Üniversitede Özgürlük Bildirisi‘ni kaleme alan iki
akademisyenden biri olan Prof.Dr. İhsan
Dağı, ODTÜ İktisadi
ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir.
İhsan Dağı kimdir?
Kısaca bir akademisyen,özgürlükçü bir
akademisyen.Kendi fildişi kulesinde yaşamaktansa olup bitenler hakkında tavır
alan bir akademisyen.
Özgürlük sizin için ne ifade ediyor?
Özgürlük modern dönemlerin büyük
kavramlarından,değerlerinden,hedeflerinden birisi.Bence medeniyetin kurucu
dinamiklerinden birisi.Özgürlük talebi,özgürlük arayışı ve özgürlüğü güvence
altına alan kurumların oluşması insanlığın saygın bir toplumsal ve siyasal
modelde yaşamasının ön şartıdır.
Benim için özgürlük çok varoluşsal bir
şey.İnsanların kendi varlıklarına ilişkin bir sorumluluk taşıdıkları,bu
sorumluluk ile belirli eylemlere kalkışabildikleri ve bu eylemlerle de kendi
varlıklarını tamamladıkları bir durum. İnsanları eşit,özerk değerler olarak görmenin
yollarından birisi özgürlük.Yani insanların özgür olması demek her insanın
teker teker kendi hakkında karar verebilmesi,bu kararlarının sorumluluğunu
taşıması ve bütün bunlarla da bütün insanların otonom,ahlaki,saygı duyulur
varlıklara dönüşmesi…Özgürlük böyle bir şey.Dolayısıyla özgürlük varoluşumuzun
çok temelinde yer alan bir talep,bir durum,bir oluş biçimidir.
Bildiri fikri nasıl oluştu?
Çok eski bir hikaye.Başta dediğim gibi
Türkiye’de olup bitenlere ilişkin tavır almanın ahlaki bir sorumluluk olduğunu
düşünüyorum.Uzun zamandan beri düşündüğümüz,dert ettiğimiz bir konu.Yani
üniversitede öğretim üyesiyiz,üniversitede ODTÜ kampüsünde öğrencileri
görüyorum başlarında tuhaf peruklarla.Utanç verici bir durum yani
çocukları,insanları,genç kızları böyle bir duruma itmek,böyle bir tercih
yapmaya zorlamak utanç verici bir durum.Bundan çok utandık,onlar adına değil
kendi adımıza.
Yani nasıl böyle bir şey
olabilir?
Nasıl üniversitelerde koca koca
insanların ne yapmasını,nasıl giyinmesini,nasıl düşünmesini birileri yukarıdan
belirlemeye kalkabilir?
Kimin ne haddidir bu?
Nasıl bazı insanlar kendilerini
diğer insanlardan üstün,onlar adına karar verebilir,onlara hükmedebilir
görebilir?
Nasıldır bu?
Bunu modern dönemin temel
ülkülerinden biri olan eşitlik fikrine hep ters buldum.Çünkü böyle bir ilişki
biçimi,böyle bir görüş biçimi başörtülü insanları eşit görmemektir,insan
görmemektir,temel hak ve özgürlüklere talip olabilecek bir özne olarak
görmemektir.
Dolayısıyla o çok söyledikleri
aydınlanma fikrinin tam da temellerine ters bir zorbalıktır bu.
Bunlar tabi insana sıkıntı
veriyor.
