|
“Sermayem
derdimdir, servetim ahım
Karardıkça bahtım, karalansa da.”
1571… Kıbrıs’ın Osmanlı tarafından fethi. Ardından İnebahtı
yenilgisi. Öğretilen tarihte bu yenilgiye savunucu cevap olarak Sokullu’nun
Avrupalı elçiye söylediği şu meşhur söz zikredilir: “Siz İnebahtı ile bizim sakalımızı tıraş ettiniz, bizse Kıbrıs’ı almakla
sizin kolunuzu kestik.” Yine Sultan II. Selim donanmanın yeniden inşası
için gereken maliyeti sorduğunda Sokullu’nun verdiği cevap: “Bu devletin kudreti ve zenginliği öyle
büyüktür ki, eğer istersek bütün donanmanın lengerlerini gümüşten, resenlerini
ibrişimden, yelkenlerini atlastan yaptırabiliriz.” Bu sözler, Peçevî’nin Tarih’inden.
Osmanlı’nın büyüklüğünü, ihtişamını yüceltmek, İnebahtı yenilgisini küçümsemekte
olan günümüzün bazı tarihçileri tarafından sıkça kullanılır.
Oysa o dönemde -daha yüzyıl bitmeden- Osmanlı’nın
karşılaştığı ve günümüzde hala devam eden, şimdilerde canavar olarak
nitelendirdiğimiz bir kavram girdi bu topraklara: Enflasyon… Çok geçmedi, III.
Murat zamanında Anadolu toprakları Celali İsyanlarıyla öğürdü. Osmanlı’nın
belki de en az yatırım yaptığı topraklar, pas tutmaz Anadolu isyan etti.
Osmanlı bundan sonra durup düşünmeye, kendini tahlil etmeye, sorunlarını gözden
geçirmeye başladı. İşte o günden bu yana hayatımıza Batılılaşma, Modernleşme,
Kapitalizm, Sermaye, Rekabet, Bireyselleşme, Küreselleşme vb. birçok kavram ve
yenilikler geldi.
Bütün bu kavramlar böğrümüze saplandıkça gözümüz gibi
baktığımız, Anadolu’nun temiz halkından kesip yedirdiğimiz Balkanlar ve
Ortadoğu, besle kargayı oysun gözünü hesabı gözümüzü oydular. Küçüldükçe
küçülen sınırlar, ihanete uğramış topraklar Anadolu halkında eşi görülmemiş bir
duygu oluşturdu: Bağımsızlık. Yüzyıllarca aza tamah eden, ozanları,
dervişleriyle bu yüce onuru biriktiren bu halk, yok olmanın eşiğinde ruhunu
teslim eder gibi bir silah olarak çıkardı bu duyguyu içinden ve meydan okudu.
Cumhuriyetle birlikte ise var olma savaşı verdi, Batı’nın bu
kavramları karşısında. Bu savaşı veren sadece biz değil, tüm doğu dünyası idi,
geçtiğimiz yüzyıl boyunca. Bolşevikler, Gandiler ve benzerleri her kişi, grup
bu kavramlara karşı çıktı. Bolşeviklerin emek ve işçileri, Gandi’nin
çıkrıkları, hepsi bu kavramlara karşı mücadele etti. Bu topraklar ise bu
kavramların kölesi olmadan bu kavramları kullanarak güçlü olmaya çalıştı. Fakat
en sonunda kölesi olmaktan kurtulamadı; tıpkı diğerleri gibi.
Batı bu kavramları medeniyetler yok ederek, insan sömürerek,
otoriteye karşı çıkarak öğrendi ve halen bu zihniyetini boyut değiştirerek
sürdürmek istemekte. İnsanoğlu hayatının en aşağı duygularından birine tapmaya
başladı; Zenginlik hırsı. Bu ateşin
önünde hiçbir ağaç dayanamıyor, yanarak külleşiyor. Ayak bastığı topraklarda
yaşam belirtisi kayboluyor. Koca çınar Osmanlı bile dayanamadı bu ateşe.
Topkapı ziyaretimde bu ateşi gördüm, bu ateşin Osmanlı’daki
ilk kıvılcımlarını. Herkes gibi bende ilk olarak, şaşkın turistleri gördükçe,
paha biçilemez eserlere baktıkça tansiyonumu yükselten bir duyguyla izledim
büyüleyici kılıçları, kıymetli taşları, büyük tahtları. Ama gezdikçe içimde bir
sıkıntı, bir rahatsızlık belirdi. Bir süre sonra tiksinmeye başladım ve aklıma
açlıktan, sefaletten geçen Anadolu halkı geldi. Senede bir defa kullanılan
merasim kılıçlarının üstünde bir şehri doyurabilecek kadar kıymetli taşlar
vardı. Saraydan çıkmayan sultanların gözlerini kör eden koskoca, evdeki yatağım
büyüklüğünde altından tahtları vardı. Ne olmuştu bize? Aslında ne kadar erken
batılılaşmışız. II. Mahmutlara, III. Selimlere bakmaya gerek yok. Daha sonra
gittiğim Türk-İslam Sanatları müzesinde ise ağırlıklı olarak Selçuklu eserleri
vardı. Ahşaptan, bakırdan, demirden eşsiz sanat örnekleri. Anadolu’nun bildiği,
tanıdığı, kullandığı şeyler. İşte orada büyük değişimin farkını anlıyorsunuz.
Ya da şehzadeliğinden beri rekabet ortamında büyüyen II. Selim’in neden sefer
zorluğuna katlanmayıp saraydan çıkmadığını.
Anadolu ne kadar asil insanlara sahipmiş. Mevlanaları,
Yunusları, Karacaoğlanları asırlarca bu halka insanın en aşağılık duygusunu
yenmeyi öğretmişler. Günümüzde bize bunları öğreten erenlerimiz, ozanlarımız neredeyse
hiç kalmadı. Batı’nın kölesi olmuş ekonomimize rağmen bu hırs bitmeden devam
ediyor. Anadolu bu gibi insanlara öylesine muhtaç ki… Toplumla iç içe,
kaynaşmış, günümüz tabiriyle organik bu engin denizler bu yangını söndürecek
tek varlıklar. İşte yakın zamanlarda vefat eden Aşık Mahzuni bu ateşin hırsıyla
topraklarımıza saldıran asalaklarımıza haykırıyor:
“Samurlardan
kürkümüz yok
Feleklerden korkumuz yok.”
“Gaz almayız
yakmak için
Tuz almayız tatmak için
Gözümüz yok bakmak için
Zam üstüne zam yapılır.”
“Sermayem
derdimdir, servetim ahım
Karardıkça bahtım, karalansa da.”
Bu yangına karşı kaçabileceğimiz tek sığınaklarımız,
elimizdeki son kurşunlardır ozanlarımız. Önü alınamaz bir küreselleşme bize ne
kadar da iyi gösteriliyor. Hep iyi tarafından bakıyoruz. Oysa aynı zamanda
pislikler, böcekler, açlık ateşine kapılmış aç kurtlar da küreselleşiyor. Buna
bir çözüm bulan yok. Hep Avrupa, Amerika iyi. Hepimiz oralara kaçmaya
çalışıyoruz. Burada eline bir avuç toprak almayanlar, oradaki havalimanlarının
betonlarını uçaktan iner inmez öpüyor. Modern dünyanın şovunu, sonu gelmez
tiyatrosunu, bitmek bilmeyen filmini, bıkıp usanmadan izliyoruz.
Bernard Lewis, “Hata
Neredeydi?” adlı eserinde Osmanlı’nın çöküş sebebine cevap aramış, fakat net bir şey de yok. Sadece
ilgimi çeken bir tespiti oldu. Yazar, Batı’da paranın piyasada kazanıldığını ve
yönetimi etkilediğini, Doğu’da ise para kazanmak için yönetimin ele
geçirildiğini söylüyor. Bu iki durumun ahlaki açıdan “aynı” olduğunu ve
Batı’nın avantajlarını sıralamış. Lewis’in tespitine katılıyoruz. İki durumda
ahlaki açıdan içler acısı ve zaafları var. Fakat yazarın ve hepimizin yani bu istatistikî,
rakamsal, somut zihinlerin kaçırdığı bir nokta var. İki durumun ortak noktası,
sabahtan beri bahsettiğimiz zenginlik hırsıdır.
Yapılan tespitteki iki düzenin bitmeyecek kavgasının
acılarını her zaman yoksul, çaresiz insanlar çekecek. Bu yangın sönmeden
çınarlar yanmaktan kurtulamayacak. Herkesin istediği ideal düzene bu duygudan
kaçınabildiğimiz sürece yaklaşabileceğiz. Yok etmemiz imkansız fakat bu teslim
olduğumuz manasına gelmiyor. Dünya dediğimiz bu mekânın özelliği, mayası budur,
verilecek olan mücadele, bu mücadeledir.
Eşsiz tarihimizden, Filibeli Ahmed Hilmi’den naklen bir
örnekle son vermek istiyorum. Adalet timsalimiz Hz. Ömer’in eşsiz devlet
anlayışı burada kendisine çıkacak bir boşluk buluyor:
“Kudüs’ün anahtarlarını teslim almak için Ali’yi kaymakam bırakıp Şam’a
giden ve yamalı gömlek taşıyan, kölesiyle nöbetleşerek devesine binen Ömer,
kendisini karşılamaya çıkan Ebû Ubeyde, Yezid bin Ebî Sufyan ve Halid’i ejderha
gibi atlara binmiş, atlaslar giymiş görünce hayretten hiddete, hiddetten öfkeye
düşerek onları taşa tutmuştu.”
Anadolu, bu gibi insanların asırlardır yurdu oldu. En güçlü
birliktelik, en güçlü ahlak bu gibi insanların çoğunlukta olduğu dönemlerde
hâkim oldu. Gözünü mal hırsı bürümüş hiçbir Haçlı, hiçbir hortumcu, hiçbir
emperyalist bu topraklarda uzun süre barınamadı, barınamayacak.
Abdullah Cengiz
|