|
Gün, bizi Rabbin beytine
vasıl edecek yolculuğumuzun bidayet günü. 28 Saban 1428/10 Eylül 2007.Yer
İstanbul Yeşilköy Havalimanı. Rabbin beytini ve Resul’ünün ravzasını ziyaret
için başladığımız seferin ilk menzili burası.
Mikat sınırını ihramsız geçmemek için dünya libaslarımızdan
sıyrılıp ölmeden önce ölümün provasını yaparcasına iki parça ihram bezine
bürünmek üzere havaalanının mescidine yöneliyoruz. İhramlarını kuşanıp
mescidden avdet eden mübarek yolun yolcuları mütebessim bir çehre ile selam
vererek içimize ferahlık katıyorlar. Zulmet ve gafletin kara bulutlarını
üzerine serdiği havalimanı, bu mübarek yolcularla bir nebze de olsa rahmet
deryasından nasiplenerek üzerindeki kara bulutları dağıtıyor. İhramımı giymek
üzere kabine giriyorum. İçimi bir ürperti sarıyor ve titriyorum. İki parça bezi
üzerime geçirince öldükten sonraki haliminde aynı olacağını düşününce ölüm
düşüncesi kafama mıhlanıyor. Asıl meselenin Resul’ün de ifade buyurduğu gibi
ölmeden evvel dünya libaslarından sıyrılıp ölmek olduğu hakikatini gözümün
önüne getiriyorum. Evet, hakiki ölümü ölmeden evvel başarmak, dünya ve dünyanın
desiselerinden halas olmak… Kafamda bin bir düşünce cirit atıyor… Dünya bir
hayale dönüşürken ahiret bütün hakikati ile karşıma dikiliyor…
Uçağa binmemizin akabinde tehlil ve tekbir ile rabbe
niyazda bulunuyoruz. İçimizde ise “la lebbeyk” nidasına muhatap olma korkusu
mevcut. Sahabeden Uyeyne b. Süfyan naklediyor: ‘Ali b. Hasan ihrama girdi ve
telbiye getirmesi gerekirken sesi soluğu çıkmaz oldu ve rengi sarardı ve
titremeye başladı. Neden telbiye getirmediğini sordum. Allah Teâlâ ya LA
lebbeyk derse, dedi!’ Sahabenin hassasiyetine mütabaat ederek “lebbeyk”
niyazlarımızın indi ilahide makbul olması içinde dua ediyoruz. Müşkülsüz bir
şekilde uçağımız Cidde havalimanına iniyor. Uçaktan dışarı adımımızı atar atmaz
aşırı nemli sıcak bir hava yüzümüze çarpıyor. Bunu çile ve meşakkate hoş
geldiniz hitabının havaya sirayet etmiş hali diye düşünüyorum. Bir saate yakın
neden bekletildiğimizden habersiz oturmamızdan sonra üç kontrol noktasından da
selametle geçerek bizi bekleyen otobüsler ile Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola
çıkıyoruz. Yol kenarlarındaki tehlil ve tekbirleri terk etmememizle alakalı
levhalar bizi bunları tekrarlamaya sevk ediyor ve bu hal içerisinde Mekke-i
Mükerreme’ye vasıl oluyoruz.
Ve Mescid-i Haram’ın ilk ışıkları… Arzdan semaya yükselen
yoğun ziya, Rabbin beytinin etrafındaki meleklerin nurlarının yerden göğe aksedişi
adeta… Tavaftaki müminlerin duasına meleklerin âmin dediğini duyar gibiyiz,
nasıl âmin demesinler ki? Beytullah’ın örtüsüne sarılmış, aşkullahdan tevellüt
eden gözyaşları ile niyazda olan kulların dualarına nasıl âmin demesinler?
