• Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
Ei Panel
ANASAYFA arrow ARŞİV arrow Tüm Kategori arrow Röportajlar arrow Prof. Dr. Ali AKPINAR ve İlahiyâtı
Prof. Dr. Ali AKPINAR ve İlahiyâtı PDF Yazdır E-Posta
Yazan E-ilahiyat Sivas Ekibi   
Cumartesi, 15 Mart 2008
aakpinar2.jpg
Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Ana Bilim Dalı Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Ali AKPINAR hocamızla ilahiyat serüveni üzerine konuştuk. İlahiyat kervanına nasıl katıldığı, bu yolda nasıl ilerlediği ve bu kervanın yolcularına neler tavsiye ettiğini sorduk.
Hocam; “İlahiyat serüveniniz nasıl başladı, nasıl ilahiyatçı oldunuz, ilahiyat macerasına sizi sürükleyen neydi?” Besmele hamdele ve salvele ile sözlerime başlıyorum. Şimdi tabi serüven; geniş bir serüven, uzun bir serüven. Baştan anlatacak olsak bu iş bitmez. Onun için şöyle kısaca özetleyeyim. Sondan başlıyorum, 1983’te görev aldım, İlahiyat Fakültesinde öğrenciydim o sırada. İmamlık yaptım, daha sonra 1984’te mezun oldum, 1985’te öğretmen oldum. Öğretmenken yüksek lisans dolayısıyla görevi bıraktım, bir ara işsiz kaldım. Daha sonra yurt dışına gittim, din görevlisi olarak orada çalıştım, sonra tekrar öğretmenliğe döndüm. Sonra da işte takriben 12 senelik üniversite hayatım var. Bu süreler içinde hep ilahiyatçı olduğuma hamd ettim şükrettim. İşsiz kaldığım sene de, imamlık yaptığımda da hiç pişmanlık duymadım. Hani klasik  bir söylem vardır, derler ya “bir kere daha dünyaya gelsem, bana baştan sorsalar ne olmak istersin?” diye, hiç tereddüt etmeden ilahiyatçı olmak isterim derim. Yani bunu tahdîs-i nîmet kabilinden düşünüyorum. Cenabı Hak diyor ya “Rabbinin nimetlerini an, hatırla, anlat.” Bu hem nimete şükretmeyi sağlar, hem de başkalarını bu nimete sevk etmeyi sağlar. Bugün pek çok insan, içerisinde bulunmuş olduğu nimetin farkında değil, haberi yok. İlahiyatçıların, ilahiyatçı olmanın nimetini anlamaları gerek. aakpinar3.jpgŞimdi ilkokulda bizim son sınıfta, değişik sınavlar vardı. Kuleli Askeri Lisesi sınavlarını hatırlıyorum, öğretmen okulları, yatılı okullar sınavlarını hatırlıyorum. İlkokul öğretmenim, ısrarla bizim de o sınavlara girmemizi istiyordu. Fakat ilkokul üçüncü sınıftan mezun olan babam, (babamların döneminde ilkokul üç senelikmiş) kafasını “ben seni hoca yapacağım, hafız yapacağım” düşüncesine takmış. Bu imtihanlara girmemize izin vermedi. Ve hiç unutmuyorum, bir gün öğretmen, “Ne oldu babandan dilekçe getirdin mi” diye sordu. On yaşında bir çocuğum, ilkokul 5. sınıfta. Dedim ki;  Öğretmenim benim babam bu sınavlara beni katmıyor, beni hoca yapacakmış, hafız yapacakmış.” Bunun üzerine öğretmen de dedi ki, Hafız olacaksın, hoca olacaksın, ondan sonra köy köy dolaşacaksın, bir ölçek buğday için ölü yıkayacaksın, cenaze yıkayacaksın, insanlara yalvaracaksın yakaracaksın.

Tabi çok zoruma gitmişti. O manzarayı hiç unutmuyorum. Şimdi diyorum ki keşke o öğretmen hayatta olsa da  “bak ben ne köy köy dolaştım, ne köylerde buğday topladım” desem.. Yani Cenab-ı Hak lutfetti buralara kadar geldik. 50-60 kişilik sınıf mevcudumuzdan çok zeki arkadaşlarımız vardı bizimle beraber olan. Onların hiç birisinin böyle bir yere geldiğini görmedim duymadım. Yani mezun olduk, İmam Hatip’e gideceğim zaman, İmam Hatiplerin orta kısımları kapalıydı.

