Hindistan Notları II: Gauhati Üniversitesi

GEZİyorum
Yazı Tipi
  • Daha Küçük Küçük Normal Büyük Daha Büyük
  • Default Helvetica Segoe Georgia Times

hindistannotlari22 Şubat aksam üzeri bindik Delhi uçağına; aradaki 3,5 saat farkı ile birlikte sabaha karşı Indira Gandhi uluslar arası havaalanına indik.

Pasaport kontrolünden sonra valizleri aldık, havaalanı çok temiz, tuvaletlerde her çıkandan sonra temizlik yapıyorlar. Sabah 10.40 da adını bile söylemekte zorlandığım Guwahati’ye gitmek için iç uçuşların yapıldığı yere gideceğiz. Yakın denince ben de Atatürk Havaalanı gibi sandım, meğer 8 km uzaklıktaymış, oraya transferin ücretsiz olduğunu da dönüşte öğrendik.

Neyse baktım “ön ödemeli taksi” yazıyor, güzel bir uygulama, yerel uçuşların yapıldığı havaalanına 170 rupi ödedik (100 dolar: 4.500 rupi). Valizlere asıldık dört kişi, dışarı bir çıktık, ana baba günü, hemen değnekçiler yapıştı eşyalara. Taksi deyince bizdeki gibi anlamayınız, ilk şoku burada yaşadık. Endenozya’da gördüğüm triportırlar, motosiklet ve/ya bisikletten yapılıyor arkaya üç kişinin alındığı vasıtalar. Biz dört kişiyiz ya, ona göre biletimiz var, minibüs desem değil, dört oturaklı ufak bir şey geldi, dökülüyor, yerleşiyoruz içine.

hindnotDeğnekçilere ödemeyi Cemal kardeş yapıyor. İlk deneyim pek hoş değil, ön ödemeli sistem güzel, ama anlıyoruz ki, her hizmetin karşılığında ya da her vesileyle para talep edilecek. Olur, hayat her yerde zor, ama bir milyar iki yüz elli bin insanın yaşadığı Hindistan’da daha zor galiba. Ama dört yüz milyar dolar gelir fazlası, bilim ve teknolojide özellikle yazılımda çok iyiler, uzayda en fazla (kırktan fazla) uydu bulunduran ülkelerden biri, nükleer teknolojiye sahip, elektriği önemli oranda buradan üretiyorlar, nükleer bombaya da sahip. Peki, niye halka yansımaz bu refah. Havaalanında Gandhi ismine rastlamanın verdiği huzur, yavaş yavaş tedirginliğe dönüşüyor.

Havaalanında sohbet ederek, bisküvi ve çayla kahvaltı yapıyoruz. Vakit yaklaşınca hazırlanıyoruz, sıkı kontrol var. El bagajlarına da mühür vuruyorlar, tam binadan ayrılırken tekrar kontrol var, baktık Aliye hanımın el bagajının kâğıdı düşmüş, göndermiyorlar. Gitti yeni bir kâğıt aldı, mühürletti ve o da yetişti bize. Goingo firmasının uçağı, temiz ve güler yüzlü personeli var. İçeride her şey ücretli, bir de pazarlama yapıyorlar, ünlü markaları indirimli satıyorlar.

Assam Eyaleti

İki saat on beş dakika sonra indik Assam eyaletinin Guwahati şehrine. Rekibuddin Ahmed ve arkadaşlar karşılıyorlar. Afganistan, İran, Bangladeş katılımcıları da aynı uçaktaymış. Bizi hemen bir jeepe bindiriyorlar, ilk şehir içi gezimizde başlamış oluyoruz böylece. Meraklı gözlerle bakıyoruz, elimizde kamera çekiyoruz, hava çok sıcak, oysa İstanbul’da sulusepken eşliğinde ayrılmıştık. Görüntüler tıpkı Jakarta’daki gibi, trafik çok yoğun; burada bir de ilave sürekli korna sesi var, bütün şoförler kornaya basıyor sanki. Sanki değil öyle, bir de bakıyorum önümüzdeki aracın arkasında “Horn Please” yazıyor. Bir diğerinin arkasında “Blown Horn” yazıyor. Tabiî ki trafik soldan akıyor. İngilizler mühürlerini vurmuşlar. Birden tersim dönüyor, kaldırımlarda yatan insanlar! Hemen dönüyorum Aliye Hanıma, “evet maalesef çok buralarda” diyor. Hava sıcak, şehrin iç taraflarında daha yoğun bu tür manzaralar hazırlıklı olsanız iyi olur, diyor.

