanın her yerinden gelen insanlara ev sahipliği yapan dev bir metropol olmasına rağmen, yeni gelen misafirine özel bir ilgi göstermeyi ihmal etmiyor. Başlangıçta bin bir türlü insana alışkın bu şehirde, Londra’da kaldığım günlerde olduğu gibi, hayatın içine karışarak kendi kendime yaşayacağımı sanmıştım. Ama ne mümkün! Kahire insanı o kadar konuşkan, sıcak kanlı, diyaloga açık ve yabancılara yardım etmeye hevesli ki ister istemez onların eline teslim oluyor ve yalnızlık sevdamı unutmak zorunda kalıyorum.

Otobüste, metroda, onların ifadesiyle “mikrobas”’da (minibüs) hemen sıcak bir diyalog başlatabilirsiniz. Özellikle metronun ilk iki bölümü hanımlara ayrılmış durumda. Doğrusu bu kısma iyi bir gevezelik mekânı da demek mümkün. Böyle bir ayrımın varlığı kadınların Suudî örneğinde olduğu gibi tecrit edilmiş bir hayat sürdükleri anlamına gelmiyor. Sadece onlara daha rahat bir ortam sunmuş oluyorlar. Hanımlar diğer kısımlara erkeklerle beraber binebiliyor fakat erkeklerin hanımlara ayrılmış bölümde seyahat etmesi yasak, belirli bir para cezası ödemeleri gerekiyor. Zaten Kahire’de Mısırlı hanımları görüp de onların tecrit edilmiş bir hayat sürdüklerini düşünmek mümkün değil. Aksine her alanda etkin ve rahat bir kadın kitlesi var. İnsanın zaman zaman erkeklere hükmettikleri izlenimine kapıldığı dahi oluyor. Daha detaylı bilgiler edindikten sonra Mısır’da kadın konusunu ayrıca yazmayı düşünüyorum.

Belki benim de bir hanım, hem de kılık kıyafetinden dolayı zaman zaman sıkıntı çeken bir hanım olduğum için olsa gerek, ilk ilgimi çeken şey kadınların giyimi oldu. Biz Türklerin alışık olduğu şekilden oldukça farklı bir görünüm arz ediyorlardı. Meselâ ağır bir makyaj alışkanlığı var. Tabii hemen belirtmek gerekir ki, ilk günler, özellikle tesettürlü bir hanımın bu kadar ağır makyaj yapmasını garipsiyorsunuz. Fakat kısa zamanda burada örtünen insanlar ile Türkiye’dekiler arasında düşünce ve davranışta büyük bir fark olduğunu görüyorsunuz. Bir kere Mısır’da kadınların örtünmesinin dinî temeli olduğu kadar yaygın ve kabul görmüş bir örfî boyutu da var. Öyle ki, bazen bir genç kız, bakıyorsunuz bir gün saçlarını gizlemese de başında bir örtüyle dolaşıyor; ertesi gün örtüsü boynunda olabiliyor. Sonra çoğunun örtünme şekli Türkiye’de olduğu gibi disiplinli değil. Kocaman örtülerinin ön kısmından belirgin bir şekilde saçlarının görünmesinden hiç de rahatsızlık duymadıkları anlaşılan pek çok hanımla karşılaşıyorsunuz. Tabii bu örneklerin yanında batılı giyim tarzını tercih edip örtünmeyenler olduğu gibi, gözlerini dahi gözlükle gizleyen, bütün vücudunu tamamen örten hanımlar da var. Kadın kıyafetleri açısından çok renkli bir şehir Kahire… Bu size ilginç gelmeyebilir. İstanbul’da da var bu farklılık diyebilirsiniz. Fakat bu farklı giyimleriyle her türlü hanım, Kahire’de sadece sokakta değil; bütün sosyal kurumlarda mevcut. Meselâ çarşaflı bir hanım üniversite hocası olabiliyor. Sonra sadece lisans talebeleri arasında değil yüksek lisans eğitimi yapanlar içinde de gözlerine kadar örtünmüş hanımlar bulunuyor. Üstelik bu hanımlar orada bulunmaktan dolayı ne utanç hissediyor ne de kendilerini geri çekiyorlar. Gayet rahat bir şekilde derse iştirak ediyorlar, yani örtünmekle kendilerini hayatın dışına değil merkezine alıyorlar.