Biz bu bildiriyi hazırlarken… Yani bu uzun
süredir gelişen bir fikirdi.Bunu,üniversitelerde başörtüsünün serbest
bırakılması ihtimalinin ortaya çıkmasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik bir.İkincisi
bu süreçte,başörtüsü yasağının kalkmasına ilişkin süreçte üniversitelerde hep
yasaktan yana olan hocaların,kurumların seslerini duyduk,duymaya devam
ettik.Üniversite senatoları,Üniversitelerarası Kurul tutup bütün üniversite
adına yasakçı bir zihniyetle konuşmaya başladılar.Biz de ya ‘yeter artık
üniversite yasakların olduğu yerler değildir,üniversite evrensel
şehirdir.Evrensel şehirde her tür renk,inanç,düşünce,yaşam biçimi
vardır.evrensel şehrin özünde bu çoğulculuk vardır,siz bu çoğulculuğu
yasaklarla yok ettiğinizde ortada üniversite diye bir şey kalmaz zaten’ dedik.Bizim
çıkış noktamız buydu.Üniversitelerin yasaklarla değil özgürlüklerle anılması
gerektiğini… Fakat sadece başörtüsü açısından özgürlüklerle anılması değil,
bizim bildirimizin, çok net olarak altını çizdiği şey üniversitede her tür
düşüncenin,inancın yaşam biçiminin kendini serbestçe ifade edebilmesidir.Yani
üniversite ancak bu farklılığın içinde ,tartışma ve diyalog ortamıyla kendini
üretebilir; düşünceye bilime katkıda
bulunabilir,birlikte yaşama ülküsü pratize edilebilir.
Diğer durumda üniversiteyi son
derece homojen bir yapıya
dönüştürürsünüz.Homojen yapılar
kendilerini üretemez,kendi sorunlarını çözemez,hiç eleştiri getiremez ve
yok olup gider.
Bizim yapmaya çalıştığımız aslında
üniversiteyi yeniden canlandırmak,yeniden ortaya koymaktı.Çıkış noktamızda
böyle bir hassasiyet vardı.Üniversitenin kendi kimliğine yeniden
dönmesi,özgürlükçü,çoğulcu,farklılıklara saygı gösteren ve bu farklılıkların
tartışması bağlamında birarada yaşamasını mümkün kılan bir üniversite hayalinin
var olduğunu ve bu hayali üniversitede ciddi bir öğretim üyesi kesiminin
taşıdığı ve paylaştığı…Amacımız buydu,bunu göstermekti.
Türkiye değişiyor.Bana kalırsa özellikle
99’dan bu yana Avrupa Birliği sürecinin yarattığı yeni dinamiklerle Türkiye
hızlı bir şekilde değişiyor.Türkiye’nin birçok kurumu değişirken,Türkiye hızla
demokratikleşirken,Türkiye farklılıklarına saygı göstermeye başlarken, insan
haklarını ve hukuk devletini daha ciddiye alan bir anlayış gelişirken,Türkiye
daha özgürleşirken genel olarak üniversitenin bu trendin dışında kalması mümkün
değildi.Ama üniversitede bazıları buna direndiler.Üniversiteyi değişimin
karşısında duran en büyük direnç odağı, kalesi haline getirmeye çalıştılar;
ancak bu mümkün değil. Üniversite dünyada olup bitenler ile en yakın bağlantısı olan kurumlardan birisi.Dolayısıyla
genel evrensel özgürleşme trendinin dışında kalması beklenemezdi
üniversitenin.Biz bu çıkışımızla ve sayıları 3500’ü bulan öğretim üyeleri bu
çıkışıyla üniversitede farklı bir dil kullanan,dünyayla barışık,özgürlüklerden
yana,üniversitenin evrensel fikrine sadık bir öğretim üyeleri grubu olduğunu
gösterdi.Yasakçı rektörlerin,yasakçı üniversite kurumlarının sadece kendileri
adına konuşabilecekleri,bütün üniversite adına konuşamayacakları da ortaya
konulmuş oldu.
Üniversite camiasından özelde de ODTÜ’lü
meslektaşlarınızdan nasıl tepkiler aldınız?
Genelde
üniversitelerde inanılmaz bir teveccüh gördük.Biz bu işe başlarken 3500
öğretim üyesine imza attıracağımızı düşünmemiştik.Bizim amacımız birkaç
yüz öğretim üyesiyle sonuçlanacak bir kampanyaydı açıkçası.Çünkü zaten sayısal
olarak yukarı çıkmak gibi bir kaygımız da yoktu.yüz kişi de iki yüz kişi de
olsaydık bu bildiriye imza atan,üniversitede farklı bir kesimin var olduğunu
zaten göstermiş olacaktık ama imza kampanyası öyle büyük bir ilgi gördü ki
açıkçası şok olduk,şaşırdık.