Bizi zorla, yine öğretmenin yönlendirmesiyle ortaokula verdiler ve ortaokula başladım. Ama hedefte yine İmam Hatibe gitmek var. Ortaokulu bitirdim, İmam Hatibe yöneldim. Ama bu arada ilkokula başlarken, “Elemtera”dan aşağıdaki sureleri falan ezbere bildiğimi hatırlıyorum. Babaannem rahmetli şifahi olarak bunları bana öğretti. Ve ilkokul yıllarımda hep yaz kurslarına gidiyordum. Hep kendimi yetiştiriyordum, devam ediyordum ve Kur’an-ı Kerim’i ilkokulda çok iyi okuduğumu hatırlıyorum. Ezberlerim vardı. Babama ezberlerimi dinletiyordum. Ve biz böylece İmam Hatibe geldik. Tabi İmam Hatipte maalesef bu zeki öğrencilerin genelde Fen Bilimlerine, Sosyal Bilimlere yani İlahiyat ve İslam Enstitüsü dışındaki okullara yönlendirildiğine şahit olduk. Biz de bu havadan etkilendik. Hocalarımız “şuralara gidin buralara gidin” derdi. Biz de son sınıfta, -o zaman dershane falan yok-, test kılavuzu aldım işte, onu kendi kendime biraz çözdüğümü hatırlıyorum Hocaların da o yönlendirmesiyle diyorduk ki, -biraz da kendimize güveniyoruz- “biz ya tıpa gideceğiz ya şişeye”. Şişenin ağzına takılan tıpaya yani :) Mesela öğle ikindi namazlarını kılamadığım zamanlar, o namazları akşam evde kaza ederdim. Ve o dualarımda hep şunu söylerdim. “Ya Rabbi hayırlısıyla bana doktor olmayı nasip et”. Ben de bir tıpçılık isteği vardı, ilk imtihana girdik 1980’de. Tabi Fen Fakültesi mi, Fen edebiyat mıydı neydi, Erzurum’da öyle bir okul kazandık. Babam oraya göndermedi. Üşürsün sen, dedi. Zayıf çelimsiz de birisiyim zaten. Ve nihayet 1980’de İslam Enstitüsüne başladık. Birinci sene, bütün notlarım beş. 5 üzerindendi notlar.. İki tane 4’üm var hiç unutmuyorum. Ama o sene yine üniversite imtihanına girdim. Yani hala İlahiyattan başka bir yerlere kayacağım diye düşünüyorum. Ama o sene de 5 tane tercih yaptım, istediğim yerler tutmadı, artık dedim ki, İlahiyatta okuyacağım. Birinci sınıfın yaz döneminde okul dışında bir derse başladık. Ve o andan itibaren İlahiyatlı olmaya karar verdim. Ve iyi ki ilahiyatçıyım diye birinci sınıftan itibaren hep Allah’a şükrettim, hep Allah’a hamd ettim. Yani kısaca İlahiyatçı olma serüvenini bu şekilde özetleyebiliriz. Bu doktor olma duasıyla ilgili bir anımı da burada hatırlatayım;  Konya’nın bir ilçesinde öğretmendim. 93-94 yılları. Doktora tezimi bitirdim, doktor oldum. Çocuklar daha küçük.. Eve çikolata falan getirdim o gün. Çocuklar ilkokula daha gitmiyor, küçükler. “Yaa işte babanız doktor oldu” falan diyorum. Neyse, bizim iki numaralı evladımız Ömer kayaktan kayarken düşüyor, kolunu kırıyor. İlçedeyiz tabi, alçıya falan almadılar. Bunu dediler ki, sen bir şehre götür, ne olur ne olmaz. Şimdi şehre gidiyoruz hazırlandık çocukla. 90 kilometrelik bir ilçe. Konya’ya giderken otobüste çocuk şöyle bir cümle söyledi. “Baba doktor oldum diye bize çikolata getiriyorsun, şu küçücük kolumu yapamıyorsun”. O anda ben o duayı tekrar hatırladım. Demek ki bizim dua kabul olmuş. Ama ne demiştim “Ya rabbi hayırlısıyla bana doktor olmayı nasip eyle” demek ki bizim için hayırlısıyla doktorluk, bu alandaki doktorlukmuş. O ana kadar o duayı belki 81 de bıraktığımı düşünürsek, 93 e kadar unutmuşum. Tekrar hatırladım ve bir kere daha Allah’a hamd ettim. Yani dua gerçekten çok önemli. Belirleyici oluyor, duanın insan hayatındaki önemi açısından da bu anımı da hiç unutamıyorum. Evet ilahiyatçılıkla ilgili sorunuza şimdilik söyleyeceğim bu kadar. Peki neden Tefsiri seçtiniz hocam?

