Sezai
KÜÇÜK, 1967 yılında Kayseri-Yeşilhisar’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini
Yeşilhisar’da, Yüksek öğrenimini Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde
tamamladı. 1993 yılında Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde göreve
başladı.
1993 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tasavvuf
Bilim Dalı’nda Hace Abdullah Ensari ve
Kitâbü’l-Fütüvve’si konulu tez ile Yüksek Lisans yaptı. Aynı bölümden
2000 yılında XIX. Asırda Mevlevilik ve
Mevleviler konulu Doktora tezi ile mezun oldu. Halen Sakarya
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’nda Yrd. Doç. Dr. olarak
görev yapmaktadır. Mevlana, Mevlevilik ve Mevlevihaneler üzerine kitap ve
makale çalışmaları bulunan Küçük, evli ve üç çocuk babasıdır.
Hocam
bilindiği üzere UNESCO geçen yılı yani 2007 yılını “Mevlana Yılı” ilan etti.
“Mevlana Yılı”nın ilan edilme süreci ve amaçlarından biraz bahsedebilir
misiniz?
Birleşmiş Milletler’in
kültür kolu olan UNESCO, zaman zaman dünyada milletler için önem arzeden büyük
şahsiyetler için anma ve kutlama faaliyetlerine öncülük etmektedir. Mesela, daha
önce “Yunus Emre Yılı” ilan edilmişti. Tabi bu anma yıllarını UNESCO kendi belirlemiyor.
UNESCO üyesi olan ülkelerden gelen tekliflerin değerlendirilmesi neticesinde
karara varılıyor. Nitekim 2007 yılı da başta Türkiye olmak üzere, Afganistan,
Pakistan, İran’ın talepleri neticesinde UNESCO tarafından Mevlana yılı olarak ilan
edilmiştir. Bu yılla ilgili faaliyetler ilgili ülkelere bırakılıyor.
Türkiye de bu
hususta 2007 Mevlana Yılında üzerine düşeni yerine getirmeye gayret etmiştir ve
Kültür Bakanlığı’nın önderliğinde bazı faaliyetler icra etmiştir. UNESCO daha
önce “Dünya’nın Soyut Mirasları” başlıklı bir çalışması adı altında “sema”yı korunması
gereken dünyanın soyut mirasları olarak tescillemiş olduğu için akabinde 2007
yılının Mevlana Yılı ilan edilmesi hem kolay hem de anlamlı olmuştur. Bu yılın amaçlarına gelince; temal gaye
Mevlana’nın ve Mevlana’ya ait düşünce ve kültürün dünyaya tanıtılmasıdır diye
özetleyebiliriz.
2007 Mevlana yılı münasebetiyle ülkemizde ve
diğer ülkelerde neler yapıldı?
Kültür Bakanlığının önderliğinde kurulan bir
komisyon Mevlana Yılı faaliyetlerinin organizesini üstlendi. En önemli faaliyet
olarak zikredeceğimiz husus, 2007 yılı Mayıs ayında İstanbul ve Konya’da tertip
edilen çok geniş katılımlı bir Uluslararası Mevlana Sempozyumu’nun
düzenlenmesidir. Kültür Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Musikisi Topluluğu 25 ülkenin
başkentlerinde sema gösterileri icra etmiştir. Bu faaliyetlerin dışında illerde
valilikler ve il kültür müdürlükleri vasıtasıyla birtakım ufak çaplı programlar
yapıldı. Konya Büyükşehir Belediyesi Mesnevi’yi çeşitli dillere (Almanca,
İngilizce, Arapça, Fransızca, Japonca vs.) çevirtti. İstanbul Belediyesinin
bazı proğram ve kitap faaliyetleri oldu. Türkiye’deki bazı yayın evleri de Mevlana
ile ilgili kitap neşriyatlarında bulundular.
Başka
neler yapılabilirdi?
Mesela
Mevlana’nın en önemli eseri Mesnevi Kültür
Bakanlığınca çok miktarda basılıp “her eve bir Mesnevi” kampanyası ile
dağıtılabilirdi. Yine Kültür Bakanlığı veya başka birimler Mevlana’nın
eserlerinden seçmeler basabilirdi. Yani topluma kalıcı faaliyetlerle Mevlana
tanıtılabilirdi. Bu yılın finansmanı için UNESCO’nın ciddi maddi desteği de
vardı. Fakat bu dar kapsamlı faaliyetler de gösterdi ki, Mevlana bir yılla
geçiştirilecek bir Mevlana değil.
Peki, bu çalışmalar yeterli oldu mu veya
bunları faydalı buluyor musunuz?
Her
iyi, bir diğer iyinin düşmanıdır derler. Yeterli bulmak mümkün değil çünkü maneviyat
eksikliğinin, materyalizm ve pozitivizm kıskacındaki insanları bunalttığı bu
çağda, insanlığa çıkış kapısını
gösterecek olan yine Mevlana gibi maneviyat önderleri olacaktır. Bu yönün daha
güçlenmesi gerekiyor toplumda, bunun belki zamanımızın yaygın eğitim
araçlarıyla daha iyi değerlendirilmesi lazım. Bundan sonra inşallah Mevlana
yılıyla beraber ivme kazanan çalışmalar daha artacak diye düşünüyorum.