Prag İnternational Hotel’e yerleşiyoruz. Ne alaka Prag; anlamadım! Önce resepsiyonda bir belge dolduruyoruz, sonra odada benzer ama iki nüsha, ardından pasaportların fotokopisini almak için geliyorlar. Sonradan anladım tabii bunun gerekçesini. Meğer terörün en yoğun olduğu bölgeymiş Assam. “Seven Sister” derlermiş ve Hindistan bir dönem Bangladeş’e vermek istemiş buraları. Sonrasında vazgeçmiş. Adam kaçırmalar yoğun olurmuş, akşam üzeri tekrar dolaşmak isteyince söylüyorlar bunu tabiî ki.

Nitekim bizim gezdiğimiz saatlerde on altı saatlik bir çatışmadan sonra Ulfa liderinin öldürüldüğünü ertesi gün sabah kapıya bırakılan gazetenin manşetinde yazıyor (The Telegraph Guwahati; Perşembe, 4 Şubat 2010).  Yaşanan tam bir trajedi, köylü anne, motosikletle gelen iki kişinin kapısını çaldığını ve biraz konuklayıp su içmek istediğini söylüyor. Ardından güvenlik güçleri ile bunlar arasında çatışma çıkıyor ve arada on yaşındaki oğlu da ölüyor (Mother let in “guests”who brought tragedy).  Yani bilsek gelir miydik, diye düşünüyor insan.

Murat sonraları; “hocam ne yapayım, bütün programınız yapılmış, buralarda böyle sorun mu var deseydim, onun yerine karayolu ile yolculuk tehlikelidir dedim ya” diyor ama epey sonra. Biz, İranlı katılımcılardan öğrendik buradaki durumu. Bangladeş’ten gelen, aslında buraya yakın, arabayla sekiz saat, ama ben uçakla Delhi’ye oradan buraya geldim diyor. Arabayla sekiz saat sözünün de izafi olduğunu anladım, mesafe sanıldığından kısa ama yollar ve trafik sorun. Çünkü Delhi’ye yaklaşık 120 km olan Serhend şehrine dört saat, iki yüz km olan Ağra’ya Taç Mahal ziyaretine beş saatte vardığımızı söyleyeyim, siz hesap edin trafik durumunu! Yollar ve trafiğin durumun göre zaman daha da artabiliyor.

Guwahati

hindnot2Biz hemen inip dolaşmak istiyoruz.  İnsan kuş misali, bir gün önce İstanbul’da bir gün sonra öğle vakti, dünyanın öte tarafındayız. Dr. Fazlu’r-Rahman bizlere mihmandarlık yapıyor, Arap dili bölümünden. İyi çat pat Arapça da var nasılsa, iletişim sorunu yok.

Zaten iki isim çok aşina geldi burada, biri Fazlu’r-Rahman diğeri de kızımın adı: Begüm. Özellikle Haydarabad şehrinde Begüm ismi çok. Oralarda da Türkler yüzyıllarca yöneticilik yapmışlar ya. Orta Asya’da Begumay, Hind-Pakistan ve Türkiye’de Begüm, kızım ismin bak ne kadar meşhur diyorum, seviniyor yavrum.

Otel idare eder, semt şehir merkezi hemen dolaşmaya çıkalım dedik. Ağır bir baharat kokusuna karışmış kanalizasyon burnumuzun direğini kırıyor. Her yer ana baba günü gibi, tabii bu karmaşaya alışmaya çalışırken, kaldırımda yürürken avanak avanak sağa sola bakarken, şak, ayağım bir çukura düştü. Yani ancak bu kadar olur, rezalete bak, o kokuya bizzat bulanmış olduk. Hemen yardıma geldiler, su getirdiler bir ön yıkama yaptık, otele dönelim dediler, yok, zinhar olmaz, geziye devam edelim dedim, arkadaşlara.

Sempozyum yoğun geçer, serde gariplik de var; gezme imkânı yok, ancak bugün öğleden sonrası var, çevreyi tanımak için. Caddeleri, sokakları dolaşıyoruz, ufacık bir ada içinde bir tapınak var, oraya gidelim diyoruz, ama çok vakit alır diye vazgeçiyoruz. Bir otobüse biniyoruz, beş kişi on beş rupi, bize göre çok ucuz. Diyorum gezme, halk arasına karışma böyle olur, başka türlü çevre tanınmaz ki. Her gördüğümüzün resmini çekiyoruz, hanımlar rengârenk giyinmiş. Şıklıklarını ertesi günkü sempozyumda daha yakından görme imkânı buluyoruz.

Yerlerde işportacılar. Bir postanenin önünden geçiyoruz, duvarları kâğıtlarla dolu, galiba arzuhalci gibi bir şey bunlar. Törenlerde kullandıkları çiçeklerin satıldığı bir sokak var, görmeye değer. Pırıl pırıl, renk renk çiçeklerin satıldığı sokak, kirlilikten geçilmiyor, ama pek kimsenin de umurunda değil gibi. Buralar bir yüzü, ama bir de sempozyumun ikinci günü gittiğimiz Greenwood diye bir yer var, her yer pırıl pırıl, tertemiz, çiçeklerle bezenmiş. Ya rabbi, yok mu bunun bir orta yolu, diyesiniz geliyor.