Bunlar bizim alışık olmadığımız manzaralar. Daha yakın geçmişe kadar Türkiye’de Müslümanlar arasında kadın sesinin haramlığının tartışıldığını, kendi öğrencilik yıllarımda dahi üniversitede okuyan kız öğrencilerin derslere aktif katılımının ne “büyük” tartışmalara yol açtığını hatırlayınca kendi ülkemden çok farklı bir toplumsal yapıda olduğumu fark ediyorum.

Sanırım bu durum Mısır insanın kendine özgü sıcaklığından, ruh halinden kaynaklanıyor. Zirâ insanlar her yerde rahatlar burada. Meselâ hemen her gün metroya bindiğim Ramses Meydanı’nda metro girişinin yanında gözlerini bile göremediğim siyah çarşaflı bir hanım oturmuş, daima orada kâğıt mendil vs. satıyor. Onu keşfettikten sonra bütün mendillerimi ondan alıyorum. Fakat bu hanım hiç çekinmeden ve de rahatsız olmadan gün içinde oturduğu yerde mışıl mışıl uyuyor. Bütün o kalabalık ve gürültünün içinde hem de bir hanım olarak nasıl olup da uykuya daldığını anlamak için Kahireli mi olmak lazım acaba? Tabii size bu meydanın nasıl bir yer olduğunu anlatmadım. İstanbul’da Topkapı Meydanı gibi, çeşit çeşit insanın gelip geçtiği sürekli; ve yoğun bir hareketliliğin hâkim olduğu; minibüslerin, otobüslerin ana duraklarının bulunduğu keşmekeş bir yer Ramses. Meydan ismini merkezde yer alan dev II. Ramses heykelinden almış. Bu mekân, Kahire’nin benim gibi yabancı gözleri şaşırtan çift yönlü yapısına da işaret edecek unsurlar taşıyor. “Çift yönlü” nitelemesi aslında ifade etmek istediğimi anlatmak için iyi bir tabir değil ama şu anda aklıma başka kelime gelmediği için onunla yetinmek zorundayım. Yani Kahire’de Avrupa şehrinde görmeyi normal kabul ettiğiniz bir hizmetle karşılaştığınız gibi, bir anda manzaranın değiştiğini görüyor ve “bir üçüncü dünya ülkesinde miyim acaba?” diye sorabiliyorsunuz. Ramses Meydanı’nda hem Londra metrosunu aratmayacak bir hız ve teknik donanıma sahip metro istasyonunu ve de özel klimalı otobüsleri, hem de eskiliği ve bakımsızlığı yanında zaman zaman insanların birey olmaktan çıkıp etten bir yığına dönüşecek şekilde doluştuğu otobüslerin ana duraklarını bulabiliyorsunuz. Bu şehirde toplu taşımacılık metro, özel klimalı otobüs, normal otobüs, küçük otobüs ve dolmuş minibüslerle yapılıyor. Tabii külüstür taksileri de unutmamak lazım. Benzin ucuz olduğu için taksi ücretleri de çok ucuz. Meselâ İstanbul’daki şehir içi otobüs bileti fiyatına Kahire’de rahatlıkla taksiye binebilirsiniz. Üstelik yolcusu olan bir taksiye ikinci yolcu olarak da binmeniz mümkün. Ama taksi şoförlerinin ücretlerini fazla istemek gibi bir alışkanlıkları var. Buna karşı halk iki tedbir geliştirmiş. Birincisi pazarlık etmek, ikincisi ücreti, taksiden indikten sonra pencereden ödemek.

Taksiler hakkında bu küçük parantezden sonra tekrar ulaşım vasıtalarına dönersek, bu araçlar aslında sosyal tabakalara işaret ediyor. Hayatın her alanında bu farklı ekonomik seviyedeki insanların isteklerine cevap veren mekânlar var. Hem motosikletlerle evlere servis yapan, İngilizlerin dediği gibi “take away” hizmet veren lokantalar, fast food restoranlar, sabah çaylarını içebileceğiniz otantik kafeler, Nil nehrine nâzır beş yıldızlı oteller, hem de köşe başlarında toz ve kirden rengi dönmüş kaplarda 25-50 kuruş ödeyerek yiyebileceğiniz “ful, ta’miye veya kuşari*” satan arabalar mevcut.

