• Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
Ei Panel
ANASAYFA arrow ARŞİV arrow Tüm Kategori arrow Röportajlar arrow Sezâi Küçük ile Mevlâna Konulu Söyleşimiz
Sezâi Küçük ile Mevlâna Konulu Söyleşimiz PDF Yazdır E-Posta
Yazan Ravza Cihan, Sakarya İlahiyat   
Çarşamba, 14 Mayıs 2008
skucuk2.jpgSezai KÜÇÜK, 1967 yılında Kayseri-Yeşilhisar’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Yeşilhisar’da, Yüksek öğrenimini Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamladı. 1993 yılında Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde göreve başladı.

1993 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tasavvuf Bilim Dalı’nda Hace Abdullah Ensari ve Kitâbü’l-Fütüvve’si konulu tez ile Yüksek Lisans yaptı. Aynı bölümden 2000 yılında XIX. Asırda Mevlevilik ve Mevleviler konulu Doktora tezi ile mezun oldu. Halen Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’nda Yrd. Doç. Dr. olarak görev yapmaktadır. Mevlana, Mevlevilik ve Mevlevihaneler üzerine kitap ve makale çalışmaları bulunan Küçük, evli ve üç çocuk babasıdır.

Hocam bilindiği üzere UNESCO geçen yılı yani 2007 yılını “Mevlana Yılı” ilan etti. “Mevlana Yılı”nın ilan edilme süreci ve amaçlarından biraz bahsedebilir misiniz?

Birleşmiş Milletler’in kültür kolu olan UNESCO, zaman zaman dünyada milletler için önem arzeden büyük şahsiyetler için anma ve kutlama faaliyetlerine öncülük etmektedir. Mesela, daha önce “Yunus Emre Yılı” ilan edilmişti. Tabi bu anma yıllarını UNESCO kendi belirlemiyor. UNESCO üyesi olan ülkelerden gelen tekliflerin değerlendirilmesi neticesinde karara varılıyor. Nitekim 2007 yılı da başta Türkiye olmak üzere, Afganistan, Pakistan, İran’ın talepleri neticesinde UNESCO tarafından Mevlana yılı olarak ilan edilmiştir. Bu yılla ilgili faaliyetler ilgili ülkelere bırakılıyor.

Türkiye de bu hususta 2007 Mevlana Yılında üzerine düşeni yerine getirmeye gayret etmiştir ve Kültür Bakanlığı’nın önderliğinde bazı faaliyetler icra etmiştir. UNESCO daha önce “Dünya’nın Soyut Mirasları” başlıklı bir çalışması adı altında “sema”yı korunması gereken dünyanın soyut mirasları olarak tescillemiş olduğu için akabinde 2007 yılının Mevlana Yılı ilan edilmesi hem kolay hem de anlamlı olmuştur.  Bu yılın amaçlarına gelince; temal gaye Mevlana’nın ve Mevlana’ya ait düşünce ve kültürün dünyaya tanıtılmasıdır diye özetleyebiliriz.

 2007 Mevlana yılı münasebetiyle ülkemizde ve diğer ülkelerde neler yapıldı?    

 Kültür Bakanlığının önderliğinde kurulan bir komisyon Mevlana Yılı faaliyetlerinin organizesini üstlendi. En önemli faaliyet olarak zikredeceğimiz husus, 2007 yılı Mayıs ayında İstanbul ve Konya’da tertip edilen çok geniş katılımlı bir Uluslararası Mevlana Sempozyumu’nun düzenlenmesidir. Kültür Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Musikisi Topluluğu 25 ülkenin başkentlerinde sema gösterileri icra etmiştir. Bu faaliyetlerin dışında illerde valilikler ve il kültür müdürlükleri vasıtasıyla birtakım ufak çaplı programlar yapıldı. Konya Büyükşehir Belediyesi Mesnevi’yi çeşitli dillere (Almanca, İngilizce, Arapça, Fransızca, Japonca vs.) çevirtti. İstanbul Belediyesinin bazı proğram ve kitap faaliyetleri oldu. Türkiye’deki bazı yayın evleri de Mevlana ile ilgili kitap neşriyatlarında bulundular. 

Başka neler yapılabilirdi?

Mesela Mevlana’nın en önemli eseri Mesnevi Kültür Bakanlığınca çok miktarda basılıp “her eve bir Mesnevi” kampanyası ile dağıtılabilirdi. Yine Kültür Bakanlığı veya başka birimler Mevlana’nın eserlerinden seçmeler basabilirdi. Yani topluma kalıcı faaliyetlerle Mevlana tanıtılabilirdi. Bu yılın finansmanı için UNESCO’nın ciddi maddi desteği de vardı. Fakat bu dar kapsamlı faaliyetler de gösterdi ki, Mevlana bir yılla geçiştirilecek bir Mevlana değil.

Peki, bu çalışmalar yeterli oldu mu veya bunları faydalı buluyor musunuz?

Her iyi, bir diğer iyinin düşmanıdır derler. Yeterli bulmak mümkün değil çünkü maneviyat eksikliğinin, materyalizm ve pozitivizm kıskacındaki insanları bunalttığı bu çağda,  insanlığa çıkış kapısını gösterecek olan yine Mevlana gibi maneviyat önderleri olacaktır. Bu yönün daha güçlenmesi gerekiyor toplumda, bunun belki zamanımızın yaygın eğitim araçlarıyla daha iyi değerlendirilmesi lazım. Bundan sonra inşallah Mevlana yılıyla beraber ivme kazanan çalışmalar daha artacak diye düşünüyorum.

Sizin de Mevlana ve Mevlevi kültürü ile ilgili çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Toplumun Mevlana algısını ve yapılan çalışmaların sonuçlarını anlatabilir misiniz?

“Mevlana kimdir, Mevlevilik nasıl bir yoldur?” diye sorulduğunda bu sorunun cevabında genellikle çok tatmin edici cevaplar gelmiyor. Mevlana’yı daha çok görsel olarak tanıyoruz.   Bugün Türkiye’de Mevlana deyince hemen aklımıza gelen beyaz tennureler içinde dönen semazenler. Bunun dışında toplumun genelinde Mevlana algısı saygıyla hürmetle beraber içi boş bir algı. Diğer anlamda Mevlana’yı daha iyi tanır diye düşündüğümüz, kültürlü kesime baktığımızda ise kimine göre Mevlana şair, kimine göre Mevlana bir musikişinas, kimilerine göre de hümanist bir Mevlana çıkıyor karşımıza. Ve bolca hoşgörü… Arkasından bildiğiniz o meşhur beyit; “Gel, ne olursan ol, gel”. Bu beyit Mevlana’ya atfedilse de aslında ona ait değildir, ama galat-ı meşhur olarak yaygınlaşmıştır. Halbuki Mevlana ile anılacak beyit nedir derseniz:

“Ben, sağ olduğum müddetle Kur’an’ın kölesi bendesiyim,

  Ben, Muhammed Muhtâr’ın (a.s.) yolunun tozuyum”

  Benim sözümden, bundan başkasını bir kimse naklederse,

  Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.”

Hazret budur.

Gerçekte bizim Mevlana’yı birincisi Muhammedî yolda, onun kendi hayat serüveni içinde temel eğitimlerini almış, tasavvufi terbiyeyi yine aynı şekilde babasından itmam etmiş ve bunun üzerine de Şems’le beraber yeni bir tasavvuf anlayışı ortaya koymuş bir mutasavvıf olarak görmemiz gerekiyor. Yine eserlerini nasıl okumamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Mesnevi’yi Mevlana’nın telif gayesini gözardı ederek, bir sufi gözüyle okumazsanız Mesnevi den bir şey anlamazsınız, adeta Mesnevi kendisini kapatır size. Ama bir sufi gözüyle yani gönülle okunduğunda işte o zaman Mevlana’nın ne dediği anlaşılır. Mevlana denildiğinde ömrünü ilme ve irfana vakfetmiş bir insan-ı kamil çıkar karşınıza. Sufilerde kendilerine has yollar var ilham dediğimiz bir doğrulama, gönül yolu... Bu gönül yolu ancak ve ancak tadanın bileceği bir yoldur.