84’te fakülteyi bitirdik, aslında benim mezuniyet tezim İslam Hukukuydu. “Karz Hasen” konusunu çalışmıştım ve İslam Hukukuna daha meyilliydim, daha coşkulu bir şekilde İslam Hukukunda derinleşmeyi düşünüyordum ama ilk sene 85’te Konya’da tefsirden açıldı yüksek lisans. Biz de dedik ki, zamanı boşa geçirmeyelim ve böylece nasıl olsa dedik, tefsirin bir de ahkâm tefsiri vardır. Yani zaten Temel İslam bilimleri birbirleriyle irtibatlıdır. Böyle başladı. Ama yine ilahiyatçılıkla ilgili söylediklerimi burada da söyleyebilirim. Yani iyiki de tefsir olmuş. Cenab-ı Hak lutfetmiş.aakpinar4.jpg

Bu, İslam Hukukundan fıkıhtan koptuğumuz, ya da ondan  hoşlanmadığımız anlamına gelmiyor ama Kur’an merkezli düşünmek, okuyup çalışmak bu anlamda gerçekten yine hamd edilecek önemli bir alan, iyi bir alan.. Açtığınız zaman fıkıhla da ilgisi vardır, hadisle de ilgisi vardır diğer ilimlerle de ilgisi vardır ki bugün anabilimlerde yapılan değişik tezlere bakıyorsunuz, “Kur’an’da”, “Kur’an’a göre”  gibi başlıklar var. Bakıyorsunuz psikolojide de eğitim, din sosyolojisi gibi derslerde de bu gibi tezler yapılıyor. Ve bu şekilde tefsiri seçtik. Ama şunu söyleyebilirim, İlahiyat yıllarında benim okumalarım vardır, bunu da arkadaşlara hep tavsiye diyorum. Mesela günlük olarak 10 sayfa tefsir, yani asgari olarak, 10 sayfa İslam tarihi, 10 sayfa hadis okuyordum. İslam Hukukundan da biraz okudum ama, bunları devamlı olarak götürdüm. Tabi not alarak. Böyle alfabetik bir defterim vardı. Değişik kaynaklardan okuduklarımı da not alıyordum. Çok olağanüstü bir durum olmazsa, her gün okuyordum aşağı yukarı. Ve şunu gördüm ki, o günlük okumalarla o ciltler dolusu kitaplar bitti.. Mesela yine tahdis-i nimet kabilinden söylüyorum. 16 ciltlik Fizilâl’in on cildini bu şekilde okudum. Asım Köksal’ın İslam Tarihi’ni baştan sona okudum. “Hayatü’s-Sahabe” “Hadislerle Müslümanlık diye de basıldı Kandehlevi’nin o kitabını okudum. Müslim şerhi vardı, o zamanlar yeni çıkmıştı, Ahmet Davudoğlu şerhi çok güzel bir şerhtir. O dönemde başka da çok fazla hadis şerh kitabı yoktu. Onu okudum mesela. Tabi o okumalar, tefsir, hadis, İslam tarihi alanında bir temel alt yapının oluşmasını da sağladı. Ama dediğim gibi ilk olarak tefsirden açıldığı için tefsir alanını seçmiş olduk. Yine öğrencilik yıllarımda okul derslerinin dışında Celâleyn tefsir okumaları vardı. Onlara katılıyorduk. Mesela camii derslerinde Beyzavi’den okuyorduk. Arapça tefsir kaynaklarından okuyorduk. Bu arada fıkıh da okuyorduk, hadis de okuyorduk hatta fıkıh usulüyle ilgili, hadis usulüyle ilgili, mantıkla ilgili o temel eğitimi almak için usül kitaplarını da ezberlemiştik. İlahiyat Fakültesi öğrencilerine tavsiyeleriniz nelerdir? Aslında satır aralarında söyledim. Şimdi birinci olarak ilahiyatçı olmak çok önemli bir nimet. Allah’ın bir lütfu