Sih Tapınağı

Çarşı merkezinde cami ve Sih tapınağı karşı karşıya. Bu kadar din, dil, ırk bir arada yaşıyor, ilginç deneyim olacak galiba. Ziyaret etmek istediğimizi söylüyoruz, merdivenlerden çıkıyoruz. Fazlu’r-Rahman Bey bizleri tanıştırıyor, başımızı örtmemiz ve ayaklarımızı çıkarmamız isteniyor. Sih erkeklerin başlarını sarık gibi örtmeleri inançlarının gereği; hanımlar örtmüyor ya da ibadet ederken bir şal alıyorlarmış. Bizlere tapınağı, ibadeti ve ritüelleri anlatıyor, genç bir arkadaş. Hepsinin çok iyi derecede İngilizce bildiklerinden şüpheniz olmasın, çünkü üç yaşında kreş ile başlıyormuş eğitim. İlahiyatta öğretim üyesi olduğumuzu söyleyince gerçekten anlamak istediğimizi, turistik bir ziyaret olmadığını anlıyor arkadaşımız ve Guru’yu çağırıyor. Kutsal kitaplarının Kur’an’a benzediğini söylüyor, büyük ve rahle üzerinde bir kitap. Guru oradan okuyor bizlere, arkadaş da arkasında elinde bir yelpaze ile sallıyor, ritüelin bir parçasıymış. Bizlerde iki elimizi göğsümüzün hizasında birleştirip selamlıyoruz.

hindnot3Sonradan anlıyorum ki, Fazlu’r-Rahman Bey bundan pek memnun olmamış, çünkü burada selamlama tarzları din anlayışlarının gereği, bir Müslüman’ın böyle selam vermesi pek hoş sayılmazmış. Ama ben Endenozya’da böyle selamlaşıyordum dedim arkadaşlara. Nerden anladın kızdığını diyecek olursanız, çıkınca tapınaktan hemen otele gidelim diye hızlı hızlı yürümeye başladı. Akşam tekrar çıkarsınız, yol böyle diye bizi otele getirdi. Tabiî ki akşam çıkamadık. Ama otel yakınında bir yerden telefon ettik ülkemize, sevdiklerimize. Telefon buraya göre çok ucuz.

Ve Sempozyum

Mesai buralarda sabah onda başlıyor. Program on bir buçuk da. Rekibuddun Ahmet’in sempozyum heyeti adına sunumundan sonra Tacikistan büyükelçisi, Afganistan Büyükelçiliği Kültür Ataşesi, İran Kültür evi temsilcisi ve Gauhati Üniversitesi rektörü konuşuyor. İranlılar çok yoğun katılıyorlar. Kısa bir aradan sonra, Cemal hocam ve Aliye Hanımın yer aldığı ilk oturum başlıyor. Ardından bir çadırda self servis yemek ikram ediliyor. Hemen yanı başınızda inekler gayet rahat geziyorlar.

Benim Ürdün’de, Endenozya ve Malezya bölgelerinin yemeklerine damak aşinalığım olduğu için fazla şaşırmıyorum, pilav ağırlıklı bir menüyü tercih ediyorum. İkinci oturumda benim bildirim var. Atlatıyoruz onu da, ardından rektör beyle kısa bir tanışma toplantısı düzenleniyor. Orada herkes kısa sunum yapıyorlar, ama İran kültür evi yetkilisi gövde gösterisi yapıyor, kültüre ne kadar katkıda bulunduklarını, Hindistan’daki etkinliklerini anlatıyor. Ardından İranlı bayan nükleer baskıya sözü getiriyor, Rektör bey kibarca konuyu değiştiriyor. Halk oyunları gösterisi için tekrar salona geçerken Kabil üniversitesi Rektörü ve Elçilik Kültür Ateşesi’nin şu tespitini vermeden geçemeyeceğim.

Osmanlı Deneyiminin Önemi

Bildiriniz önemli diyerek söze başladı, ben de özür dilediğimi özetlemek isterken yeterince anlaşılmadığını, metni kendilerine göndereceğimi belirttim. İslam dünyası içinde modernleşme ve parlamenter sistem arayışının en uzun tarihine sahip olmamız sebebiyle bu deneyim ve birikimimizin aktarılması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Aliye hanım da yer yer Farsça aktararak yardımcı oldu sağ olsun.

“İslam ve” diye başlayan bütün söylemlerin sorunlu olduğunu, tıpkı Hıristiyan demokrasisi, Sosyalist Demokrasi gibi İslam Cumhuriyeti, İslam Liberalizmi, İslam Demokrasi gibi kavramların sorunlu olduğunu söyledim. Özünde İslam’ın teokratik ve monarşik yapıyı öngörmediğini, daha doğrusu İslam’ın belli bir yönetim tarzını önermediğini belirttim. Kimin ve nasıl yönettiğinin önemli olduğunu, bu anlamda İslamiyet’in bir nomokrasi, yani hukuk kurallarını öncelediğini anlatmaya çalıştım.

Türkiye’nin Osmanlı parlamenter sistem arayışlarının sonuçlarını pratiğe aktardığını, din ile devlet işlerinin ayrışmasıyla din ve siyaset arasındaki ilişkinin Gandivari bir şekilde anlaşılmamasından kaynaklanan sorunlardan söz ettik. Gandhi’den bahsedince şaşırdılar, nasıl oluyor diye, ben de onu çalıştım, sonrasında haksızlığa direniş modelleri olarak İslam düşüncesinde Hasan el-Basrî, Ebu Hanife ve Said Nursi üzerinde durdum, dedim. Gandhi’nin din ile devlet birbirinden ayrı durmalı, devlet bütün dinlere aynı mesafede olmalı, ama din ile siyaset her zaman içice oluyor ve insanların en çok etkilendiği ve siyasilerinde kullandığı argüman sözleri üzerinde konuştuk. Türkiye’nin imam-hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleriyle dinin sahih kaynaklardan öğrenilmesi ve öğretilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığının işlevini müzakere ettik. Özellikle Afganistan ve Pakistan’da yaşanan Taliban sorunu yüzünden konu çok ilgilerini çekti. Zaten bu devletlerin ve Rusya’nın Türkiye’nin din öğretimi tarzıyla ilgilendiklerini biliyordum. Kabil üniversitesi rektörünün şu sözü beni çok etkiledi.

hindnot4Farklı Dil ile Aynı Ruhu Konuşmak

“Bizde Farsça resmi dillerden, aynı dili konuşuyoruz bunlarla ama çok farklı düşünüyoruz Sizlerle farklı dil konuşuyoruz ama gönüllerimiz bir. Bu bölgede en hasbi ve hesapsız, karşılıksız yardım eden sizsiniz.”

Bundan daha güzel bir şey olabilir mi, acaba? Türkiye’nin Afganistan’daki yardımları, Türkçe öğretim merkezi ve önemine konu geldi. Aliye hanımı işaret ederek, Farsçası bu kadar güzel olan Türkçe öğretmenleri gönderin bizlere dedi. Kültür ataşesi de aynı hususları vurguladı. Birden ülkemin o tarihsel ve kültürel birikiminin önemini bütün iliklerimde hissettim. İran İslam Cumhuriyeti temsilcilerinin söylemleri karşısında metnin önemini anladım desem, acaba kibre mi varmış olurum? Cemal hocamın bildirisi de eğitim üzerineydi. Aliye ve A.Melike hanımlar da Türkiye ve kültürler arası diyalog üzerinde durdu, üstelik de Farsça sunum yaptılar. Sanıyorum sayıca azdık ama etkiliydik. Ya da bize öyle geldi, kendimizi öyle hissettik, ama anladığım şu var, Türkiye, bölgede Hindistan ile Af-Pak arasındaki sorunların çözümüne katkıda bulunursa, dünyanın önemli güçlerinden birini daha yanında bulacak. Ve bunda bizim seküler demokratik hukuk bir sosyal devlet olmamız, Cumhuriyet ile yönetilmemiz de etkili. Çünkü buraları, çok farklı dil, din ve etnik yapıyı bir arada tutmak burada ancak seküler bir yönetimle olabilir.

Hindistan’ı görünce, Murat kardeşin izlenimlerini de alınca bu kanaatim iyece pekişti ve bunu Fakültede bahar döneminin ilk dersinde paylaştım gençlerle. Hz. Âdem’den itibaren farklı zaman ve mekânlarda farklı dillerle ilahi mesaj gönderildiyse, kırılmalar olduğunda yeniden ve yeni bir nebi veya resulle yeni bir dille gönderildiyse, son mesajın sahibi olan Efendimiz Aleyhisselam’ın bütün önceki mesajları içeren bir söyleme sahip olduğunu söylüyorsak, bütün din ve dini tasavvurları öğrenmek şart. Yani ilahiyatlı olmak ya da asgari düzeyde de olsa ilahiyat bilgisine sahip olmak şart, eğer dünyaya açılmak istiyorsanız ve söyleyecek sözünüz varsa tabii ki. Yok, söyleyecek bir sözüm yok diyorsanız, bizi sözü olanlar ilgilendiriyor zaten.

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık

Hindistan Gezi Notları I için tıklayınız.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile