İlahiyatçı Gözüyle 'Uyumayan Şehir' New York - I

GEZİyorum
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

newyork2Burası New York. Banliyolarla birlikte yaklaşık 21 milyon nufusuyla Amerika’nın en kalabalık şehri. Frank Sinatra’nın meşhur New York şarkısındaki ifadeyle “uyumayan şehir”.

 

 

 

Eylül ayının bir Perşembe gününde, JFK havalimanından New York’a ayak bastığımızda nemli bir hava karşılıyor bizi. Yağmur yağmış, yağmaya devam ediyor.

 

Burası New York. Banliyolarla birlikte yaklaşık 21 milyon nufusuyla Amerika’nın en kalabalık şehri. Frank Sinatra’nın meşhur New York şarkısındaki ifadeyle “uyumayan şehir”.

Eylül ayı Sonbahar’ı çağırırken, New York’ta sonbahar ve ilkbahar mevsimlerinin kendilerini çok açıkça göstermediğini farkediyorum ilerki günlerde. Kış ve yaz tam olarak hissedilen iki mevsim, bu iki mevsim arasındaki geçişler çok kısa ve çabuk oluyor.

Gelişimin üzerinden fazla geçmeden Times Square meydanına çıkıyorum. Burası kapitalizmin mabedi olmalı. Her yer reklam panolarıyla dolu. Gündüz ellerindeki büyük boy plastik bardaklarda kahveleriyle sağa sola koşturan insanlara garip garip bakarken kültür şokunun ilk etkilerini hissetmeye başlıyorum. Koşarak konuşan, yemek yiyen, çok acelesi olan, yoğun, yorgun insanlar... Bir de bu görüntüyü görmeye gelen onlarca turist. Saniyede onlarca fotoğraf flaşı patlıyor meydanda. Gece olduğunda ise durum daha da bir farklı hal alıyor. Meydandaki yüksek binalar ve binalardaki panolardan gündüz mü gece mi olduğunu anlayamıyorsunuz neredeyse. Yoğunluk neredeyse hiç azalmıyor. Burada ne var ki insanlar bu kadar hucüm etmişler bu meydana derken yüksek binaların insan psikolojisini ne kadar etkilediği üzerinde düşünüyorum.

Karma karışık bir nufus göze çarpıyor New York’ta. Göçmen sayısı çok fazla. Çoğu kaçak işçiler olarak çalışan Hispanikler, İngilizce konuşma konusunda çok problemli olan Çinliler, Ruslar, Güney Amerikalılar, Hindistanlılar, Pakistanlılar... Kaçak işçiler her türlü işte çalışıyorlar ve çalışmalarına bir nevi göz yumuluyor. Hispanik işçiler genellikle kaçak olmalarına rağmen diğer insanlara göre kaba ve pervasız olabiliyorlar. Çinlilerin sayısı şaşılacak kadar fazla. Kimi mahallelerde kendimi Hong Kong’da hissediyorum. Arabaların üzerine yazılmış satış fiyatları, mağazaların veya bankaların isimleri dahi Çince bazı mahallelerde.

New York’ta 170 ayrı dil konuşuluyor. Ortak dil İnglizce olmasına rağmen zaman zaman yol boyunca yürüyüp tek tük İngilizce kelimeler duyduğunuz olabiliyor. Özellikle Çinliler ve Hispanikler İngilizce konuşmak noktasında çok zorlanıyorlar. Ya sizi anlamıyorlar ya da siz onları çok zor anlıyorsunuz.

Şehrin yarıya yakını günlük geçimini sağlayacak ortalama bir maaşı olan bir işte çalışıyorlar. Fakirler ve herhangi bir birikimleri yok. Kimisi tek işte çalışmakla yetinmiyor gün içerisinde iki hatta üç işte çalışanlar bile olabiliyor. Zengin kesim ise neredeyse şehrin yarısına sahip durumda.

Bir de en acısı ne çalışacağı işi ne de yaşayacağı bir yeri olan evsizler. Kimi zaman işi olan bir kişi işini kaybedebiliyor. Bu durumda mortgage sistemi ile borcunu ödemeye devam ettiği evi banka tarafından alınıyor elinden, hem de sokakta kala kalıyor. Türk aile terbiyesini düşündüğüm zaman hiçbir şekilde zihnime oturtamıyorum evsiz kavramını. Bu insanların “Filan akrabam sokakta kala kalmış, bizim evimizde misafir edelim, destek olalım, yardım edelim” diyecekleri bir aile yapısından uzak olması korkunç geliyor. Türkiye böyle bir yere sürüklenmez inşallah diyorum kendi kendime. Kimi evsizleri için ise bu bir yaşam tarzı. Özellikle New York dışında gördüğüm bu tip evsizler, alışveriş arabalarındaki eşyalarıya şehrin içinde dolanıyorlar. Arabaların içine baktığınızda kimi zaman şaşırıyorsunuz, zira sizin evinizde olmayan şeyler onun arabasında olabiliyor. Kimisi takım elbiseyle elinde market arabası yollarda sokaklarda. Bir arkadaşım sokakta kalan bu insanların bir kısmının eğitimli ve hatta newyork1üniversitede kariyer yapmış kişiler olduğunu söylüyor, şaşırıyorum.

Evsizler ve dilenciler insanlardan her fırsatta para istiyorlar. Genellikle “Bayan, bozuğunuz var mı?” şeklinde cümleler duyuyorum. Kimisi kartona yazı yazıp oturduğu yere koymuş, isteme zahmeti bile göstermiyor. İlginç yazılar görüyorum kartonlarda. “Bir bira parası vermez misin?”, “Hamileyim, sevgilim terk etti, ülkeme dönmek istiyorum ama uçak biletimi alamadım” ve daha nicesi. Kimi dilenciler çok kültürlü ortama uyum sağlamayı başarmış. Üniversitenin önünde her geçtiğimde bana “Selam Aleykum” diyen zenci aklıma geliyor, beş dakka sonra önünden kipaysıyla geçen bir yahudiye “Şalom”, bir Hristiyana “God bless you” demeyi öğrenmiş. Bu sahne gülümsetiyor beni.

Dini duruma söz gelmişken, ülke nufusunun yüzde sekseninden fazlası Hristiyan. Metrolarda, yollarda Hristiyanlığa davet eden insanlar görüyorsunuz. Kimi zaman kostümleriyle metrolarda topluca şarkı söyleyip ayin yapan kilise üyelerine rastlıyorsunuz. Kimi zaman metroda kapı açılıyor elinde İncille bir kişi biniyor. Size başına gelen olaylarda İsa’nın kendisini nasıl kurtardığını anlatıyor. Yan kompartımana geçip aynı şeyi anlatmaya devam ediyor. İnsanların çok umurunda olmaması ilginç, kimse dinlemiyor neredeyse. Ama kadının bunu hiç önemsemeyip sanki herkes kendisini dinliyormuş gibi ciddiyetle anlatmaya devam etmesi daha da ilginç... Otel odalarında çekmecelerde kesinlikle incil bulunuyor. Televizyonlar zaman zaman papazlarca hazırlanmış programlar dikkatimi çekiyor.

Hristiyanlığın yayılması için çabalar aklıma New York dışında, California’da yaşadığım bir hatırayı getiriyor. Otelden ayrılırken arkamdan seslenip “Bana bir iylik yapabilir misin?” diyor elli yaşlarında bir bayan. “Buyrun” diyorum. “Kiliseye gitmem gerek” diyor ve ekliyor. “Beni arabanızla bırakır mısın?”. Eşimle birbirimize bakıyoruz ve tamam diyoruz. Yol boyunca kadın İsa’nın tanrının oğlu olduğunu anlatmaya çalışıyor bize. İslamiyet’in ne kadar canice bir din olduğunu, dinden dönenleri öldürdüklerini, terörist olduklarını, her fırsatta insanların ellerini kestiklerini, kadınları örtünmeye zorladıklarını ve benzeri şeyleri anlatışı karşısında dehşete düşüyoruz. Arabama aldığım misafirime mümkün olduğunca kibar bir dille anlatmaya çalışsam da faydası olmuyor. Beni İsa’ya koşmaya çağırıyor. Gülümseyerek ben zaten inanıyorum İsa’ya diyorum ve ortak noktalarımızdan bahsediyorum. Sinirleniyor kadın, “Sen İsa’nın tanrının oğlu olduğuna inanmazsan seninle benim aramda hiç ortak bir nokta olamaz” diye de azarlıyor. Gülümseyerek, İslam hakkında duyduklarını nerden öğrendiğini soruyorum. Bir haber kanalının ismini söylüyor. Medyanın olumsuz etkisni bir kere daha görüyorum. Nihayet Kilise’ye ulaşıyoruz. Kadına “Ben İncil’i okuyup inceledim, ya sen hiç Kuran’ı açıp göz attın mı?” diyorum. “Atmadım ve atmam da” diyor ve ekliyor “Kafamın karışmasına izin vermeyeceğim”. Kadını kiliseye bırakıp giderken zihnimde tarifsiz karmaşalar yaşıyorum...

