|
- Biliyor musun ben
doktor olmak istiyordum esasında.
- Ah ah ben de az
mı istedim hukuğu…
- Kısmet böyleymiş
na’palım...
Katsayı problemiyle şeref-yâb
olup da, gitmek istediği bölüm aslında ilahiyat olmayan birçoğumuzun, mecburi
rıza hallerinin ifadeleriydi/dir bu ve benzeri diyaloglar.
Çok az bir kısmımız isteyerek
gelmiştir bu fakülteye. Ekseriyetse başka şansı olmadığı için… Haksızlığa
uğramışlığın bir türlü içe sindirilemeyişi ve bunun dışa yansıması olan isyan
halet-i ruhiyesiyle geçer çoğunlukla birinci senemiz.
Bize yapılan bu haksızlığı her ortamda dile
getiririz. İfade-i diğer “Küçük Emrahçılık” oynarız bir müddet. Acı paylaştıkça
azalır ve etrafımızdakilerin artık bir mühendis bir doktor değil de bir
ilahiyatçı adayı olduğumuzu kabullenmelerinden sonra ilahiyat hayatımız
başlamış demektir.
“Amma abarttı” dediniz belki
de içinizden. Ama son dönem çoğumuz
yaşamışızdır, durumu iyi vurgulamak adına abartılı bir şekilde anlattığım bu
psikolojiyi.
İlahiyata gelince;
sonrasında, 2. sınıfta “o kadar da kötü olmadığının farkına vardığımız, 3.
sınıfta iyiki gelmişim deyip, 4 te biteceğine üzüleceğimiz bir süreçtir o.
İlahiyatçı dediğin…
İlahiyatçının ne olduğu
konusunda iki yaygın kanı vardır.
Birinci anlayış sizi fetva
makamı olarak algılayanlarınkidir. Tek amacı Rabbine halis bir kul olabilmek
olan sâfi niyet teyzemin “Evladım dirsekleri dört parmak yukardan yıkamayınca abdest
olmuyo diyolla, essah mı!?” sorusuna cevap verirken Yeni Eflatuncu sudur
nazariyesini bilmeniz size artı puan getirmez.
İkinci grupsa aldığınız onca
felsefe dersine binaen sapkın görüşlerinizin varlığı konusunda kesin bir
kanaate sahiptir. Söyledikleriniz ne kadar doğru olursa olsun şüphe
gözlüklerini takmışlardır bir kere.
Velhasılıkelam zordur
ilahiyatçı olmak ve kabul gören bir ilahiyatçı olmak için insanlarla
ilişkilerimizde ince ayar yapabilmek bunu yaparken de tutarlı olmayı
başarabilmek zorundayızdır.
Ve Ankara İlahiyatlı olmak…
“Kardeşim ilahiyat okumak
için Ankara’yı mı buldun” demezler mi adama.
Eğer Ankara İlahiyatlıysanız,
ikinci grubun sizin hakkınızdaki görüşleri yakînî bilgi derecesindedir. Beyan
ettiğiniz görüşün ardından size şüpheyle bakan gözlerden maada bir de:
“Seninki Ankara İlahiyattı
değil mi?” gibi “boşa yorma kendini” kabilinden bir karşılık
alma olasılığınız oldukça yüksektir.
“Kader böyleymiş” deyip cebrî
bir tutum sergilemek işinizi kolaylaştırabilir. Lakin bu, genelde ilahiyatçı,
özelde de Ankara İlahiyatlı olma raconuna ters düşeceğinden, kulun kendi
yaptıklarında sorumlu olduğunun bilinciyle, daha makul çözümler
getirmelisinizdir. (Burada makulün ‘akl’ kökünden geldiğini özellikle
hatırlatmak isterim.)
Bu bağlamda Ankara İlahiyatla
ilgili genel bir bildiri hazırlayarak insanlara derdinizi anlatmaya
çalışabilirsiniz belki:
- Ankara İlahiyatın amacı sapkın fikirli
ilahiyatçılar yetiştirmek değildir. Kişi kazandırılan sorgulayıcı yaklaşım
sonucu ne tür fikirlere sahip olacağına kendisi karar verir.
- Öğrencilere geleneksellik karşıtlığı empoze
edilmemekte, aksine geleneğin iyi anlaşılmasına çalışılmaktadır.
- Aklın ön planda tutulduğu doğrudur ama bu nakle
gereken değerin verilmediği anlamına gelmez.
…..şeklinde maddeler uzayıp
gider. Lakin ‘hâl’siz ‘kâl’ lâf u güzâftan öte gider mi…
Ankara İlahiyatın makus
talihini yenmesi görünen o ki hakkındaki bu ön kabullerin kırılabilmesiyle
ancak mümkün olacaktır. Bunun sağlanmasında bizzat mensuplarına, yeni
açılımlarla, kendilerini doğru bir şekilde ifade etme görevi kaçınılmaz olarak
düşmekle beraber, ön kabul sahiplerinin de, sıhhatli bir iletişim için, bu ön
yargılı tutumlarından sıyrılmaları elzemdir.
Sözlerime burada son
verirken, benim de bir zamanlar aslında genetik mühendisi olmak istediğimi
lakin şimdi bir ilahiyatçı adayı olmakla gurur duyduğumu belirtip, cümle
ilahiyat camiasına selam ederim ol-bâbda.
Peyman
ÜNÜGÜR
Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi
4.sınıf Öğrencisi
|