• Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
Ei Panel
ANASAYFA arrow ARŞİV arrow Tüm Kategori arrow Röportajlar arrow Prof. Dr. İhsan Dağı İle Özgürlük ve Başörtüsü Üzerine
Prof. Dr. İhsan Dağı İle Özgürlük ve Başörtüsü Üzerine PDF Yazdır E-Posta
Yazan Mehmet Zeki Apaydın - Ankara İlahiyat 1. Sınıf DKAB Öğrencisi   
Cumartesi, 19 Nisan 2008
dag.jpg  
Üniversitede Özgürlük Bildirisi‘ni kaleme alan iki akademisyenden biri olan Prof.Dr. İhsan Dağı, ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir.
İhsan Dağı kimdir?

      Kısaca bir akademisyen,özgürlükçü bir akademisyen.Kendi fildişi kulesinde yaşamaktansa olup bitenler hakkında tavır alan bir akademisyen.

Özgürlük sizin için ne ifade ediyor?

      Özgürlük modern dönemlerin büyük kavramlarından,değerlerinden,hedeflerinden birisi.Bence medeniyetin kurucu dinamiklerinden birisi.Özgürlük talebi,özgürlük arayışı ve özgürlüğü güvence altına alan kurumların oluşması insanlığın saygın bir toplumsal ve siyasal modelde yaşamasının ön şartıdır.

     Benim için özgürlük çok varoluşsal bir şey.İnsanların kendi varlıklarına ilişkin bir sorumluluk taşıdıkları,bu sorumluluk ile belirli eylemlere kalkışabildikleri ve bu eylemlerle de kendi varlıklarını tamamladıkları bir durum. İnsanları eşit,özerk değerler olarak görmenin yollarından birisi özgürlük.Yani insanların özgür olması demek her insanın teker teker kendi hakkında karar verebilmesi,bu kararlarının sorumluluğunu taşıması ve bütün bunlarla da bütün insanların otonom,ahlaki,saygı duyulur varlıklara dönüşmesi…Özgürlük böyle bir şey.Dolayısıyla özgürlük varoluşumuzun çok temelinde yer alan bir talep,bir durum,bir oluş biçimidir.

Bildiri fikri nasıl oluştu?

     Çok eski bir hikaye.Başta dediğim gibi Türkiye’de olup bitenlere ilişkin tavır almanın ahlaki bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.Uzun zamandan beri düşündüğümüz,dert ettiğimiz bir konu.Yani üniversitede öğretim üyesiyiz,üniversitede ODTÜ kampüsünde öğrencileri görüyorum başlarında tuhaf peruklarla.Utanç verici bir durum yani çocukları,insanları,genç kızları böyle bir duruma itmek,böyle bir tercih yapmaya zorlamak utanç verici bir durum.Bundan çok utandık,onlar adına değil kendi adımıza.

Yani nasıl böyle bir şey olabilir?

Nasıl üniversitelerde koca koca insanların ne yapmasını,nasıl giyinmesini,nasıl düşünmesini birileri yukarıdan belirlemeye kalkabilir?

Kimin ne haddidir bu?

Nasıl bazı insanlar kendilerini diğer insanlardan üstün,onlar adına karar verebilir,onlara hükmedebilir görebilir?

Nasıldır bu?

Bunu modern dönemin temel ülkülerinden biri olan eşitlik fikrine hep ters buldum.Çünkü böyle bir ilişki biçimi,böyle bir görüş biçimi başörtülü insanları eşit görmemektir,insan görmemektir,temel hak ve özgürlüklere talip olabilecek bir özne olarak görmemektir.

Dolayısıyla o çok söyledikleri aydınlanma fikrinin tam da temellerine ters bir zorbalıktır bu.

Bunlar tabi insana sıkıntı veriyor.

     Biz bu bildiriyi hazırlarken… Yani bu uzun süredir gelişen bir fikirdi.Bunu,üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması ihtimalinin ortaya çıkmasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik bir.İkincisi bu süreçte,başörtüsü yasağının kalkmasına ilişkin süreçte üniversitelerde hep yasaktan yana olan hocaların,kurumların seslerini duyduk,duymaya devam ettik.Üniversite senatoları,Üniversitelerarası Kurul tutup bütün üniversite adına yasakçı bir zihniyetle konuşmaya başladılar.Biz de ya ‘yeter artık üniversite yasakların olduğu yerler değildir,üniversite evrensel şehirdir.Evrensel şehirde her tür renk,inanç,düşünce,yaşam biçimi vardır.evrensel şehrin özünde bu çoğulculuk vardır,siz bu çoğulculuğu yasaklarla yok ettiğinizde ortada üniversite diye bir şey kalmaz zaten’ dedik.Bizim çıkış noktamız buydu.Üniversitelerin yasaklarla değil özgürlüklerle anılması gerektiğini… Fakat sadece başörtüsü açısından özgürlüklerle anılması değil, bizim bildirimizin, çok net olarak altını çizdiği şey üniversitede her tür düşüncenin,inancın yaşam biçiminin kendini serbestçe ifade edebilmesidir.Yani üniversite ancak bu farklılığın içinde ,tartışma ve diyalog ortamıyla kendini

üretebilir; düşünceye bilime katkıda bulunabilir,birlikte yaşama ülküsü pratize edilebilir. 

Diğer durumda üniversiteyi son derece homojen  bir yapıya dönüştürürsünüz.Homojen yapılar  kendilerini üretemez,kendi sorunlarını çözemez,hiç eleştiri getiremez ve yok olup gider.

     Bizim yapmaya çalıştığımız aslında üniversiteyi yeniden canlandırmak,yeniden ortaya koymaktı.Çıkış noktamızda böyle bir hassasiyet vardı.Üniversitenin kendi kimliğine yeniden dönmesi,özgürlükçü,çoğulcu,farklılıklara saygı gösteren ve bu farklılıkların tartışması bağlamında birarada yaşamasını mümkün kılan bir üniversite hayalinin var olduğunu ve bu hayali üniversitede ciddi bir öğretim üyesi kesiminin taşıdığı ve paylaştığı…Amacımız buydu,bunu göstermekti.

     Türkiye değişiyor.Bana kalırsa özellikle 99’dan bu yana Avrupa Birliği sürecinin yarattığı yeni dinamiklerle Türkiye hızlı bir şekilde değişiyor.Türkiye’nin birçok kurumu değişirken,Türkiye hızla demokratikleşirken,Türkiye farklılıklarına saygı göstermeye başlarken, insan haklarını ve hukuk devletini daha ciddiye alan bir anlayış gelişirken,Türkiye daha özgürleşirken genel olarak üniversitenin bu trendin dışında kalması mümkün değildi.Ama üniversitede bazıları buna direndiler.Üniversiteyi değişimin karşısında duran en büyük direnç odağı, kalesi haline getirmeye çalıştılar; ancak bu mümkün değil. Üniversite dünyada olup bitenler ile  en yakın bağlantısı olan kurumlardan birisi.Dolayısıyla genel evrensel özgürleşme trendinin dışında kalması beklenemezdi üniversitenin.Biz bu çıkışımızla ve sayıları 3500’ü bulan öğretim üyeleri bu çıkışıyla üniversitede farklı bir dil kullanan,dünyayla barışık,özgürlüklerden yana,üniversitenin evrensel fikrine sadık bir öğretim üyeleri grubu olduğunu gösterdi.Yasakçı rektörlerin,yasakçı üniversite kurumlarının sadece kendileri adına konuşabilecekleri,bütün üniversite adına konuşamayacakları da ortaya konulmuş oldu.

Üniversite camiasından özelde de ODTÜ’lü meslektaşlarınızdan nasıl tepkiler aldınız? 

     Genelde üniversitelerde inanılmaz bir teveccüh gördük.Biz bu işe başlarken 3500 öğretim  üyesine imza attıracağımızı düşünmemiştik.Bizim amacımız birkaç yüz öğretim üyesiyle sonuçlanacak bir kampanyaydı açıkçası.Çünkü zaten sayısal olarak yukarı çıkmak gibi bir kaygımız da yoktu.yüz kişi de iki yüz kişi de olsaydık bu bildiriye imza atan,üniversitede farklı bir kesimin var olduğunu zaten göstermiş olacaktık ama imza kampanyası öyle büyük bir ilgi gördü ki açıkçası şok olduk,şaşırdık.

Niye şaşırdık?

Çünkü Türkiye’de üniversiteler neredeyse son on yıldır aralıksız olarak merkeziyetçi YÖK anlayışının cenderesi altında,öğretim üyelerine müdahalelerin yapıldığı,haklarında soruşturmaların açıldığı,müthiş otoriter yönetimlerin egemen olduğu alanlardı.On yıldan beri bütün kademeleriyle böyle bir yapıda,böyle bir sürecin ardından üniversite öğretim üyelerinin ‘yeter artık üniversite özgür olmalı,üniversite farklılıklara saygı göstermeli’ sesini duymak şaşırtıcıydı.Bu,bizi umutlandıran bir şey aynı zamanda, yani demek ki üniversitelerde daha doğrusu her türlü otoriter baskıların olduğu zeminde bile bir umut var.İnsanların özgürlük talebi ortadan kalkmıyor,kaldırılamıyor.Bu anlamda çok büyük bir destek gördük,beklentimizin çok üstünde bir destek gördük açıkçası.Bu,Türk üniversiteleri hakkında umutsuz olmamamızı sağlayan olumlu bir gelişme.

     Olumsuz tepki açıkçası pek görmedik aslında.Bazı üniversitelerde imza atan öğretim üyelerine yönelik bazı idari rahatsızlık belirtilerinin olduğunu duyuyoruz ama çok somut olarak bu tür gelişmeler olmadı henüz.Dolayısıyla tepkiler çok olumlu hem yurttaşlardan,insanlardan hem öğretim üyelerinden gelen tepkiler çok olumluydu.

     Öte yandan başörtüsü yasağını savunan öğretim üyeleri de bir kampanya açtılar.Bizim kadar başarılı olamadılar bence.Çünkü yasağı savunmak ahlaken de zordur yani bir yasağın devamını savunmak,özgürlüklere karşı durmak,tarihsel akışın önüne çıkmak, bu tarihsel akışın önünde yenilmektir.Yenilmeye mahkum bu yasakçı zihniyet.Dolayısıyla böyle bir tablo çıktı.Bu tablo üniversitenin de tek bir sesten ibaret olmadığını,farklı seslerin üniversitede her şeye rağmen kendisine bir zemin bulduğunu göstermiştir.

     Beni tanıyan arkadaşlar zaten böyle bir girişimin içinde olduğumdan dolayı şok olmadılar,büyük ölçüde desteklediler,cesaret verdiler.Beni tanımayanlar da İhsan Dağı’nın bir ODTÜ öğretim üyesi olarak böyle bir kampanyanın içinde olmasına her halde şaşırmışlardır,kabul etmemişlerdir.Disiplin altındaki üniversite fikrine isyan ettiğim gibi her halde algılanmıştır.Ama bana kişisel olarak hiçbir rahatsızlık belirtilmedi.Hiçbir şekilde bana kişisel olarak tepki,olumsuzluk,reaksiyon gelmedi,sorun olmadı.Başka türlü de düşünülemezdi zaten.

Üniversite eğer öğretim üyelerinin kendilerini serbestçe ifade edebildiği mekanlar da değilse nedir?

Yani üniversitede de kendimizi ifade edemeyeceksek nerede ifade edeceğiz?

Üniversitede kendini ifade eden bir öğretim üyesine bir şeyler yapmaya kalkmak,soruşturmalar açmak veya mahalle baskısı uygulamak mümkün müdür?

Bu mümkünse eğer toplumun geri kalan kısmında nelerle karşılaşırız?

O bakımdan bunu ben zaten beklemiyordum,olması durumunda şaşırırdım, kesinlikle şaşırırdım.Bunu hep ‘yasakları savunmanın ahlaki zorluğuyla’ açıklıyorum. 
 
 Başörtüsü siyasal bir simge midir? 

     Başörtüsü siyasal bir simge gibi gelmiyor.Başörtüsü,başörtüsü takanların siyasal simgesi değil ama başörtüsüne ’savaş açanların’ ,ona karşı büyük mücadele verenlerin bir sembolü.Başörtüsü Türkiye’de bir grup azınlığın ‘biz iktidarımızı asla vermeyiz’ anlayışının sembolü haline geldi.Yani başörtüsü Türkiye’de sadece kızların başını örtmüyor. Türkiye’de başörtüsüyle azınlık bir grubun hegemonyasını örtmeye çalışıyorlar.Türkiye’deki asıl çatışma,asıl mücadele bir iktidar mücadelesi.Bu iktidar mücadelesinde bazıları başörtüsü sorununu,laiklik sorununu bir referans noktası olarak kullanıyor.Yani başörtüsünü kullananlar başörtülü kızlar değil –yine söylüyorum- ‘başörtüsünü asıl kullananlar’ başörtüsüne sarılarak,başörtüsünün sembolize ettiği Türkiye’deki gerginliğe sarılarak iktidarlarını vermemeye çalışıyorlar.Yani bir grup Kemalist seçkinci zümre biz istemeden bu ülkede hiçbir şey olmaz,bu ülkenin gerçek sahibi biziz,bu ülke bizden sorulur anlayışını başörtüsü üzerinden yarattıkları gerginlikle sürdürmeye çalışıyor.O anlamda başörtüsü siyasal İslam’ın sembolü değil Türkiye’de,Kemalist azınlığın iktidarda kalmak için verdiği mücadelenin sembolü.Başörtüsü sorunu çözüldüğünde işte bu mücadele bitecek onlar açısından.O bakımdan bunu bir gerginlik noktasına dönüştürmüş durumdalar.

‘Başörtüsü siyasal simgedir’ yargısının felsefi ve sosyal arka planı nedir? 

     Siyaset sembollerle yürür zaten.Herkesin bir sembolü var.Sembollerden rahatsızlık Türkiye’de bir düşünce geleneğinden kaynaklanıyor.Toplumu farklı sembollerin,farklı düşüncelerin,faklı kimliklerin,farklı yaşam biçimlerinin serbestçe kendini ifade ettiği bir alan olarak görmeyen bir gelenek var. Toplumda tek bir sembol görmek istiyorlar. Türkiye’de Kemalist seçkinci kesimler, Kemalist, laikçi homojen bir toplum görmek istiyorlar. Aynı düşünen,aynı hisseden,aynı giyinen,aynı şeylere itaat eden,aynı şeylere bağlılık gösteren homojen bir toplum varsayımı var.İşte bu homojen toplum varsayımı kafada olunca homojen toplum yapısıyla ters düşecek farklı sembolleri,farklı görüşleri,farklı inançları,farklı yaşam biçimlerini tehdit olarak görmeye başlıyorlar

Çünkü farklılığın varlığı neyi gerektirir?

Bir siyaseti gerektirir.O farklı olanların birbirleriyle demokrasi içerisinde müzakerelerini gerektirir.Bunu meşrulaştırır.Bu müzakereden de toplumsal olarak birarada yaşamanın gerekli olduğu bir uzlaşma zemini çıkar.Ama Türkiye’yi tek bir çıkar,tek bir kimlik,tek bir ideoloji çerçevesinde tanımlayanlar bu farklılıkları kabul etmiyorlar,görmezden geliyorlar.Çünkü farklılıkların varlığı dediğim gibi bir siyaseti gerekli kılıyor.Siyaset toplumsal bir zeminde oluyor fakat bu arkadaşlar ‘toplumsal zeminde yoklar’.Siyaseti eşit aktörler arasında yürütülen bir müzakere,bir iktidar mücadelesi olarak görmek yerine yukarıdan aşağı kendilerinin ideolojik söylemiyle belirledikleri bir alan olarak görmek istiyorlar.Siyasetin,toplumsal aktörlerin kendisini özgürce ifade ettiği ve bu ifadelerle birlikte hareket ettiği bir alan olduğunu görmek istemiyorlar.O yüzden de her türlü farklı düşünce,inanç,yaşam biçimini çağrıştıran sembolleri veya entiteleri,varlıkları rahatsız edici buluyorlar. 

 Başörtüsü gerçekten bir tehdit midir?

     Başörtüsü nasıl bir tehdit olabilir?

İnsanların kendi tercihleriyle kullandıkları bir giysi nasıl tehdit olabilir?

İnsanların kendi tercihleriyle kendilerini ifade etmesi kime,nasıl zarar verebilir?

Bu son derece absürd bir durum yani başörtüsünden tehdit üretmek için biraz paranoyak olmak lazım.Başörtüsü Türkiye’de bence siyasal İslam’ın ifadesi veya İslamcı  başkaldırının sembolü değil.Başörtüsü köyden şehre gelen,kırsal İslam’dan veya geleneksel İslam’dan modern İslam’a dönüşün belki tezahürü,bir ifadesi.O anlamda başörtüsü Türkiye’de İslami kesimlerin, modern toplumla bütünleşmesinin ifadesi.Bu bakımdan başörtüsünü bir tehdit değil bir entegrasyon aracı olarak görüyorum açıkçası.Yani geleneksel,kırsal İslam’ın modern İslam’la modern toplumun yeni alanlarında yani üniversitede,toplumsal hayatta,ekonomik hayatta buluştuğu ve kendini ifade ettiği bir imkan olarak görüyorum.Yani gelenekselle modernin buluştuğu çizgide duruyor başörtüsü.Bu anlamda başörtüsü bir tehdit olmanın ötesinde Türkiye toplumunun modernleşmesinin bir ifadesi.  

  

 ‘Türkiye’nin özel şartları’ gerekçesiyle yasak haklı görülebilir mi? 

     Özel şartlar jargonu Türkiye’de otoriteryen elitlerin egemenliklerini daim kılmak için ürettiği,içi tehdit dolu,boş ve absürd bir laftan ibaret.Türkiye’nin özel şartları ile özgürlüklerin ötelenmesi,farklılıklara saygının ötelenmesi,hakların tanınmasının ötelenmesi mümkün değil.Artık Türkiye ekonomik düzeyiyle,eğitim düzeyiyle,toplumsal devinimiyle bu özel şartlar hikayesini çoktan aştı.Türkiye’nin özel şartları,bu jargonu kullanan küçük bir azınlığın var olması! Bunlara gülüyoruz artık.Yani tarihin dışında kaldı bunlar.Türkiye evrensel demokrasiyi,evrensel hukuku,evrensel pazar ekonomisini benimsemiş bir noktada ilerlerken hala Türkiye’nin özel koşullarının var olduğunu söylemek tarih dışı kalmak demek,dünyayı okuyamamak demek.Fakat bu dünyayı okuyamamanın ve tarih dışı kalmanın siyasal sonuçlarını biliyoruz. Tarihin dışında kalanlar da biliyor bunu.

     Türkiye’de açık toplumun,piyasa ekonomisinin ve demokratikleşmenin bu ülkeyi,bu ülkedeki ve toplumdaki kaynakları kendi ellerinden uçurup götürdüğünü biliyorlar.Yani seçkin azınlığın iktidarı piyasa ekonomisi,demokratikleşme,açık toplum fikri ve pratiğiyle ortadan kalktı.Artık Türkiye’de toplumsal dinamikleri bir avuç seçkincinin kontrol etmesi mümkün değil.Toplumsal dinamikler özgürleşti.Toplumsal dinamikleri özgürleştiren açık toplum fikri,demokratikleşme,hukuk devleti nosyonudur.Bunlar toplumda hem oturdu hem yaygın bir talebe dönüştü.Böyle bir durumda bu toplumun bir avuç seçkin tarafından denetlenmesi,yönlendirilmesi sözkonusu değil.Zaten çatışma da buradan çıkıyor.Hala 1930’ların koşularında yaşadığını zanneden bir avuç seçkin ile Türkiye’nin modern dünyaya entegrasyonunu mümkün gören ve bunun olduğunu gören,bunu savunan geniş toplumsal kesimlerin mücadelesi bu.

     Daha başka bir ifadeyle Türkiye’nin dünyayla bütünleşen,evrensel standartlara sahip bir demokrasi,bir refah devleti, bir ekonomik güç olmasını isteyen geniş toplumsal kesimlerle buna ulaşıldığında toplumun denetlenemez olacağını düşünen seçkinci Kemalistler arasındaki bir mücadeledir bu.
 

‘Kurallara uymak retoriği’ hakkında ne düşünüyorsunuz? 

     Kurallar değiştirilmek için vardır.

İlk insandan bu yana kuralların değiştirilmediği bir dünya tasavvur edebilir misiniz?

Kuralları toplumsal dinamikler değiştirir,toplumsal talepler değiştirir.Kuralları özgürlük talebi,adalet talebi ve ihtiyacı,eşitlik arayışı değiştirir ve bütün kuralları daha özgürlükçü,daha eşit ve daha adalete dayanan bir şekle sokmak için toplumsal dinamikler vardır.Bu toplumsal dinamikleri ve toplumsal talepleri özgürlükçü,adaletçi,eşitlikçi toplumsal dinamikleri yok sayarak müesses nizamın dayattığı anakronistik kuralları evrensel kurallarmış gibi sunmak akıl dışıdır,toplumsal değişim ilkeleriyle ve fikriyle bağdaşmaz.

     Toplumlar değişir,evrilir. Türkiye’de yaşanan,bu değişimin daha çok özgürlükten,adaletten ve eşitlikten yana bir yönde gitmesi.Bu anlamda evrensel hukuk değerleri yerine anakronistik bir otoriter hukuka yaslanmak ahlaken savunulamaz,siyasal olarak zaten savunulamaz ama böyle bir duruşun ahlaki zemini de yoktur. 

Siyasal ve toplumsal konsensüs sağlandığı halde sorun neden çözülemiyor?

     Çözülemez çünkü –çözülemez dediğim çözülebilir ama çözülemiyor- Türkiye’de Kemalist laikçi azınlığın,iktidar olduğunu göstermek için kullandığı bir konu.Yani kendi iktidarlarını toplumun kafasına iyice yerleştirmek için sembolik bir direniş yapıyorlar.Bu anlamda bu konu üzerinde gerginliğin olmaması sözkonusu değil,gerginlik olacak.Yaygın bir toplumsal uzlaşıya rağmen işte bu son anayasa değişikliği yaygın bir toplumsal uzlaşıya işaret ediyordu.Parlamento’nun %80’inin neredeyse oy verdiği bir değişiklikti.Kamuoyu araştırmalarını biliyoruz.Toplumun da  %75’inin üzerindeki bir kesimi üniversitedeki başörtüsü yasağının kalkmasını istiyor.Bu son derece büyük ve yaygın bir toplumsal uzlaşı,siyasal uzlaşı örneğidir.Şimdi bunun üzerine hala birilerinin çıkıp diyor ki:

Hayır,uzlaşı olmadı.

Niye olmadı?

Çünkü hala Türkiye’de %10-15’lik bir grup bu karara direniyor.

Böyle olmaz.Uzlaşı,büyük grupların bir araya gelerek belli bir sorunun çözümü için vardığı noktadır ve bu nokta mevcuttur bence şu anda.Ama bunun realize edilememesinin daha doğrusu gerginlik olmadan realize edilememesinin nedeni ortada başörtüsü sorununu çözmek yerine iktidar mücadelesinin yürütülüyor olmasıdır. 

Başörtüsü sorununun bir gün tam anlamıyla çözüleceğine inanıyor musunuz?  

      İnanıyorum çünkü -bu sorunun değil sadece- Türkiye’nin gerçekten özgürleşeceğine inanıyorum.Türkiye’nin gerçekten demokratikleşeceğine inanıyorum.Türkiye’de toplumsal tercihlerin gerçekten egemen olacağına inanıyorum.Toplumsal dinamiklerin kurumsal ve ideolojik dirençleri ortadan kaldıracağına inanıyorum.İnanmaktan öte bunu net olarak görüyoruz.Yani Türkiye’de var olan ekonomik,siyasal ve toplumsal dinamikler ideolojik yapıları çözüyor,aşıyor.Çünkü hayat ideolojileri yeniyor.Hayat çok katı,ideolojik bir perspektifi pratik görmüyor.Yürümüyor bunlar gerçek hayatta.Dolayısıyla Türkiye’nin daha özgürleşeceği bir sürecin ardından başörtüsü sorununun da ortadan kalkacağını düşünüyorum.Bakın, insanların kılık kıyafetine müdahalede bulunan bir devlet anakronik bir devlettir.Bu olamaz,düşünülemez bir.İkincisi insanların kılık kıyafetine karışabileceğini düşünen bir anlayış toplumsal da olsa anakroniktir çünkü hiç kimse,hiçbir insan teki bir başka insan tekinden moral olarak üstün değildir belli bir ideolojiye sahip olmasından dolayı.Bu,dediğim gibi modern dönemin en önemli ülkülerinden birisi olan eşitlik ve özgürlük fikrine aykırıdır.Eşitlik ve özgürlük fikrine aykırı olan bir duruşun modern dönemde var kalabileceğini ben düşünemiyorum.  

Özgürlükler denkleminde İlahiyat camiasının konumuna ilişkin bir değerlendirmede bulunabilir misiniz?    

     Benim bildiğim bir çevre,bir konu değil o çevre ama genel olarak şunu söyleyebilirim:

O çevrelerde de ‘Türkiye’nin özel koşulları’ meselesinin bir tarafa bırakılması lazım.İslam’ı İslam-Batı gerginliği üzerinden siyasal bir pozisyon olarak tasavvur etmek,tanımlamak yerine İslam’ı bence daha din eksenli –siyaset eksenli değil- görmek lazım.Türkiye’de İslami kesimlerin Batı algısı son derece önemli.Bunu İlahiyat camiasının dışında söylüyorum çünkü İslami kesimler Batı’ya karşıtlığı ontolojik bir mesele olarak koydukça Türkiye’de Batı karşıtı,ulusalcı ve anti demokratik cepheyi güçlendirirler sadece.

     Türkiye’de İslami kesimlerin,İslam’la ilgilenen akademisyenlerin ve öğrencilerin bu meseleye biraz bakmaları gerektiğini düşünüyorum.Türkiye’nin mevcut dinamikleri,siyasal çalkantıları göz önüne alındığında Türkiye evrensel demokrasi,evrensel insan hakları ve evrensel hukuk nosyonuna yaslanırken Batı’yı ontolojik ve ideolojik bir karşıtlık görmek yerine içeriye bakmak,İslam’ı dillendirmek,İslam’la Batı’nın ontolojik bir karşıtlık içermediği üzerinde siyaseten en azından durmak lazım.

 

Neden bunu söylüyorum?

Çünkü Türkiye’de ulusalcı kesimlerin son dönemde yapmak istedikleri,Türkiye’yi Batı’dan kopararak içe kapatmak -Batı derken özellikle Avrupa Birliği sürecini kastediyorum- Avrupa Birliği sürecinin yarattığı dinamiklerle ilerleyen siyasal reformları sona erdirmek ve böylece de Türkiye’yi içe kapatarak içeride otoriter rejimi tahkim etmek gibi bir strateji var.Bu bağlamda Türkiye’deki geniş İslami,muhafazakar çevrenin geleneksel Batı karşıtlığı pozisyonu kullanılıyor zaman zaman.

     Ben bu konuda biraz duyarlı olmak gerektiğini düşünüyorum bir.İkincisi de İslam’ı gerçekten siyasal bir jargon olarak görmek yerine, dine toplum merkezli yaklaşan anlayışların Türkiye’nin özgürleşme sürecine katkıda bulunacağını düşünüyorum.    

----------

Mehmet Zeki APAYDIN   

Ankara  İlâhiyat Fakültesi  

Salı,25 Mart 2008

 

 

 

 

 

  

Yorum (4)Add Comment
Tebrik
Gonderen: Kaan Coşkun, 2008-07-29 19:13:42
Böyle değerli projelere imza atıp önemli kişilerle röportajlar yaptığını için çok teşekkür ederiz.Allah muvaffakiyetler versin.Baharkara inşallah.
Yorumu yoneticiye rapor et
Eksi oy ver
Art 006f007900200076er
Oylar: +0
tebrikler
Gonderen: QM, 2008-04-22 21:49:50
zeki elinize sağlık..
zevkle okuduğumu bilmenizi isterim..
çok teşekkür ederim..
ihsan hoca ile gerçekten geniş bir ufuk turu yapmışsınız..
sorular da fevkalade ;)
eksik olmayın,
emekleriniz için Allah razi ola..
Yorumu yoneticiye rapor et
Eksi oy ver
Art 006f007900200076er
Oylar: +0
şükran..
Gonderen: irfân.., 2008-04-20 06:51:09


ALLAH razı olsun Zeki Hocam; fikriyatınız ve ehemmiyetiniz için müteşekkiriz..
Yorumu yoneticiye rapor et
Eksi oy ver
Art 006f007900200076er
Oylar: +0
teşekkürler
Gonderen: TubaNur D, 2008-04-19 23:31:10
Prof Dr İhsan Dağı hocamıza bu çok değerli fikirlerini bizimle paylaştığı için, Zeki kardeşime de bu fikirleri bizlere ulaştırdığı için teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Emeğine sağlık.
Yorumu yoneticiye rapor et
Eksi oy ver
Art 006f007900200076er
Oylar: +1

Yorum Yaz
Alani Kucult | Alani Buyut

busy
Son Güncelleme ( Pazar, 20 Nisan 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 

Son Yorumlar

E-ilahiyat Ankara'da...
s.a ilahiyetcı olmak çok güzel bir duygu gibi ...
İlahiyat Öğrencileri...
Degerlı kardesım zahmetın ve samımıyetın ıc...
Üveys El-Karanî
Çok iyi ve unutulmuş olan bir konuya değinmişs...
O na Vasıl Olabilmek...
Darwin'in 200. doğum yıldönümü olan 12 Şubat...
O na Vasıl Olabilmek...
tarih bir deverandan ibarettir.islam coğrafyasın...
O na Vasıl Olabilmek...
Galileo ve sonrasındaki bilimsel gelişmeler Kura...
Tesettürü Bekleyen T...
içinde bulunduğumuz şu dönemin en ciddi sorunl...
O na Vasıl Olabilmek...
>metodoloji sorunu; her bilim dalının kendine ha...
O na Vasıl Olabilmek...
Sayın falay; >bilimsel tavır ile istihza asla bi...
O na Vasıl Olabilmek...
'Din değil kilise dogması' dediğiniz ve Galile...

Forumdakiler

4 Ziyaretçi, 0 Üye
 
 

BİZ KİMİZ?

Bize Katılın

BİZE KATILIN

Bize Katılın

VİDEOLAR

videolar

Üyelerimiz

7705 Kayıtlı üye
0 Bugün
6 Bu hafta
809 Bu ay
Son üye: karanfil89