Tecelligah-ı ilahi olan kalbi bilmeyenler, tanımayanlar, sufilerin ne dediklerini, ne anlattıklarını hangi lezzeti ve hazzı -manevi anlamda- bilemezler, “tatmayan bilmez” bu demektir.Bu toplumda, günümüzde eğer insanların hala birtakım maddi ve manevi problemlerle lüzumsuz bir şekilde uğraştıklarını görüp de üzülüyorsak bunun temel sebebinin nefsaniyet olduğunu ve nefsaniyetin de ancak ve ancak tasavvuf yoluyla aşılabileceğini, elimizde böyle bir fırsatımızın olduğunu bilmemiz lazım. Bu Mevlana’yı ve Mevlana gibi ariflerin tanınmasıyla olur.

Hiçbir zaman, Mevlana’nın müstakilleştirilmemesi lazımdır. Mevlana tek başına kendi çağında bu toprak, kültür, İslam geleneğinden uzak veya habersiz veya bağlantısız bir şekilde ortaya çıkmış değildir. Mevlana öncesiyle sonrasıyla, haliyle müstakbeliyle bu kültürün içerisinden Yani İslam kültür ve medeniyetinin, tarih süreci içerinden beslenmiş ve söylediklerini yine bu çerçevede söylemiş bir zattır. Hiçbir şekilde müstakil değildir. İnsanlar Mevlana’yı anlatırken hiçbir şekilde bağlantılarını göz önüne almıyorlar. Sadece Mevlana’yı koyuyorlar önünüze. Ama Mevlana Peygamberin izindeki Mevlana’dır. Mevlana ariftir; alimler, arifler peygamberlerin varisleridir.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Dini ilimle iştiğal edenlere söylenmesi gereken bir şey var; nasıl bir tefsiri onun usulüyle tarzıyla okuyorsak aynı şekilde hadisi, fıkhı vs. mutasavvıfları da okurken onların kendi zeminlerinde alanlarında olduklarını bilerek okumak, anlamak ve değerlendirmek lazım. Biz bundan uzaklaşıp çoğu zaman onları kendimiz hangi alanda bulunuyorsak oradan değerlendirmeye çalışıyoruz. Mutlaka önce tasavvufu bilmek, daha sonra Mevlana okumak lazımdır. Tasavvuf gözlüğü takılmadan Mevlana okunmaz.

Röportaj Yapan:

Ravza Cihan, Sakarya İlahiyat

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yaz
Alani Kucult | Alani Buyut

busy
 
< Önceki   Sonraki >
 

Son Yorumlar

E-ilahiyat Ankara'da...
s.a ilahiyetcı olmak çok güzel bir duygu gibi ...
İlahiyat Öğrencileri...
Degerlı kardesım zahmetın ve samımıyetın ıc...
Üveys El-Karanî
Çok iyi ve unutulmuş olan bir konuya değinmişs...
O na Vasıl Olabilmek...
Darwin'in 200. doğum yıldönümü olan 12 Şubat...
O na Vasıl Olabilmek...
tarih bir deverandan ibarettir.islam coğrafyasın...
O na Vasıl Olabilmek...
Galileo ve sonrasındaki bilimsel gelişmeler Kura...
Tesettürü Bekleyen T...
içinde bulunduğumuz şu dönemin en ciddi sorunl...
O na Vasıl Olabilmek...
>metodoloji sorunu; her bilim dalının kendine ha...
O na Vasıl Olabilmek...
Sayın falay; >bilimsel tavır ile istihza asla bi...
O na Vasıl Olabilmek...
'Din değil kilise dogması' dediğiniz ve Galile...

Forumdakiler

9 Ziyaretçi, 0 Üye
 
 

BİZ KİMİZ?

Bize Katılın

BİZE KATILIN

Bize Katılın

VİDEOLAR

videolar

Üyelerimiz

7705 Kayıtlı üye
0 Bugün
6 Bu hafta
809 Bu ay
Son üye: karanfil89