Niye şaşırdık?
Çünkü Türkiye’de üniversiteler neredeyse son on yıldır
aralıksız olarak merkeziyetçi YÖK anlayışının cenderesi altında,öğretim
üyelerine müdahalelerin yapıldığı,haklarında soruşturmaların açıldığı,müthiş
otoriter yönetimlerin egemen olduğu alanlardı.On yıldan beri bütün
kademeleriyle böyle bir yapıda,böyle bir sürecin ardından üniversite öğretim
üyelerinin ‘yeter artık üniversite özgür olmalı,üniversite farklılıklara saygı
göstermeli’ sesini duymak şaşırtıcıydı.Bu,bizi umutlandıran bir şey aynı
zamanda, yani demek ki üniversitelerde daha doğrusu her türlü otoriter
baskıların olduğu zeminde bile bir umut var.İnsanların özgürlük talebi ortadan kalkmıyor,kaldırılamıyor.Bu
anlamda çok büyük bir destek gördük,beklentimizin çok üstünde bir destek gördük
açıkçası.Bu,Türk üniversiteleri hakkında umutsuz olmamamızı sağlayan olumlu bir
gelişme.
Olumsuz tepki
açıkçası pek görmedik aslında.Bazı üniversitelerde imza atan öğretim üyelerine
yönelik bazı idari rahatsızlık belirtilerinin olduğunu duyuyoruz ama çok somut
olarak bu tür gelişmeler olmadı henüz.Dolayısıyla tepkiler çok olumlu hem
yurttaşlardan,insanlardan hem öğretim üyelerinden gelen tepkiler çok olumluydu.
Öte yandan
başörtüsü yasağını savunan öğretim üyeleri de bir kampanya açtılar.Bizim kadar
başarılı olamadılar bence.Çünkü yasağı savunmak ahlaken de zordur yani bir
yasağın devamını savunmak,özgürlüklere karşı durmak,tarihsel akışın önüne
çıkmak, bu tarihsel akışın önünde yenilmektir.Yenilmeye mahkum bu yasakçı
zihniyet.Dolayısıyla böyle bir tablo çıktı.Bu tablo üniversitenin de tek bir
sesten ibaret olmadığını,farklı seslerin üniversitede her şeye rağmen kendisine
bir zemin bulduğunu göstermiştir.
Beni tanıyan
arkadaşlar zaten böyle bir girişimin içinde olduğumdan dolayı şok
olmadılar,büyük ölçüde desteklediler,cesaret verdiler.Beni tanımayanlar da
İhsan Dağı’nın bir ODTÜ öğretim üyesi olarak böyle bir kampanyanın içinde
olmasına her halde şaşırmışlardır,kabul etmemişlerdir.Disiplin altındaki
üniversite fikrine isyan ettiğim gibi her halde algılanmıştır.Ama bana kişisel
olarak hiçbir rahatsızlık belirtilmedi.Hiçbir şekilde bana kişisel olarak
tepki,olumsuzluk,reaksiyon gelmedi,sorun olmadı.Başka türlü de düşünülemezdi
zaten.
Üniversite eğer öğretim üyelerinin kendilerini serbestçe
ifade edebildiği mekanlar da değilse nedir?
Yani üniversitede de kendimizi ifade edemeyeceksek nerede
ifade edeceğiz?
Üniversitede kendini ifade eden bir öğretim üyesine bir
şeyler yapmaya kalkmak,soruşturmalar açmak veya mahalle baskısı uygulamak
mümkün müdür?
Bu mümkünse eğer toplumun geri kalan kısmında nelerle
karşılaşırız?
O bakımdan bunu ben zaten beklemiyordum,olması durumunda
şaşırırdım, kesinlikle şaşırırdım.Bunu hep ‘yasakları savunmanın ahlaki
zorluğuyla’ açıklıyorum.
Başörtüsü siyasal bir simge midir?
Başörtüsü
siyasal bir simge gibi gelmiyor.Başörtüsü,başörtüsü takanların siyasal simgesi
değil ama başörtüsüne ’savaş açanların’ ,ona karşı büyük mücadele verenlerin
bir sembolü.Başörtüsü Türkiye’de bir grup azınlığın ‘biz iktidarımızı asla
vermeyiz’ anlayışının sembolü haline geldi.Yani başörtüsü Türkiye’de sadece
kızların başını örtmüyor. Türkiye’de başörtüsüyle azınlık bir grubun
hegemonyasını örtmeye çalışıyorlar.Türkiye’deki asıl çatışma,asıl mücadele bir
iktidar mücadelesi.Bu iktidar mücadelesinde bazıları başörtüsü sorununu,laiklik
sorununu bir referans noktası olarak kullanıyor.Yani başörtüsünü kullananlar
başörtülü kızlar değil –yine söylüyorum- ‘başörtüsünü asıl kullananlar’
başörtüsüne sarılarak,başörtüsünün sembolize ettiği Türkiye’deki gerginliğe
sarılarak iktidarlarını vermemeye çalışıyorlar.Yani bir grup Kemalist seçkinci
zümre biz istemeden bu ülkede hiçbir şey olmaz,bu ülkenin gerçek sahibi
biziz,bu ülke bizden sorulur anlayışını başörtüsü üzerinden yarattıkları gerginlikle
sürdürmeye çalışıyor.O anlamda başörtüsü siyasal İslam’ın sembolü değil
Türkiye’de,Kemalist azınlığın iktidarda kalmak için verdiği mücadelenin
sembolü.Başörtüsü sorunu çözüldüğünde işte bu mücadele bitecek onlar
açısından.O bakımdan bunu bir gerginlik noktasına dönüştürmüş durumdalar.
‘Başörtüsü siyasal simgedir’ yargısının felsefi ve sosyal
arka planı nedir?
Siyaset
sembollerle yürür zaten.Herkesin bir sembolü var.Sembollerden rahatsızlık
Türkiye’de bir düşünce geleneğinden kaynaklanıyor.Toplumu farklı
sembollerin,farklı düşüncelerin,faklı kimliklerin,farklı yaşam biçimlerinin
serbestçe kendini ifade ettiği bir alan olarak görmeyen bir gelenek var. Toplumda
tek bir sembol görmek istiyorlar. Türkiye’de Kemalist seçkinci kesimler, Kemalist,
laikçi homojen bir toplum görmek istiyorlar. Aynı düşünen,aynı hisseden,aynı
giyinen,aynı şeylere itaat eden,aynı şeylere bağlılık gösteren homojen bir
toplum varsayımı var.İşte bu homojen toplum varsayımı kafada olunca homojen
toplum yapısıyla ters düşecek farklı sembolleri,farklı görüşleri,farklı
inançları,farklı yaşam biçimlerini tehdit olarak görmeye başlıyorlar
Çünkü farklılığın varlığı neyi gerektirir?
Bir siyaseti gerektirir.O farklı olanların birbirleriyle
demokrasi içerisinde müzakerelerini gerektirir.Bunu meşrulaştırır.Bu müzakereden
de toplumsal olarak birarada yaşamanın gerekli olduğu bir uzlaşma zemini çıkar.Ama
Türkiye’yi tek bir çıkar,tek bir kimlik,tek bir ideoloji çerçevesinde
tanımlayanlar bu farklılıkları kabul etmiyorlar,görmezden geliyorlar.Çünkü
farklılıkların varlığı dediğim gibi bir siyaseti gerekli kılıyor.Siyaset
toplumsal bir zeminde oluyor fakat bu arkadaşlar ‘toplumsal zeminde
yoklar’.Siyaseti eşit aktörler arasında yürütülen bir müzakere,bir iktidar
mücadelesi olarak görmek yerine yukarıdan aşağı kendilerinin ideolojik
söylemiyle belirledikleri bir alan olarak görmek istiyorlar.Siyasetin,toplumsal
aktörlerin kendisini özgürce ifade ettiği ve bu ifadelerle birlikte hareket
ettiği bir alan olduğunu görmek istemiyorlar.O yüzden de her türlü farklı
düşünce,inanç,yaşam biçimini çağrıştıran sembolleri veya entiteleri,varlıkları
rahatsız edici buluyorlar.
Başörtüsü gerçekten bir tehdit midir?
Başörtüsü nasıl
bir tehdit olabilir?
İnsanların kendi tercihleriyle kullandıkları bir giysi
nasıl tehdit olabilir?
İnsanların kendi tercihleriyle kendilerini ifade etmesi
kime,nasıl zarar verebilir?
Bu son derece absürd bir durum yani başörtüsünden tehdit
üretmek için biraz paranoyak olmak lazım.Başörtüsü Türkiye’de bence
siyasal İslam’ın ifadesi veya İslamcı başkaldırının sembolü
değil.Başörtüsü köyden şehre gelen,kırsal İslam’dan veya geleneksel İslam’dan
modern İslam’a dönüşün belki tezahürü,bir ifadesi.O anlamda başörtüsü
Türkiye’de İslami kesimlerin, modern toplumla bütünleşmesinin ifadesi.Bu
bakımdan başörtüsünü bir tehdit değil bir entegrasyon aracı olarak görüyorum
açıkçası.Yani geleneksel,kırsal İslam’ın modern İslam’la modern toplumun yeni
alanlarında yani üniversitede,toplumsal hayatta,ekonomik hayatta buluştuğu ve kendini
ifade ettiği bir imkan olarak görüyorum.Yani gelenekselle modernin buluştuğu
çizgide duruyor başörtüsü.Bu anlamda başörtüsü bir tehdit olmanın ötesinde
Türkiye toplumunun modernleşmesinin bir ifadesi.
‘Türkiye’nin özel
şartları’ gerekçesiyle yasak haklı görülebilir mi?
Özel şartlar
jargonu Türkiye’de otoriteryen elitlerin egemenliklerini daim kılmak için
ürettiği,içi tehdit dolu,boş ve absürd bir laftan ibaret.Türkiye’nin özel
şartları ile özgürlüklerin ötelenmesi,farklılıklara saygının
ötelenmesi,hakların tanınmasının ötelenmesi mümkün değil.Artık Türkiye ekonomik
düzeyiyle,eğitim düzeyiyle,toplumsal devinimiyle bu özel şartlar hikayesini
çoktan aştı.Türkiye’nin özel şartları,bu jargonu kullanan küçük bir azınlığın
var olması! Bunlara gülüyoruz artık.Yani tarihin dışında kaldı bunlar.Türkiye
evrensel demokrasiyi,evrensel hukuku,evrensel pazar ekonomisini benimsemiş bir
noktada ilerlerken hala Türkiye’nin özel koşullarının var olduğunu söylemek
tarih dışı kalmak demek,dünyayı okuyamamak demek.Fakat bu dünyayı okuyamamanın
ve tarih dışı kalmanın siyasal sonuçlarını biliyoruz. Tarihin dışında kalanlar
da biliyor bunu.
Türkiye’de açık
toplumun,piyasa ekonomisinin ve demokratikleşmenin bu ülkeyi,bu ülkedeki ve
toplumdaki kaynakları kendi ellerinden uçurup götürdüğünü biliyorlar.Yani
seçkin azınlığın iktidarı piyasa ekonomisi,demokratikleşme,açık toplum fikri ve
pratiğiyle ortadan kalktı.Artık Türkiye’de toplumsal dinamikleri bir avuç seçkincinin
kontrol etmesi mümkün değil.Toplumsal dinamikler özgürleşti.Toplumsal
dinamikleri özgürleştiren açık toplum fikri,demokratikleşme,hukuk devleti
nosyonudur.Bunlar toplumda hem oturdu hem yaygın bir talebe dönüştü.Böyle bir
durumda bu toplumun bir avuç seçkin tarafından denetlenmesi,yönlendirilmesi
sözkonusu değil.Zaten çatışma da buradan çıkıyor.Hala 1930’ların koşularında
yaşadığını zanneden bir avuç seçkin ile Türkiye’nin modern dünyaya
entegrasyonunu mümkün gören ve bunun olduğunu gören,bunu savunan geniş
toplumsal kesimlerin mücadelesi bu.
Daha başka bir ifadeyle
Türkiye’nin dünyayla bütünleşen,evrensel standartlara sahip bir demokrasi,bir
refah devleti, bir ekonomik güç olmasını isteyen geniş toplumsal kesimlerle
buna ulaşıldığında toplumun denetlenemez olacağını düşünen seçkinci Kemalistler
arasındaki bir mücadeledir bu.
‘Kurallara uymak retoriği’ hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kurallar
değiştirilmek için vardır.
İlk insandan bu yana kuralların değiştirilmediği bir dünya
tasavvur edebilir misiniz?
Kuralları toplumsal dinamikler değiştirir,toplumsal
talepler değiştirir.Kuralları özgürlük talebi,adalet talebi ve ihtiyacı,eşitlik
arayışı değiştirir ve bütün kuralları daha özgürlükçü,daha eşit ve daha adalete
dayanan bir şekle sokmak için toplumsal dinamikler vardır.Bu toplumsal
dinamikleri ve toplumsal talepleri özgürlükçü,adaletçi,eşitlikçi toplumsal
dinamikleri yok sayarak müesses nizamın dayattığı anakronistik kuralları
evrensel kurallarmış gibi sunmak akıl dışıdır,toplumsal değişim ilkeleriyle ve
fikriyle bağdaşmaz.
Toplumlar
değişir,evrilir. Türkiye’de yaşanan,bu değişimin daha çok özgürlükten,adaletten
ve eşitlikten yana bir yönde gitmesi.Bu anlamda evrensel hukuk değerleri yerine
anakronistik bir otoriter hukuka yaslanmak ahlaken savunulamaz,siyasal olarak
zaten savunulamaz ama böyle bir duruşun ahlaki zemini de yoktur.
Siyasal ve toplumsal konsensüs sağlandığı halde sorun
neden çözülemiyor?
Çözülemez çünkü
–çözülemez dediğim çözülebilir ama çözülemiyor- Türkiye’de Kemalist laikçi
azınlığın,iktidar olduğunu göstermek için kullandığı bir konu.Yani kendi
iktidarlarını toplumun kafasına iyice yerleştirmek için sembolik bir direniş
yapıyorlar.Bu anlamda bu konu üzerinde gerginliğin olmaması sözkonusu
değil,gerginlik olacak.Yaygın bir toplumsal uzlaşıya rağmen işte bu son anayasa
değişikliği yaygın bir toplumsal uzlaşıya işaret ediyordu.Parlamento’nun
%80’inin neredeyse oy verdiği bir değişiklikti.Kamuoyu araştırmalarını
biliyoruz.Toplumun da %75’inin üzerindeki bir kesimi üniversitedeki
başörtüsü yasağının kalkmasını istiyor.Bu son derece büyük ve yaygın bir
toplumsal uzlaşı,siyasal uzlaşı örneğidir.Şimdi bunun üzerine hala birilerinin
çıkıp diyor ki:
Hayır,uzlaşı olmadı.
Niye olmadı?
Çünkü hala Türkiye’de %10-15’lik bir grup bu karara
direniyor.
Böyle olmaz.Uzlaşı,büyük grupların bir araya gelerek belli
bir sorunun çözümü için vardığı noktadır ve bu nokta mevcuttur bence şu
anda.Ama bunun realize edilememesinin daha doğrusu gerginlik olmadan realize
edilememesinin nedeni ortada başörtüsü sorununu çözmek yerine iktidar
mücadelesinin yürütülüyor olmasıdır.
Başörtüsü sorununun bir gün tam anlamıyla çözüleceğine
inanıyor musunuz?
İnanıyorum çünkü -bu sorunun değil sadece-
Türkiye’nin gerçekten özgürleşeceğine inanıyorum.Türkiye’nin gerçekten
demokratikleşeceğine inanıyorum.Türkiye’de toplumsal tercihlerin gerçekten
egemen olacağına inanıyorum.Toplumsal dinamiklerin kurumsal ve ideolojik dirençleri
ortadan kaldıracağına inanıyorum.İnanmaktan öte bunu net olarak görüyoruz.Yani
Türkiye’de var olan ekonomik,siyasal ve toplumsal dinamikler ideolojik yapıları
çözüyor,aşıyor.Çünkü hayat ideolojileri yeniyor.Hayat çok katı,ideolojik bir
perspektifi pratik görmüyor.Yürümüyor bunlar gerçek hayatta.Dolayısıyla
Türkiye’nin daha özgürleşeceği bir sürecin ardından başörtüsü sorununun da
ortadan kalkacağını düşünüyorum.Bakın, insanların kılık kıyafetine müdahalede
bulunan bir devlet anakronik bir devlettir.Bu olamaz,düşünülemez bir.İkincisi
insanların kılık kıyafetine karışabileceğini düşünen bir anlayış toplumsal da
olsa anakroniktir çünkü hiç kimse,hiçbir insan teki bir başka insan tekinden
moral olarak üstün değildir belli bir ideolojiye sahip olmasından dolayı.Bu,dediğim
gibi modern dönemin en önemli ülkülerinden birisi olan eşitlik ve özgürlük
fikrine aykırıdır.Eşitlik ve özgürlük fikrine aykırı olan bir duruşun modern
dönemde var kalabileceğini ben düşünemiyorum.
Özgürlükler denkleminde İlahiyat camiasının konumuna
ilişkin bir değerlendirmede bulunabilir misiniz?
Benim bildiğim
bir çevre,bir konu değil o çevre ama genel olarak şunu söyleyebilirim:
O çevrelerde de ‘Türkiye’nin özel koşulları’ meselesinin
bir tarafa bırakılması lazım.İslam’ı İslam-Batı gerginliği üzerinden siyasal
bir pozisyon olarak tasavvur etmek,tanımlamak yerine İslam’ı bence daha din
eksenli –siyaset eksenli değil- görmek lazım.Türkiye’de İslami kesimlerin Batı
algısı son derece önemli.Bunu İlahiyat camiasının dışında söylüyorum çünkü İslami
kesimler Batı’ya karşıtlığı ontolojik bir mesele olarak koydukça Türkiye’de
Batı karşıtı,ulusalcı ve anti demokratik cepheyi güçlendirirler sadece.
Türkiye’de
İslami kesimlerin,İslam’la ilgilenen akademisyenlerin ve öğrencilerin bu
meseleye biraz bakmaları gerektiğini düşünüyorum.Türkiye’nin mevcut
dinamikleri,siyasal çalkantıları göz önüne alındığında Türkiye evrensel
demokrasi,evrensel insan hakları ve evrensel hukuk nosyonuna yaslanırken
Batı’yı ontolojik ve ideolojik bir karşıtlık görmek yerine içeriye
bakmak,İslam’ı dillendirmek,İslam’la
Batı’nın ontolojik bir karşıtlık içermediği üzerinde
siyaseten en azından durmak lazım.
Neden bunu söylüyorum?
Çünkü Türkiye’de ulusalcı kesimlerin son dönemde yapmak
istedikleri,Türkiye’yi Batı’dan kopararak içe kapatmak -Batı derken özellikle
Avrupa Birliği sürecini kastediyorum- Avrupa Birliği sürecinin yarattığı
dinamiklerle ilerleyen siyasal reformları sona erdirmek ve böylece de
Türkiye’yi içe kapatarak içeride otoriter rejimi tahkim etmek gibi bir strateji
var.Bu bağlamda Türkiye’deki geniş İslami,muhafazakar çevrenin geleneksel Batı
karşıtlığı pozisyonu kullanılıyor zaman zaman.
Ben bu konuda biraz duyarlı olmak gerektiğini
düşünüyorum bir.İkincisi de İslam’ı gerçekten siyasal bir jargon olarak görmek
yerine, dine toplum merkezli yaklaşan anlayışların Türkiye’nin özgürleşme
sürecine katkıda bulunacağını düşünüyorum.
----------
Mehmet Zeki APAYDIN
Ankara İlâhiyat Fakültesi
Salı,25 Mart 2008
|