Metafta hacılar gözleri yaşlı bir şekilde rabbin beytini
Rabbi ziyaret edercesine ziyaret ediyorlar ve nefsin şehevî, hayvanî
arzularından Rıza-ı Barî’nin dergâhına hicret ederek fısk-u fücuru gayya kuyusuna
yuvarlıyorlar. Kâbe-i Muazzam’a nazar ederek tavafımız yaparken, arzın
merkezinin etrafını döndüğümüz hissiyatı sarıyor bedenimizi, çünkü âlemin kalbi
Beytullah’ta atıyor. Metafta mahşeri bir kalabalık ve bunaltıcı bir sıcak… Mahşer
meydanını düşünüyoruz, herkesin kendi derdine düşeceği o günü… Halimizi
ahvalimizi Rabbi Teâlâ’ya arz ederek mağfiret niyazlarımızı artırıyor ve arasatta
bizi gölgelendirmesini taleb ediyoruz. Zahirde müşahhas olan bedenimizle
Beytullah’ı tavaftayız ancak hakikatte rabbin zikri kalbimizi tavafta, Allah
lafzı celali kalbimizi şerha şerha yararak içine nüfuz ediyor ve ten kafesi sükûnette…
Hacılar Kâbe-i Muazzam’ın mübarek örtüsüne yapışmış af
dilemekte ve mübarek kapısına el sürüp niyazda bulunmaktalar. Hüccacın bu hareketi,
suçlu bir şahsın, affı için padişahın eteklerine sarılıp onu öpmesi ve
kapısının önünde ağlayıp sızlamasına benziyor. Hüccac en büyük padişah olan Kadir-i
Lem Yezel hazretlerine maşukun aşığa olan feryadı gibi feryat etmede…
Mes’adayız. Hacer anamızı düşünüyoruz. Sımsıcak bir çöl
ve küçük İsmail susuz, İsmail feryatta, İsmail yerde debeleniyor. Hacer anamız
çaresizlik içinde. Ipıssız çölün ortasında bir başına kalmış çare arıyor.
Biricik oğluna, ciğerparesine su yetiştirmesi lazım. Etrafta birilerini görürüm
umuduyla Safa tepesine koşuyor ama etrafta kimsecikler yok. Evladıma su
yetiştirecek bir Allah’ın kulu yok mu? Yok, kimse yok, feryadını bir kendi bir
de Allah duyuyor. Safa’dan Merve tepesine koşmaya başlıyor ve dudaklarında
Rabbe niyaz var. Ancak etrafta yine kimsecikler yok. Merve’den tekrar Safa’ya… Tam
yedi kez, tam yedi… Nihayet Merve’de takatsiz kalıyor. Rabbin “bana dua edin
icabet edeyim” ayeti tezahür ediyor ve Allah duasına icabet ediyor. Hacer
anamız şaşkın, Hacer anamız mütebessim, o da ne? İsmail’in dibinden bir su
fışkırmış ve İsmail su ile oynaşıyor. Hemen oraya seğirtiyor ve suyun akıp
gitmemesi için etrafını çevirmeye çalışıyor. Rabbinin duasına icabet etmesi onu
memnun ve mesrur kılıyor. Bu tefekkür içinde Safa’dan Merve’ye doğru sa’yımıza
başlıyoruz. Padişahtan af dilenmek için onun kapısını tekrar tekrar çalan suçlu
misali, Rabbin rahmetine mazhar olabilmek için, bu mazhariyete nail olup
olmadığımız bilemeden rahmet kapılarını çalıyoruz ve her seferinde de şunu
tefekkür ediyoruz… Kıyamet günü mizanda amellerimiz tartılıyor, terazinin bir
sevap tarafı ağır basıyor bir günah tarafı ve kalbimiz heyecan içinde bir o
yana bir bu yana gidip geliyor ve biz bu vakıadaki gibi sa’yda bir Safa’ya bir
Merve’ye gidip geliyoruz ve her seferinde mağfiret niyazlarımız tekrarlıyoruz.
Nihayetinde Merve’de bedenimiz Beytullah dönük bir surette ellerimiz semada ve
niyaz makamındayız…
Arkadaşlar anlattılar; her akşam iftar vaktinde adamın
biri Hacer’ul Esved’in karşısına geçip hüngür hüngür ağlıyor ve dua ediyor.
Ardından iftar vakti girdiği halde haremde bir şey yemeden çıkıp gidiyor. Merak
ediyorlar, yahu bu adamdai aşk nasıl bir aşk ki, her akşam aynı aşkla dua ederken
hüngür hüngür ağlıyor. Bir gün adamı takip ediyorlar ve hediyelik eşya dükkânı
olduğunu öğreniyorlar. Başka bir gün dükkâna gidiyorlar ve adama hal vakayı
anlatarak kendisini gözyaşına gark eden duanın ne olduğunu soruyorlar. Adam duasında
“Ya Rabbi, beni Resulüne Cennet’te komşu eyle” dediğini aktarıyor… Allahım bize
de öyle rikkatli kalp ve gözyaşları eşliğinde böyle dualar nasip eylesin, Resulü
Kibriya’ya Cennet’te komşu eylesin…
(devam
edecek…)
|