|
Cibril (a.s)’la gönlü fethedilen Hz. Muhammed Mustafa
(sas), asrında yaşayan sahabe onları takip eden tabiin ve sonra bütün
Müslümanların sevgi, hoşgörü ve muhabbetle ruhlarını fethetmiştir.
Bu sevgi, bu muhabbet, daha sonra mevce mevce yayılıp
büyük ruhlu veli ve mürşitlerde hiç dinmeyen metafizik sancılara dönüşmüş,
gönüllerde oluşan bu duygular, zihinde düşünceye dilde söze bürünmüş, kimi
Türkçenin o güzel nameleri içinde Yunus diye görünmüş kimi Mevlana, kimi Fuzuli,
kimi Muhammed Bahauddin, kimi Ahmet Yesevi olmuştur.
Bu ve benzer sahasında iz bırakanların nesillere tükenmez
eserler armağan edenleri Mevla’mızın bir lütfü olarak algılıyor, Hz Peygamberin
yolundan giden hizmet adamlarını, Allah dostlarını, Hz. Peygamber nasıl
Medine’yi adı YESRİB iken medenileştirdi ve MEDİNE yaptı ise, bulundukları
toprakları öylece medenileştirdiklerini yeşerttiklerini görüyoruz. Onlar Hz.
Peygamberden aldıkları ışıkla insanımıza yol göstermiş rehber olmuşlardır.
Geçirdikleri iç hesaplaşma ile kendilerini kâinatın tamamından sorumlu
hissetmişler, çilelerini tebliğlerinde çekmişlerdir.
Onların rehber edindiği Hz. Peygamber müsamahayı, uzlaşma
ve anlaşmayı afla şefkatle, iyilik ve güzellikle muameleyi kendine şiar
edinmiştir. Bütün bu şefkat ve hoşgörüye rağmen O, sebeb-i hidayetimiz,
rehberimiz, önderimiz her şeyimiz evinden yurdundan kovulmuş ve ilk küçük
hicret diyebileceğimiz Taif’e gitmiştir.
Dikenli yollar, sarp kayalar, mücadele ve müşahedeler,
zorluklara rağmen ruhların gönüllerin sinelerin fethi gerçekleşmiştir. Vakit
gelmiş Hz. Peygamber ashabına hicreti emretmiş Mekke’den Medine’ye göç
başlamıştır.
Vefa ve sadakatin örneğini Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir
vermiştir. Muhacir ve ensar olarak tarihe geçen insanlığın yüz akı insanlara
Cenabı Allah kovuldukları Mekke’nin fethini nasip etmiştir.
FETİH, dahili ve harici şekli ile ele alındığı zaman ağacın
kök salması iç fetih, dallarının göklere doğru yükselmesi de dış fetihtir.
İmanın sesini vicdanlarda duyma, takva ve Salih amel iç fetih, gece gündüz
insanlığın hayrına çalışmada dış fethin iç fetih ile bütünleşmesin tezavühüdür.
Mekke’nin fethi, İstanbul’un fethi ve benzerleri dış
fetihler iç fetihteki muvaffakiyetini sağlamış yüce ruhların başarısıdır. Fatih
Sultan Mehmet’in İstanbul’u, Tarık b. Ziyad’ın Endülüs’ü fethetmedeki sırrı iç
fetihteki derinlikleridir. Yine Fatih Sultan Mehmet’in çağ açıp çağ kapayan
fethindeki sır onun daha 21 yaşında iç fethini tamamlamadaki başarısıdır.
İç fethini gerçekleştirenleri Allah dost edinir. Allah
dostlarında da her insan ihtiyaç duyduğu her şeyi bulabilir. İnsan kâmil
insanda kendi kendisini bulur.
O halde evvela kendi içimizi fethedelim. İçimizde Hakkın
icraatına karşı en küçük küskünlük kalmasın. Öyle hadiseler vardır ki onları
mücerret imanla aşamazsınız. İşte o zaman kadere rıza kurtarıcı bir simit olur.
İman başka rıza başkadır. Efendimiz kadere rızayı sabırla ifade etmiştir.
İçimizde esen isyan fırtınalarını zapt etmek için öncelikle iç fethi
gerçekleştirmek gerekir.
Cenabı Allah Ahmet Yesevi’den Mevlana’ya, Yunusa, Hacı
Bektaşı Veliye, Akşemsettine kadar büyük ruhlu vakıf insanları Allah dostlarını
içimizden eksik etmemiştir. Onların her biri bir güneşti. Tıpkı Mevlana’ya
gönderilen ŞEMS gibi. ŞEMS Hz. Mevlana’ya ‘Seni hakkıyla tanıyamadım Ya Rab’
diyen Hz. Peygamber mi yoksa Hallacı Mansur mu daha büyük şeklinde sual sormuş,
bu sualdeki derin manayı kavramış olan Mevlana öğrenci ol mesajını almış, onun
dizinin dibine oturtmuşsa milyonlarca insan da Hz. Peygamberden ışık alan Allah
dostlarının öğrencisi olmasını bilmişlerdir.
Onlar “Örnek a; Örnek insan iç fethini tamamlamış, iç
alemiyle ilim, irfan, ihlas, Allah sevgisi, şefkat ve merhametle dolu, dış
alemi ile alçak gönüllü, sözü özü bir olan insandır. Yüce Allah Furkan Suresi
63-64 ayetlerde şöyle buyurur;
“Rahmanın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, cahiller
onlara laf attığı zaman selam diyip geçen kullardır. Gecelerini rablerine secde
ederek, huzurunda durarak geçirirler.”
İnsanı Allah katında yüce mevkilere yükselten ahlaktır,
fazilettir, edeptir. İnsana bütün bu vasıfları kazandıran ise başkalarını
sevmek, şevkat ve merhamet duymaktır.
Aslında varlığımızın temeli sevgi ve merhamete
dayanmaktadır. Topraktan yaratılan insanın çamuru sevgi ve merhametle yoğrulmuştur.
İnsan için sevgi ve merhamet meyve ve sebzelerdeki vitamin gibi iki değerdir.
Bunlardan Mahrum insan vitaminsiz meyve gibi madde yığınıdır.
Sevgi ve merhamet ruhların bereket yağmurudur. İnsani
güzellikler onlarla hayat bulur.
İnsanları faydada birleştiren materyalist ve pragmatist
düşünce aslında sevgi ve merhametin kaynağına kezzap dökmüştür. Onun işi kalıp
ve midedir. İslam ise ruhların derinliklerine sevgi tohumlarını ekip merhamet
rüzgarlarını estirerek kardeşlik iklimini vicdanlara yerleştirmiştir. İslam
gönül ve kalp işidir. Kalpte birleşmeyenlerin kalıpta birleşmeleri, maddelerin
kimyasal yapılarında olduğu gibi bileşim değil, karışımdır. Onları birbirinden
kolayca ayırabilirsiniz. Gerçek sevgi, hiçbir maddi çıkar düşünülmeden
gösterilen sevgidir. Buna Allah için sevme denilmektedir.
Allah ve resulünü her şeyden fazla sevme ve yaratandan
ötürü yaratılışı sevme. Sonra merhamet ve şefkat. İşte insanın manevi
dünyasının can damarları. Bu damarları tıkanan insanların manevi hayatına
canlılık veren kalbi durmuş demektir.
Bilgiyi cehaletten kurtarıp sonsuzluğa atan insana nasıl
insan, nasıl iyi bir Müslüman olacağını gösteren insanlar kendilerindeki
insani-İslami cevheri açığa çıkaran model insanlar, onlar Allah dostlarıdır.
Bize şu insani değerleri öğütlemişlerdir. ‘Aç herkese açabildiğin kadar sineni,
insana sevgi duy, kalmasın el uzatmadığın mahzun gönül, okşamadığın yetim başı
iyileri iyilikleri ile sev, inanan gönüllere mürüvetli, inanmayanlara öyle yumuşak davran ki, kinleri
nefretleri eriyip gitsin, kötülükleri iyilikle sav, sen hoşgörü yolunu seç
Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak inançla coşan en
belirgin vasıftır. Sen bu vasıfla donan, insanlığa hayran ol, daima merhametli
halk içinde Hakla beraber ol, onun yüce emirlerine uyup yasaklarından sakınmak
hayat tarzın olsun
Yaratıcının nazarında ne olduğunu gönlünde ona ayırdığın
yer ile halk katındaki, yerini de onlara karşı olan tavırlarına bakıp
değerlendir’.
Geliniz onların toplumu, insanlığı nasıl sarıp
sarmaladığını, kokularının her tarafa nasıl yayıldığını görmeye çalışalım.
Neslimize gösterelim. Bütün güzelliklerin onlarda nasıl toplandığını
seyredelim. Kur’anı elimizden, dilimizden yüreğimize aklımıza indirelim. Hz.
Peygamberin sünnetini hayatımıza geçirelim ona uyanları örnek alalım. Harap
olmuş iç dünyamızı yeniden inşa edelim.
Prof. Dr. Mehmet ERKAL
|