Sizin de Mevlana ve Mevlevi kültürü
ile ilgili çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Toplumun Mevlana algısını ve
yapılan çalışmaların sonuçlarını anlatabilir misiniz?
“Mevlana
kimdir, Mevlevilik nasıl bir yoldur?” diye sorulduğunda bu sorunun cevabında
genellikle çok tatmin edici cevaplar gelmiyor. Mevlana’yı daha çok görsel olarak
tanıyoruz. Bugün Türkiye’de Mevlana deyince hemen
aklımıza gelen beyaz tennureler içinde dönen semazenler. Bunun dışında toplumun
genelinde Mevlana algısı saygıyla hürmetle beraber içi boş bir algı. Diğer
anlamda Mevlana’yı daha iyi tanır diye düşündüğümüz, kültürlü kesime
baktığımızda ise kimine göre Mevlana şair, kimine göre Mevlana bir musikişinas,
kimilerine göre de hümanist bir Mevlana çıkıyor karşımıza. Ve bolca hoşgörü…
Arkasından bildiğiniz o meşhur beyit; “Gel, ne olursan ol, gel”. Bu beyit Mevlana’ya atfedilse de aslında ona
ait değildir, ama galat-ı meşhur olarak yaygınlaşmıştır. Halbuki Mevlana
ile anılacak beyit nedir derseniz:
“Ben, sağ olduğum müddetle Kur’an’ın
kölesi bendesiyim,
Ben, Muhammed Muhtâr’ın (a.s.) yolunun tozuyum”
Benim sözümden, bundan başkasını bir kimse naklederse,
Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.”
Hazret budur.
Gerçekte
bizim Mevlana’yı birincisi Muhammedî yolda, onun kendi hayat serüveni içinde
temel eğitimlerini almış, tasavvufi terbiyeyi yine aynı şekilde babasından itmam
etmiş ve bunun üzerine de Şems’le beraber yeni bir tasavvuf anlayışı ortaya
koymuş bir mutasavvıf olarak görmemiz gerekiyor. Yine eserlerini nasıl okumamız
gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Mesnevi’yi Mevlana’nın telif gayesini gözardı
ederek, bir sufi gözüyle okumazsanız Mesnevi den bir şey anlamazsınız, adeta Mesnevi
kendisini kapatır size. Ama bir sufi gözüyle yani gönülle okunduğunda işte o
zaman Mevlana’nın ne dediği anlaşılır. Mevlana denildiğinde ömrünü ilme ve
irfana vakfetmiş bir insan-ı kamil çıkar karşınıza. Sufilerde kendilerine has yollar
var ilham dediğimiz bir doğrulama, gönül yolu... Bu gönül yolu ancak ve ancak
tadanın bileceği bir yoldur.
Tecelligah-ı
ilahi olan kalbi bilmeyenler, tanımayanlar, sufilerin ne dediklerini, ne
anlattıklarını hangi lezzeti ve hazzı -manevi anlamda- bilemezler, “tatmayan
bilmez” bu demektir.Bu toplumda, günümüzde eğer insanların hala birtakım maddi
ve manevi problemlerle lüzumsuz bir şekilde uğraştıklarını görüp de üzülüyorsak
bunun temel sebebinin nefsaniyet olduğunu ve nefsaniyetin de ancak ve ancak
tasavvuf yoluyla aşılabileceğini, elimizde böyle bir fırsatımızın olduğunu
bilmemiz lazım. Bu Mevlana’yı ve Mevlana gibi ariflerin tanınmasıyla olur.
Hiçbir
zaman, Mevlana’nın müstakilleştirilmemesi
lazımdır. Mevlana tek başına kendi çağında bu toprak, kültür, İslam
geleneğinden uzak veya habersiz veya bağlantısız bir şekilde ortaya çıkmış değildir.
Mevlana öncesiyle sonrasıyla, haliyle müstakbeliyle bu kültürün içerisinden Yani
İslam kültür ve medeniyetinin, tarih süreci içerinden beslenmiş ve
söylediklerini yine bu çerçevede söylemiş bir zattır. Hiçbir şekilde müstakil
değildir. İnsanlar Mevlana’yı anlatırken hiçbir şekilde bağlantılarını göz
önüne almıyorlar. Sadece Mevlana’yı koyuyorlar önünüze. Ama Mevlana Peygamberin
izindeki Mevlana’dır. Mevlana ariftir; alimler, arifler peygamberlerin
varisleridir.
Son olarak söylemek istediğiniz bir
şey var mı?
Dini
ilimle iştiğal edenlere söylenmesi gereken bir şey var; nasıl bir tefsiri onun
usulüyle tarzıyla okuyorsak aynı şekilde hadisi, fıkhı vs. mutasavvıfları da
okurken onların kendi zeminlerinde alanlarında olduklarını bilerek okumak,
anlamak ve değerlendirmek lazım. Biz bundan uzaklaşıp çoğu zaman onları kendimiz
hangi alanda bulunuyorsak oradan değerlendirmeye çalışıyoruz. Mutlaka önce tasavvufu
bilmek, daha sonra Mevlana okumak lazımdır. Tasavvuf gözlüğü takılmadan Mevlana
okunmaz.
Röportaj Yapan:
Ravza Cihan, Sakarya İlahiyat
|