• Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
Ei Panel
ANASAYFA arrow ARŞİV arrow Tüm Kategori arrow Esintiler - Esâtiz arrow Medeniyet-Vakıf Münasebeti-2
Medeniyet-Vakıf Münasebeti-2 PDF Yazdır E-Posta
Yazan Dr. Ahmet Küçük   
Pazar, 15 Haziran 2008
 
 
Müslümanlar bütün olarak evrenin, dünyanın yani eşyanın “emanet-emanetçi” ilişkisi içerisinde icra edilmesi gerektiğini öngören bir öğretinin muhatabıdırlar. Bu öğreti mensuplarının inşa ettikleri medeniyetin ise, vakıflar gibi bir kurumu tesis etmelerinden daha doğal bir şey düşünülemez.

Bu onların bir anlamda ödev ve sorumluluklarıdır. İnsanı ve insanlığı merkeze alan bir anlayışın tesis ettiği vakıf müessesesi, dünyevî bir karşılık beklemeden başkalarıyla yardımlaşma ve dayanışma gibi ulvî bir düşüncenin mahsûlüdür. Vakıfların yüzyıllardır İslâm topraklarında sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik hayat üzerinde derin tesirler icra etmesinin, dinî ve hukukî bir kimlik kazanmasının nedeni onların bu hasbî ve ulvî amaç üzere tesis edilişlerinde yatmaktadır. 

Kur’ân’ın "Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz” (1) şeklindeki ifadesiyle inananlar, sadaka, Allah’ın(toplumun) malı adıyla da anılan vakfetmeyi bir görev addetmiş, “Erdem/iyilik ve takva hususunda yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın…” (2) ayetiyle de bu görevin icrasını yarış haline dönüştürmüşlerdir.  Bu yüzden insanlarının birbirinin huzuru/mutluluğu için yardımlaştığı bir şehrin erdemli şehir/el-medinetü’l-fazıla, bunu gerçekleştiren toplumun erdemli toplum, bütün şehirlerinde insanlarının kendisiyle mutlu olacakları şey hususunda birbiriyle yardımlaştıkları bir medeniyetin erdemli medeniyet olduğu ifade edilmektedir." (3)İşte vakıflar temelde bu erdem arayışının/yarışının ürettiği kurumlar ve yansımalardır.

 

Kapitalist ahlâkın hâkim olduğu modern dünyada böyle bir erdem arayışından bahsetmenin zorluğu ortadadır. Müslüman kitleyi de girdabına çeken bu ahlâk, onları da belli ölçüde etkilemektedir. Allah’ın kendilerine emanet olarak verdiği mal ve sosyal statü sebebiyle şımaran ve magandalaşan dindar bir kesimin varlığından bile bahsedilmesi olayın vahametini göstermektedir. Erdem ne yazık ki mal ve statüyle elde edilen bir olgu değil, aksine onun nasıl ve nerede elde ediliş ve harcayışının keyfiyetiyle alakalı bir durumdur. Hz. Ali’nin ifadesiyle Erdem/fazilet arayışını sürdürmek zor, rezalete alçalmak ise kolaydır. Tarih de bu ikisi arasında yapılan bir tercihin, verilen bir mücadelenin ve ödenen bir bedelin hikâyesidir. Bu tür tehlikeli eğilimler hakkında Yahya b. Muaz’ın şu çığlığı dikkat çekicidir: “Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayseri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefisleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. Allah Aşkına söyleyin bana, Muhammedî olanlar nerede?”  

 

Sonuç olarak hilafetin gereği olan yeryüzünü imar görevi insanoğluna tevdi edilmiş, edinilen irfanla/kültürle eşyayla olan ilişkinin çerçevesi belirlenmiş, bu minval üzere insan merkezli aşk ve aklı dengeleyen medine/şehir ve medeniyetler üretilmiştir. Medeniyetler de kalıcı olabilmek için kendilerine has ürün ve kurumlar tesis etmişlerdir. Tabii süreç böyle bir tedriciliği zorunlu kılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında inşa edilen medeniyetler vakıf vb. kurumları tesis eder, ancak vakıflar medeniyet inşa edemezler. Bu bağlamda “Vakıf Medeniyeti” şeklindeki bir ifadenin yanlış bir kullanım olduğu anlaşılmaktadır. Son tahlilde vakıflar maddî veya manevî imarın bir parçası olma işlevini sürdüren, temelde insanın insan ve toplumlarla, içerisinde yaşadığı çevre, eşya, dünya ve diğer canlılarla olan ilişkisinin nasıl bir zemin üzerinde yürüdüğünü gösteren medeniyetimizin hayatî kurumlarından biridir. İnsanın eşyayla olan ilişkisinin keyfiyeti ve eşyaya yüklediği anlam ve değer onun Müslümanlığının veya dindarlığının da en temel belirleyicilerinden biridir. Dindarlık sadece belli zaman ve mekanlarda bir takım ritüel ve törensel davranışların sergilenmesi değildir vesselam…

Dr. Ahmet Küçük

(Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir. Arş. Gör)
-----------

1-     Al-i İmran, 3/92.

2-    Maide, 5/2

3-     Ebu’n-Nasr El-Fârâbî, El-Medinetü’l-Fâzıla/İdeal Devlet, çev: Ahmet Arslan, Ankara, 2004, s. 90-91.

 

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yaz
Alani Kucult | Alani Buyut

busy
Son Güncelleme ( Cumartesi, 11 Ekim 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 

Son Yorumlar

Sınav Soruları
BAN SGÜL İLAHİYAT AÇIK ÖGRETİM OKUYORUM VAR ...
E-İlahiyat Hitit İla...
Güzel Bİr Haber... İstanbul İlahiyat'ın Marm...
İHAM Konferansları: ...
İham Seminlerini http://eilahiyat.com/forum/inde...
Hicri Yılbaşınız Müb...
İmdi, bu takvimlerin Miladi takvime göre çok ku...
Hicri Yılbaşınız Müb...
Bir milletin takvimi onun tarihi demektir. Takvim ...
İsyancı Arap Ordusun...
Kitap Tanıtımları Son Zamanlarda Eilahiyat'ın ...
İnkılaptan İnkıraza
Dilimize, benliğimize ve de şuurumuza dil üze...
NOEL, HUZUR VE ÖZGÜR...
ve yine takvimleri yenileme vakti gelir... yine k...
İlahiyat Fakültesi K...
Eilahiyat basının takibinde olması gereken bir ...
Sınav Soruları
bende cd si var yardımcı olurum..sadece ikinci s...

Forumdakiler

14 Ziyaretçi, 17 Üye
mussi, haticee, Mevsimbahar, kasri, esra, andalusia, .seyyah, muhammedorhan, nevazen, celenk, degisim, melik_a, NaLaN, huz, hnç, cemre_demir, nazlican
 
 

BİZ KİMİZ?

Bize Katılın

BİZE KATILIN

Bize Katılın

VİDEOLAR

videolar

Üyelerimiz

7730 Kayıtlı üye
0 Bugün
1 Bu hafta
689 Bu ay
Son üye: Hivnikovic