Neskafenin her yerde görüldüğü, sevgililer gününde kırmızı kalplerle vitrinlerin donandığı bir Afrika ülkesi burası. Ama aynı zamanda Türk kahvesi de çok yaygın. Sanki doğu ve Batı kültürünün şimdilik çözemediğim bir karmaşası oluşmuş. Sanki bu karmaşa, zengin ve fakir arasındaki korkunç uçuruma da işaret ediyor. Çok üzücü ama Kahire, hem çok zenginlerin hem de çok fakirlerin meskeni. Meselâ bir lise öğretmeninin maaşının 50 dolara ulaşmadığını öğreniyorsunuz ama diğer taraftan korkunç bir lüks…

Bütün bu renkli yapısı içinde kimilerinin zannettiğinin aksine Kahire’de yabancı bir hanım olarak yaşamak hiç de zor görünmüyor. Belki de İslâm dünyası içinde kadının en rahat olduğu şehirlerden biri Kahire. Hemen eklemek gerekir ki dindar bir hanım olmak ve akademik çalışma yapmak da saygınlığı artıran bir unsur. Öyle ki zaman zaman kendinize “prenses” gibi davranıldığını dahi düşünebilirsiniz. Sanki her yerde sizin hayatınızı kolaylaştırmakla vazifeli insanlar var. Meselâ gün içinde, şartlara göre, çantalarınızı taşımak için yardıma koşan, gittiğiniz bir yerde gönüllü rehberlik eden, evraklarınızı sizi bekletmeden işlemden geçiren birileriyle mutlaka rastlaşıyorsunuz. Bir yere giderken hangi yöne sapacağınızı bilemediğinizde etrafa araştıran gözlerle bakmanız, dost bir elin size uzanması için yeterli. Aslında yol tarif etme yetenekleri pek iyi olmamakla birlikte sizinle ellerinden geldikleri kadar ilgileniyorlar. Hatta tarif etmektense gideceğiniz yere kadar bizzat götürdükleri de vâki.

Sonra İstanbul’da yetişmiş bir insanın tutkularına, alışkanlıklarına cevap verecek bin bir çeşit çehresi var Kahire’nin. Çok renkli insanlarıyla, kalabalığıyla, şehre tepeden bakan piramitleriyle, hava şartlarına göre farklı renklere bürünse de sükûnetinden hiçbir şey kaybetmeyen her zaman sakin sakin salınan Nil nehriyle, sizi yirmi birinci yüzyıldan alıp eski zamanların efsanevî mekânlarına götüren Han el-Halîlî’si ile kendine özgü bir şehir Kahire. Tanrı’nın tabiat harikalarıyla binlerce yıllık medeniyet eserleri birleşince insanı büyüleyen bir masal şehrinde yaşadığınızı sanabiliyorsunuz. Veya masal şehrinin kahramanlarının coşkusuna kapılıp dev bir ananın kucağında olmanın mutluluğunu duyumsamanız da mümkün bu koca metropolde. Bazen ise öyle küçük bir sevgi halesi içinde buluyorsunuz ki kendinizi, Arap âleminin en önemli merkezlerinden birinde değil de küçük bir köyde olduğunuz zehabına kapılabilirsiniz.

Bir taraftan etrafınızda gördüğünüz tabii ve mimari şaheserler, diğer taraftan insanların yakın ilgi ve alakası, sizin kendi iç dünyanıza çekilmenize asla izin vermiyor. Öncelikle, kendi tecrübelerime ve tanıştığım Türklerden edindiğim bilgilere dayanarak, burada Türklere karşı genelde olumsuz bir kanaat olmadığını, hatta Türkiye’de zannedildiğinin aksine, özellikle halk arasında Türk düşmanlığı değil, sevgi ve sempatinin hâkim olduğunu söyleyebilirim. Zaten pek çok Mısırlının bir şekilde dedeleri, nineleri, yakınları Türk. Osmanlı’dan önce Mısır’ın, Memlük Türklerinin yönetiminde olduğunu hatırlayınca, beş yüz yıla aşkın bir Türk hâkimiyetinin izlerinin devam etmesini tabii karşılıyorsunuz. Daha ilk günlerimde nereli olduğum sorusunu Türkiye ve İstanbul diye cevaplayınca işittiğim cümlelerden bazıları “Binlerce merhaba”, “Türkler en hoş insanlar”, “en iyi insanların şehri”, “güzel ülke”, “dost ülke” vs… Bu cümleler size payitahttan gelmiş bir Türk olmanın kıvancını duyuruyor.