olduğunu bilmek gerek biir. İkincisi; nimetlerin büyüklüğü kişilere getirdiği sorumlulukla doğru orantılıdır. Büyük nimetler büyük sorumlukları beraberinde getirir. Bu sorumluluklarının farkında olmak gerek. Bu sorumluluğunun farkında olmak, “ben sorumluluğumun bilincindeyim” demekle olmaz. Bunun gereğini iyi bir İlahiyatçı olarak, kendilerini yetiştirerek yerine getirsinler. Bunu da ana maddeler halinde söylemek gerekirse; iyi bir İslami ilimler alt yapısı gerekir. Hangi alanda derinleşirse derinleşsin, İslami ilimlerde iyi bir alt yapı oluşsun. İslam’ın din dili dediğimiz Arapça’da mesafe kat etsinler. Bugün bir batı dili elbette önemli ve gerekli. Bir batı dilinde kendilerini yetiştirmeye çalışsınlar. Ve son sınıflara doğru da artık, zevkle çalışabilecekleri bir alanda derinleşmeye çalışsınlar. Yani bunun için İlahiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra da İlahiyatla ilimle irtibatlarını kesmesinler. Yüksek lisanslarla, Diyanetin hizmet içi eğitim kurslarıyla ya da İlahiyatlara en azından uğrayarak, hocalarla tanışarak, bu hocalarla görüşerek, sorularını telefonla e-maille ya da yüz yüze ziyaretleşerek yapsınlar. İlahiyatla irtibatlarını kesmesinler. Mezun oldukları ilahiyatın bulunduğu yerde olmasalar bile bulundukları yere en yakın İlahiyatlarla irtibatlarını kesmesinler yani ilimden irfandan kopmasınlar, tavsiyem bu. Yani İmam Ahmed bin Hanbel’in dediği gibi, Peygamberimiz de diyor, “beşikten mezara kadar ilim”. Şimdi Hz. Musa ile ilgili bir çalışma yapıyorum, Hz. Musa aleyhisselam Peygamberliğine rağmen, Allah’ın eğitim ve öğretiminden geçmiş bir büyük Ulü’l-azim peygamber olmasına rağmen bir seferinde öğreniyor ki kendisinden daha bilgili birisi var, ona ulaşmak için çok zorlu ve meşakkatli yolculuklara katlanıyor. Kehf suresinde bunu anlatıyor Cenab-ı Hak. Yani aslında o kıssanın verdiği en temel mesajlardan bir tanesi şu; bakın Musa kulumuz bu yaşına rağmen, bu birikimine rağmen, peygamberliğine rağmen bilgilenmek için ne kadar zorlu yolculuklara katlanıyor.

Orda Hz. Musa  “ya o hedefe ulaşırım ya da ömür boyu bu yolculuğa devam ederim.” diyor. Bu anlamda İlahiyattan, ilimden, ilim merkezlerinden, bu araştırmalardan kopmasınlar, derim arkadaşlara. Ve bugün bizi misyonumuzla, sorumluluğumuzla alakalı olarak bizi bekleyen gerçekten o kadar çok insan var ki, yakın aile çevremiz başta olmak üzere konu komşumuz, bulunduğumuz, görev yaptığımız, yapacağımız yerlerdeki insanlar, genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle bizi bekliyorlar. Bizim onları aydınlatmamızı, ışıtmamızı bekliyorlar. Onun  için bunun farkında olarak o insanlara en kısa zamanda ulaşmaya çalışsınlar.İlim zaten doldur boşalt yöntemiyle edinilir. Yani şu yanlıştır “ben iyi bir ilim adamı olayım da ondan sonra etrafımı aydınlatayım, ışık saçayım”

Böyle değil. Bir taraftan dolduracağız, bir taraftan boşaltacağız. Hz. Ali Efendimizin güzel bir sözü var, der ki, “Para harcandıkça tükenir, ama ilim harcandıkça artar.” Onun için mesela yine kendi hayatımdan, tecrübelerimden anlatayım. Mesela ben 85 yılından itibaren hem öğrenci olarak hem de hoca olarak ders halkalarından kopmadım. Benim o dönemlerde bir “Kalfalar Gurubu”m vardı. Haftada bir gün oturur onlarla ders yapardık.. Çıraklarla bir grubum vardı 10-15 kişilik. İki, esnaf  grubum vardı, yine onlarla dersler yapıyorduk. Üçüncü olarak da İmam Hatip öğrencileriyle bir grubum vardı. Yani haftada en az üç tane akşam derslerim vardı, namazdan sonra gidiyordum. Ve o çalışmalarımdaki bilgilerim daha sonra hep kitap olmuştur. Ama şu yanlıştır, bazıları var ki, kendilerini sadece bu gibi derslere veriyor, talebeliği bırakıyor. Ama ben o özel derslerimi de bırakmadım, talebeliğimi de. Hem okuyordum, hem okutuyordum. Mesela bir camide bir hocamızdan ders alıyordum, kendi imamlık yaptığım camimde de iki üç tane öğrenci buluyordum, onlara öğretiyordum, anlatıyordum, okuyordum. Mesela sarf-nahiv, klasik kitaplarımızı, belagat kitaplarımızı okuyarak öğrendim ama okutarak onları sahiplendim, pekiştirdim. Onun için bunu da önemsemelerini arkadaşlara tavsiye ediyorum. Yani bir taraftan öğrensinler bir taraftan öğretsinler, anlatsınlar. Çünkü hayr ertelenmez, sonraya bırakılmaz. Onun için biz anı iyi yaşamalıyız, dolu dolu yaşamalıyız. İçinde bulunduğumuz fırsatları, şartları iyi değerlendirmeliyiz. Yani yarın yaparım, sonra yaparım, büyüyünce yaparım, evlenince yaparım, iş güç sahibi olunca yaparım şeklinde bir lüksümüz yok. İçinde bulunmuş olduğumuz fırsatı en iyi, en güzel şekilde değerlendirmemiz gerekiyor.

Şu da önemli tabi. İdealist arkadaşlarda biz şunu görüyoruz; hayattan kopuyorlar. Hedeflerine ulaşabilmek için aile ilişkilerini aksatıyorlar, akrabalık ilişkilerini aksatıyorlar, evlenmeyi terk ediyorlar. Yani Allah’ın nimetlerinden istifade etmeyi terk ediyorlar. Bence bu da doğru değil. Hayattan kopmadan, hayatın gerçeklerinden kopmadan olmalı her şey. Yani bizi bekleyen anne babamız var, o insanların rızasını hoşnutluğunu alacak şekilde olmalıdır. Zaten bizim dinimizin kazanımları hem dünyevidir, hem uhrevidir. Yani bu elbette planlı programlı çalışmayacağız anlamına gelmiyor, planımız programımız olacak ama biz bu dönemin insanıyız, Allah bizden bu dönemde kulluk görevimizi hakkıyla yerine getirmemizi istiyor. Onun için sızlanmayı bir kenara bırakacağız, efendim şöyle olsaydı, şu dönemde yaşasaydık, şurada bulunsaydık, şurada yetişseydik değil. Bulunduğumuz hali, bulunduğumuz yeri, bulunduğumuz zamanı, bulunduğumuz ortamı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışacağız.

Tekrar söylüyorum, hayattan kopmadan, hayatın içerisinde, çevremizi yakın akrabamızı ihmal etmeden, onların beklentilerine de cevap verecek şekilde olmalıdır. Bugün öyle insanlar var ki, kendisine hayrı yok, toplumu kurtarmaya soyunuyor. Evleniyor, çoluk çocuğunu ihmal ediyor, insanları kurtarmaya soyunuyor. Yanlış, bunlar hep yanlıştır. Peygamberler bu konuda bizim örneklerimizdir, üsve-i hasenelerimizdir, en güzel modellerimizdir. Onlar, önce kendilerini kurtaran insanlardır, sonra yakın akrabalarını, çoluk çocuklarını kurtaran insanlardır, sonra da o halkayı genişleterek tüm insanlığı kurtarma azim ve gayreti içerisinde olan insanlardır. Biz de onları kendimize model almalıyız, ilimden, hayattan, Allah’ın nimetlerinden, insanlardan kopmadan yaşamalıyız. Dikkat ederseniz Peygamber efendimiz vahiyden önce Hira Mağarasında uzlette, yalnızlıktaydı. Ama Allah’ın “Yaradan Rabbinin adıyla oku” ayetiyle, Allah’la insanlık arasında iletişim kurulduktan sonra Hira Mağarasından çıktı. İnsanların arasında kaldı. Bir hadis-i şerifle bitirmek istiyorum. Buyuruyor ki Efendimiz, “insanların arasına karışan, insanların sıkıntılarına katlanan Müslüman,  insanlardan uzak, ayrı olan ve onların sıkıntılarına katlanmayan, sabretmeyen Müslüman’dan çok daha hayırlıdır. Evet teşekkür ediyorum, başarılarınızın devamını diliyorum..
Yorum (2)Add Comment
...
Gonderen: Fatma Nur Harmanda GAZİ İLahiyat, 2008-03-20 19:28:26
Değerli hocam buyuk bır keyifle okudum röportajınızı ...
İlahiyat öğrencilerinin ufkunu açacak çok samımı bır roportaj olmuş...
teşekkurler sıze ve eilahiyat sivas ekıbıne ...
Yorumu yoneticiye rapor et
Eksi oy ver
Art 006f007900200076er
Oylar: +1
vardır bundada bir hikmet
Gonderen: melek kılınç, 2008-03-18 22:15:01
evet hocam Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vernez çok güzel işte bu sözü sizden 1993 yılında duydum
o zman orta 3 teydim
sizin gibi bir ilahiyatcı olmak istedim ama nasip hemşire oldum
hem kendime hem insanlara faydalı olmak için
şidi memnunum iyiki hemşireyim
iyiki sizin gibi bir hocadan ders almak nasip oldu teşekürler hocam
ALLAH ilminizi artırsınbizlerede faydalanmayı nasip etsin

Yorumu yoneticiye rapor et
Eksi oy ver
Art 006f007900200076er
Oylar: +0

Yorum Yaz
Alani Kucult | Alani Buyut

busy
Son Güncelleme ( Cumartesi, 15 Mart 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 

Son Yorumlar

E-ilahiyat Ankara'da...
s.a ilahiyetcı olmak çok güzel bir duygu gibi ...
İlahiyat Öğrencileri...
Degerlı kardesım zahmetın ve samımıyetın ıc...
Üveys El-Karanî
Çok iyi ve unutulmuş olan bir konuya değinmişs...
O na Vasıl Olabilmek...
Darwin'in 200. doğum yıldönümü olan 12 Şubat...
O na Vasıl Olabilmek...
tarih bir deverandan ibarettir.islam coğrafyasın...
O na Vasıl Olabilmek...
Galileo ve sonrasındaki bilimsel gelişmeler Kura...
Tesettürü Bekleyen T...
içinde bulunduğumuz şu dönemin en ciddi sorunl...
O na Vasıl Olabilmek...
>metodoloji sorunu; her bilim dalının kendine ha...
O na Vasıl Olabilmek...
Sayın falay; >bilimsel tavır ile istihza asla bi...
O na Vasıl Olabilmek...
'Din değil kilise dogması' dediğiniz ve Galile...

Forumdakiler

3 Ziyaretçi, 0 Üye
 
 

BİZ KİMİZ?

Bize Katılın

BİZE KATILIN

Bize Katılın

VİDEOLAR

videolar

Üyelerimiz

7705 Kayıtlı üye
0 Bugün
6 Bu hafta
809 Bu ay
Son üye: karanfil89