Yahudiler, Müslümanlar, Budistler Hindular ancak yüzde beşini oluşturuyor nufusun. Yahudiler az nufuslarına rağmen Amerika’da çok etkin konumdalar. Eğer Yahudi mahallesinde yaşıyorsanız güvenlikle ilgili çok derdiniz olmuyor doğrusu. Dindar Yahudi erkekler siyah uzun cübbeleri, kipaları, üstüne geçirdikleri şapkaları ve zülüfleriyle heryerde fark edilebiliyorlar. Dindar yahudi kadınlar ise dizüstü etek ve kısa kollu giyisiler giymiyorlar. Evli olan kadınların bazıları başlarını bizim halaylık diye tarif ettiğimiz tarzda bağlıyorlar. İlk defa bu kadar çok Yahudi aileyi bir arada görüyorum ve ilk defa aslında aile yapımızdaki benzerlikleri bu kadar farkediyorum. Her ailenin nerdeyse dört-beş çocuğu var. Çocuklara benzer kıyafetlerin giydirilmesi ilgincime gidiyor. Anneler, Yahudi ailesinde çok mühim yer teşkil ediyor. Eğitimlerinden en çok onlar sorumlu. Mahallemizde, evine televizyon alırsa çocuklarını eğitemeyeceğini söyleyen Yahudi anne geliyor aklıma.

Dindar Yahudiler kendi içlerinde bir dünya kurmuşlar. Çok fazla dışa açılmıyorlar. Alışveriş de dahil günlük ilişkilerini genellikle kendi içlerinde hallediyorlar. Bu açıdan kurumları da çok çok yeterli zaten. Büyük bilgisayar firmalarından alışveriş merkezlerine her türlü ihtiyaçlarını karşılayacakları kurum var. Bu yüzden toplumdan bazı noktalarda soyutlanmış durumdalar.

Yahudilerin geleneklerine verdikleri önem, kapitalizmin mabedi sayılabilecek bu şehirde bile kaybolmamış. Kendilerine has bayram günlerinde mağazalarını kapatan ve bununla da kalmayıp internet satışlarını durduran Yahudilere ait dev bilgisayar mağazası geliyor aklıma. İnternet sitesinde bayram boyunca kapalı olacağını duyuruyor. İnternet satışını da durduruyor günlerce. Bu insanların kazanacağı paradan geleneği için fedakarlıkta bulunduğunu görmek bana parayı, menfaati dinlerinin saflarca önüne geçirebilen insanları hatırlatıyor.

Üniversitelerde karşılaştığınız Yahudiler genellikle sadece kipa takıyorlar. Birbirlerini tanımalarına da vesile olmuş oluyor bu. Üniversitelerde yahudi öğrenciler için imkanlar –hele müslüman öğrencilerin imkanları ile kıyaslandığında- gerçekten çok fazla. Toplanıp sosyal faaliyetlerde bulunabilecekleri mekanları, Hillel adında öğrenci yurdu hizmetleri de bulunan organizasyonları var neredeyse her kampüste.

Devam Edecek...

Fatma Betul Güney ALTINTAS

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Yüksek  Lisans

Yorumlar   

+1 #2 H.K.Kahya 29-11-2011 22:06
Paylaşımınız için çok teşekkürler, yazılarınızı takipteyim.
Alıntı
+3 #1 Kışın Leylası 09-10-2011 20:00
MaşaAllah üstadım, ziyadesiyle müstefid olduk ...
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile