 Tesettürü Bekleyen Tuzak : Ruhunu Kaybetmek-1 için tıklayınız..
Takvâ Örtü İlişkisi
Yukarıda anlatılanların
ışığında şöyle dersek yanılmış olmayız: Tesettürü tesettür yapan, onu giymiş
bedenin taşıdığı ruhun kalitesidir, takvâsıdır, vakarıdır. Bütün ibâdet ve
davranışlarda olduğu gibi tesettürün ruhu da budur.
Tesettürü podyumlar da
mankenler de giyiyiyor; ancak, dikkat ettiyseniz tesettür o bedenleri örtmüyor,
bakışları celbedici birkaç metre kumaştan öteye geçmiyor. Manken tesettürü,
“Lütfen bana bak!” etiketi gibi durmaktadır. Kadının kişiliğini değil,
dişiliğini öne çıkarmakta ve malesef kadını cinsel bir obje mertebesine
indirmektedir. Zaten modacı kurgunun arkasındaki mentalite de budur.
Modernitenin kadına kurduğu en büyük
tuzak, “özgürlük” kurmacasında onu soyup erkeğin cinsel objesi
kılmaktır. Modernitenin koyduğu ölçülere göre, güzel olmayan ve cinsel obje
olmaktan çıkmış yaşlı kadınlar bundan dolayı “out”tur. Yaşlı kadınların
görünürlerde tutulmamasının sebebini başka nasıl açıklayabilirsiniz ki? Bunun
farkında olan Batı kadını ya da zihin kodları batılılaşmış kadın, ilerleyen
yaşına rağmen genç ve güzel kalabilmek için estetik ameliyatlara, güzellik
salonlarına servetler harcamaktadır. Zira yine Batı’da ortaya çıkmış aydınlanma
paradigması olan; “Düşünüyorum
o hâlde varım” kadın için, “Soyunuyorum, tüketiliyorum, o hâlde varım” olarak işlev
görmektedir. Ben varım diyen kadının
varlığını, özellikle bedeni üzerinden isbatlaması gerekmektedir. Sanatcı
kişiliğinden çok seksi özellikleriyle öne çıkmış güya sanatçı kadınlar,
bedenleri özerinden rol model (!) olarak toplumun önüne niçin konmaktadır
sanıyorsunuz?
Genç nesillere Madonna’yı
sorsak, bilmeyen çıkar mı acaba? Ya da artist, şarkıcı vb. taifeden isim
sorulsa kaç isim bir çırpıda sayılabilir? Peki, akıl kalitesiyle, insanlığın
yararına ürettikleriyle “Ben varım” demiş hanım ismi sorulsa, acaba aynı
insanlar isim verebilirler mi? Neden keyfiyet sahibi hanımlar rol model olarak
sunulmaz? Neden estetik, câzibeli, albenisi yüksek soyunan kadınlar genç
dimağlara model olarak sunulmaktadır? Bir Hz. Meryem, bir Hz. Aişe, acaba ne
kadar rol model olabilmektedir günümüz mü’minelerine? Bu pörsümüş zihniyetin
kurgucusu modacılar, şimdilerde, tesettüre el atmışlarsa, aceb sebeb ne ola ki?
Ya da modacıları göreve çağıran sözde dindarlar ne yaptıklarının farkındalar
mı? Bu soruları çoğaltarak kendimize sormalı değil miyiz?
Çıplak Giyinikler!
Örtülüyken çıplak olmak
mümkün müdür? İlginçtir, bu soru İslâm’ın ilk dönemlerinden beri tartışılır
olmuştur. Böyle bir vakıa olduğundan değil elbette. Peygamber Efendimizin bir
hadislerinde fitne tezâhürlerinden biri olan; “Örtülü çıplak kadınlar”
zümresini zikrettiğinden dolayı. Doğal olarak da, hadis şârihleri bu konuyu
vuzûhata kavuştrmaya çalışmışlardır. Nebevî haberde vârid olan tanımlamaya
binâen; “Hem örtülü hem de çıplak, bu nasıl mümkün olacak?” şaşkınlığına,
ümmete bir uyarı mesajı taşıması sebebiyle konuya önem vermişlerdir. Öncelikle
bu garabeti haber veren hadisi şerifi zikredelim:
Ebu Hureyra (r.a) Peygamber
Efendimiz (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etti: "Cehennem
halkından iki sınıf var ki ben onları görmedim: 1) Yanlarında bulunan, sığırkuyruğu
gibi kırbaç (cop)larla insanları döven bir topluluk, 2) Başları (saçları) deve
hörgücü gibi olan, zarif ve cazibeli, giyinik oldukları halde çıplak
kadınlar (Giyinik çıplaklar). Ki bunlar cennete giremeyecekleri
gibi onun kokusunu bile alamayacaklardır. Oysa cennetin kokusu nice uzak
mesafelerden alınır."(1)
Hadis şârihlerinin bu hadisi
anlamlandırmada zorluk çekmeleri normal karşılanmalıdır. Çünkü bir garabetin;
yani örtünme ve çıplaklığın aynı anda birarada olması, tezatların birarada
olması mânasına geldiğinden şerhte zorlanmışlardır. Eğer Hadis şârihleri bizim
gördüklerimizi görselerdi; “Ya rab! Habibine bahşettiğin bir mucize daha
herkese âşikâr oldu. Örtülü çıplak kadınlar zümresi bu asırda olduğu kadar
başka hiçbir asırda tezahür etmedi!” derlerdi.
Söz hadis şârihlerinden
açılmışken onların mezkûr hadis üzerine söylediklerinden bir nebze de olsa
zikretmek sanırım yararlı olur:
Örtülüyken çıplak hükmünde
olma hâli genel olarak; bedenî yahut bedenin tenini hissettirecek tarzda şeffaf
giyisilerle örtünmek(2),
yahut kokular sürerek topluma çıkmak, kırıtarak yürümek, haramlara meyletmek
vb. fitne tezâhürleri tarzında açıklanmıştır.(3)
Bu yorumlara, örtüyü bedene yapışacak,
beden hatlarını belli edecek tarzda dar ya da pantlon giyinme, tesettürü;
bedeni teşhir eden, zararlı okları –yabancı bakışı- celbeden bir araç kılma hâlleri
de katılabilir. Benim bu hadisten anladığım, bedeni teşhir eden her türlü
giyinme tarzıyla “hicabı hicapsızlaştırmak” ve “örtünün ruhunu çalmak”
şeklindedir.
Kendisiyle röportaj yapan gazeteye,
nargile içerken ve burnundan duman çıkarırken poz veren, toplum içinde elinde sigarayla
tafra atan, Tarkan’ın konserine gidip en ön safta: “Tarkan!
Senin için çıldırıyorum!” çığırtkanlığı yapan tesettürlü (!)
acaba ne kadar kendinde ve ne kadar giyiniktir? Bu tür görüntüler, ham
tavırlar, tesettürün; metafizik âlemle ilişkisinin nasıl koparıldığının alâmetidir;
tesettürün kutsaldan arındırılarak sekülerleştiğinin ilanıdır.
Son Söz
Takvâ, Allah Teâlâ karşısında
ruhun tüm samimiyetiyle saygı duruşudur. Amele yansıması da O’nun buyruklarını
sevgi ve korku dengesinde eda etmektir. Kur'an’ı Kerim de şöyle
buyurulmuştur: “Allah Teala o takvâ sâhiplerini sever.”
(Âl-i İmrân sûresi: 76)
Zira Allah’a itaatin ve bütün
güzel davranışların temelidir takvâ. Bu meyanda diyebiliriz ki; takvâsız tesettür
vakarsızdır; işte bu nokta, tesettür özelinde ibâdet ve geleneğin ayrıştığı
noktadır. Tesettürün ibâdet mi, gelenek mi, yoksa aksesuar mı olduğunun mihenk
taşıdır takvâ.
Tesettürden takvâ çalınmak
isteniyor, yani tesettürün ruhu isteniyor, sözün özü; tesettür profanlaşsın
isteniyor. Bu bir cinâyettir. Cinâyete dur diyelim! Suskunluğumuzla,
tepkisizliğimizle bu cinâyete ortak olmayalım!
Tesettürü, üniversite kapısındaki
yasakçı zihniyet ruhsuzlaştıramaz. Tesettürü,
ancak bizim duyarsızlığımız ve tepkisizliğimiz ruhsuzlaştırır,
ahlâksızlaştırır. İşte o zaman üniversite kapısındaki yasakcı zihniyet,
ruhsuzlaştırılmış tesettüre geçit verecek, folklorik bir zenginlik göstergesi
olarak kabul edecektir. Şu bilinmelidir ki, yasak; bir metrelik kumaş parçasına
değildir, yasak; o kumaşta mündemiç ruhadır, onun temsil ettiği ahlâkadır,
özedir. Öz yoksa yasak da olmayacaktır. Öz yoksa ibâdet de yoktur. Yani yasak
aslında ibâdet amaçlı örtünmeyedir, örtünmenin altındaki niyetedir.
Tekrar edecek olursak eğer, davetkâr
bir bakış İslâm’da nasıl reddedilmişse, davetkâr bir tesettürün de
reddedileceği izahtan varestedir. Tesettür herşeyden önce ruhsal bir
edeptir; bu onun bedensel bir edep olduğunun inkârı değil bilakis gerekçesidir.
Nur Suresi’ne
iman etmiş bir tesettür bu edebi en güzel şekil de temsil edecektir! Tesettürün
ruhunu korumak bu inancın bir gereğidir.
Dr.
Serdar Demirel
(1) Müslim, III, 1680, hn. 2128; Muvatta,
II, 913, hn. 1626. Hadisin lafzı Müslim’e aittir
(2) Bknz: İbn Abdu’l-Bir, Ebu Omer
Yusuf b. Abdlullah en-Nemeri: Temhîd, Fas: Vizâratu umumu’l-Evkâf, 1387.
13/204; Es-Suyuti, Abdurrahman b. Ebî Bekr: Tenvîru’l-Havâlik, Mısır:
el-Mektebetu et-Ticâriyyetu el-Kubrâ, 1969. 1/216. (2)
(3) Bknz: En-Nevevi, Ebu Zekeriyyâ Muhyiddîn b. Şeref: Sahîhu Muslim
bişerhi’n-Nevevî, el-Kâhira. Daru’d-Diyân lit’Turâs. 17/190.
|