Bu yazdıklarımı okuyan, ya benim bir iyilik perisinin kanatları altında gezindiğimi yada Mısırlıların melek gibi insanlar olduğunu düşünebilir. İkisi de doğru değil şüphesiz. Sadece biraz etrafımdaki güzellikleri görmeyi yeğliyor ve kör ve sağır olmayı tercih ediyorum beni mutsuz etme ihtimali olan her şeye. Yoksa o sevgili insanlar arasında her toplumda olduğu gibi paraya düşkün insanların varlığını, yabancı olduğunuzdan istifade ederek size bir malı değerinden fazla satmaya kalkanların bulunduğunu ve bir çok moral bozucu şeyi fark etmiyor değilim. Dahası bütün güzelliğine rağmen Kahire’de, acımasız ve katı bir ifadeyle “dev bir çöplük” izlenimi veren semtlerin varlığından da haberdarım. Ama her şeye rağmen, doğulu olmanın verdiği bir başkalık, kendine özgülük var ki cezbediyor beni. Belki de insanların yüzlerinde gördüğüm mutlu ifade, stresten uzak dingin ruh hali, rahatlık beni de etkisi altına alıyor ve bütün olumsuzlukları göz ardı edebiliyorum.




Yrd. Doç. Dr. Hülya Alper
                Marmara İlahiyat
                Kelam Anabilim Dalı 





* Ful: Mısırlıların bakladan yaptıkları ve sürekli tükettikleri geleneksel bir yiyecek. Bir tür bakla ezmesi. Ta’miye ise sebze köftesi olarak tanımlanabilir. Aynı şekilde ful gibi o da en çok tüketilen yiyecekler arasında. Kuşari haşlanmış pirinç, mercimek, şehriye gibi yiyeceklerin karıştırılarak üzerine özel bir domates sosu ve kızgın yağda kızartılmış cips gibi çıtır çıtır soğan dökülerek yenen, ayrıca zevke göre limon suyu da ilave edilen bir yemek. Bunları yiyebileceğiniz onlarca mekân olmasına rağmen ben öncelikle Tahrir’de Felfele veya Ebû Târık, ya da Gâd (Câd) lokantalar zincirlerinin birinde yemeyi tercih ediyordum.




*Bu yazı, "Bendeki Kahire" isimli kitaptan yazarının izniyle iktibas edilmiştir.


Yorumlar   

0 #1 Ranuna S. 03-07-2007 17:21
Ayaklarınıza sağlık Hocam,
hoş gitmiş, hoş gelmişsinizdir inşaAllah.
Ve elbette kaleminize sağlık. Allah kaleminize de kelamınıza da zeval vermesin. :-)

"Kadın kıyafetleri a çısından çok renkli bir şehir Kahireâ?¦ Bu size ilgin ç gelmeyebilir. İstanbulâ??da da var bu farklılık diyebilirsiniz. Fakat bu farklı giyimleriyle her türlü hanım, Kahireâ??de sadece sokakta değil; bütün sosyal kurumlarda mevcut. Meselâ çarşaflı bir hanım üniversite hocası olabiliyor. Sonra sadece lisans talebeleri arasında değil yüksek lisans eğitimi yapanlar i çinde de gözlerine kadar örtünmüş hanımlar bulunuyor. Üstelik bu hanımlar orada bulunmaktan dolayı ne utan ç hissediyor ne de kendilerini geri çekiyorlar. Gayet rahat bir şekilde derse iştirak ediyorlar, yani örtünmekle kendilerini hayatın dışına değil merkezine alıyorlar."


Arap kanallarından birinde bir üniversite mezuniyet törenini seyrettim ge çenlerde. Aynen sizin anlattığınız manzara vardı. A çık öğrenciler, sa çları önden görünen makyajlı öğrenciler ve ayrıca pe çeli öğrenciler. Hepsi kameralara karşı gayet rahat konuştular. Soruları cevapladılar. Sahneye çıkıp diplomalarını aldılar. vs..

Olabiliyormuş demek...
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile