|
Müslümanlar
bütün olarak evrenin, dünyanın yani eşyanın “emanet-emanetçi” ilişkisi
içerisinde icra edilmesi gerektiğini öngören bir öğretinin muhatabıdırlar. Bu
öğreti mensuplarının inşa ettikleri medeniyetin ise, vakıflar gibi bir kurumu
tesis etmelerinden daha doğal bir şey düşünülemez.
Bu onların bir anlamda ödev
ve sorumluluklarıdır. İnsanı ve insanlığı merkeze alan bir anlayışın tesis
ettiği vakıf müessesesi, dünyevî bir karşılık beklemeden başkalarıyla
yardımlaşma ve dayanışma gibi ulvî bir düşüncenin mahsûlüdür. Vakıfların
yüzyıllardır İslâm topraklarında sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik hayat
üzerinde derin tesirler icra etmesinin, dinî ve hukukî bir kimlik kazanmasının
nedeni onların bu hasbî ve ulvî amaç üzere tesis edilişlerinde
yatmaktadır.
Kur’ân’ın
"Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz”
(1) şeklindeki ifadesiyle inananlar, sadaka, Allah’ın(toplumun) malı adıyla da
anılan vakfetmeyi bir görev addetmiş, “Erdem/iyilik ve takva hususunda
yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın…” (2) ayetiyle de bu
görevin icrasını yarış haline dönüştürmüşlerdir. Bu yüzden insanlarının
birbirinin huzuru/mutluluğu için yardımlaştığı bir şehrin erdemli şehir/el-medinetü’l-fazıla,
bunu gerçekleştiren toplumun erdemli toplum, bütün şehirlerinde
insanlarının kendisiyle mutlu olacakları şey hususunda birbiriyle
yardımlaştıkları bir medeniyetin erdemli medeniyet olduğu ifade
edilmektedir." (3)İşte vakıflar temelde bu erdem arayışının/yarışının
ürettiği kurumlar ve yansımalardır.
Kapitalist
ahlâkın hâkim olduğu modern dünyada böyle bir erdem arayışından bahsetmenin
zorluğu ortadadır. Müslüman kitleyi de girdabına çeken bu ahlâk, onları da
belli ölçüde etkilemektedir. Allah’ın kendilerine emanet olarak verdiği mal ve
sosyal statü sebebiyle şımaran ve magandalaşan dindar bir kesimin varlığından
bile bahsedilmesi olayın vahametini göstermektedir. Erdem ne yazık ki mal ve
statüyle elde edilen bir olgu değil, aksine onun nasıl ve nerede elde ediliş ve
harcayışının keyfiyetiyle alakalı bir durumdur. Hz. Ali’nin ifadesiyle Erdem/fazilet
arayışını sürdürmek zor, rezalete alçalmak ise kolaydır. Tarih de bu ikisi
arasında yapılan bir tercihin, verilen bir mücadelenin ve ödenen bir bedelin
hikâyesidir. Bu tür tehlikeli eğilimler hakkında Yahya b. Muaz’ın şu çığlığı
dikkat çekicidir: “Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayseri'nin evlerine,
lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un
anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefisleriniz Ebu Cehil nefsine,
gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor.
Allah Aşkına söyleyin bana, Muhammedî olanlar nerede?”
Sonuç
olarak hilafetin gereği olan yeryüzünü imar görevi insanoğluna tevdi edilmiş,
edinilen irfanla/kültürle eşyayla olan ilişkinin çerçevesi belirlenmiş, bu
minval üzere insan merkezli aşk ve aklı dengeleyen medine/şehir ve medeniyetler
üretilmiştir. Medeniyetler de kalıcı olabilmek için kendilerine has ürün ve
kurumlar tesis etmişlerdir. Tabii süreç böyle bir tedriciliği zorunlu
kılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında inşa edilen medeniyetler vakıf vb.
kurumları tesis eder, ancak vakıflar medeniyet inşa edemezler. Bu bağlamda “Vakıf
Medeniyeti” şeklindeki bir ifadenin yanlış bir kullanım olduğu
anlaşılmaktadır. Son tahlilde vakıflar maddî veya manevî imarın bir parçası
olma işlevini sürdüren, temelde insanın insan ve toplumlarla, içerisinde
yaşadığı çevre, eşya, dünya ve diğer canlılarla olan ilişkisinin nasıl bir
zemin üzerinde yürüdüğünü gösteren medeniyetimizin hayatî kurumlarından
biridir. İnsanın eşyayla olan ilişkisinin keyfiyeti ve eşyaya yüklediği anlam
ve değer onun Müslümanlığının veya dindarlığının da en temel
belirleyicilerinden biridir. Dindarlık sadece belli zaman ve mekanlarda bir
takım ritüel ve törensel davranışların sergilenmesi değildir vesselam…
Dr. Ahmet Küçük
(Selçuk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir. Arş. Gör)
-----------
1-
Al-i İmran, 3/92.
2-
Maide, 5/2
3-
Ebu’n-Nasr El-Fârâbî, El-Medinetü’l-Fâzıla/İdeal Devlet, çev: Ahmet
Arslan, Ankara, 2004, s. 90-91.
|