Taassup
zincirlerinin kırılması ve gerçeğe dönülebilmesi için, hukûkî
konularda ihtilaf edildiğinde delil getirilmesi zarûrî olarak gerekmektedir.
Bu
yolun izlenmesi esnasında fıkıh usûlünün yeterli görülmesi esnasında
görülecektir ki, usûl kaideleri, furû fıkıhtan çıkarıldığı
için furûun ihtilafları aynıyla usûlde de devam etmektedir. Çünkü
fıkıh usûlünün tedvîni, fıkhın tedvîninden iki asır sonra
gerçekleşmiştir. Bundan dolayı fıkhî meselelerde ihtilaf edenler,
fıkıh usûlüne boyun eğmemelidir.
Aynı
şekilde fıkıh usûlü, hukukun hikmetine ve gayesine tam olarak götürememektedir.
Çünkü usûl, belli kaideler çerçevesinde ahkâm çıkarmakla memurdur.
Usûl ilmi, umum-husus, mutlak-mukayyed, nass-zâhir, hakikat-mecaz
başlıkları ile yani tahsîs, takyîd, te’vîl, cem ve tercîh ile
sadece Şâri‘in muradı olduğuna inanılan vasıflardan (illetlerden)
hareketle kıyasa imkân tanımaktadır. Belki de bir manada usûl,
furûun teyididir. Ancak belirtilen bu konuların hukukun hikmeti ve
gayesini açıklamakla hiç ilgisi yoktur. O konuların tek amacı,
kıyas ile elde edilen ahkâmın illetlerini tespit etmektir.
Ayrıca
fıkıh usûlünün bazı meselelerinde kapalılık ve anlaşmazlık
söz konusudur. Bundan dolayı usûlde gayelerle ilgili açıklamalar
unutulmuş olmaktadır. Bu gaye ve hikmetlerin unutulmaması için mekâsıd
ilmine ihtiyaç vardır.
Bu
tespitlere İmâmu’l-Haremeyn’in “‘Usûlde katîler yoktur’
denirse buna usûlcüye düşen, kendisiyle amel etmenin vücûbu konusunda
katîleri ortaya çıkarmaktır. Fakat delilin ortaya koyduğu anlamın
açığa çıkması için ve delille bağlantı kurulması için katîleri
zikretmek gerekir, diye cevap veririz.” cümlesi ile itirazlarını
ele alacak olursak, usûl ilminde muhalefet edenleri bağlayabilecek
katî delilleri tedvîn etmek imkânsızdır. Sadece zaruriyât-ı hamse
konularında bu katiyet görülmektedir.
Nitekim
Muhammed Ali el-Mâzerî de bu meyanda İmâmu’l-Haremeyn’in
Burhân adlı eserini şerh ederken: “Bazı usûlcüler zannî
bir şekilde de olsa herhangi bir hükmü gösteren, delil olabilir,
görüşündedirler” diyerek zafiyeti ortaya koymaktadır.
Yine
Ahmed b. İdris el-Karâfî’nin bu konuda Mahsûl adlı esere
yazdığı şerhte yazdıklarında da bir hata sezilmektedir. Karâfî:
“İbnu’l-Enbârî’den naklen, Usul meseleleri katîdir. Zan yeterli
olmaz. Usûl meselelerinin kaynağı katîdir. Bu iyice araştırılmazsa,
sadece zan elde edilir.” Bu cümlelerdeki hata şudur: Burada fakîhlerin
ya da usûlcülerin zihnindeki katî bilgiden değil usûl ilminin meselelerinin
katîliğinden bahsedilmelidir.
Bu
alanda İbrahim eş-Şâtıbî, Muvâfakât’ında fıkıh usûlünün
katîliğini ispata gayret etmiş; ancak önemli bir açıklama getirememiştir.
Usûlcülerin
delilleri katî olanlarla kayıtlama çabalarındaki ihtilafın ana
nedeni, katîliği ispat için yola çıkılmasına rağmen sonuçta
elde edilen usûl konularında katî olan konuların çok nâdir olarak
ortaya çıkmış olmasıdır.
Fıkıh
meselelerindeki ihtilafın ortadan kaldırılabilmesi için lazım olan
katî usûllerin elde edilebilmesi, sınırlı sayıda fıkıh usûlü
konularına bağlı kalınması, bunların tedvîn ile mezcedilip; düşünce
ve tenkit gözüyle irdelenmesi, gereksizliklerden temizlenmesi, saf
olan ilim (mekâsıdu’ş-şerî‘a) tespit edildikten sonra usûlün
zannîliği üzere bırakılması, gayeye ulaştıracak meselelere itibar
edilmesi ve makâsıdın ana hareket noktası olarak belirlenmesi ile
olur. Fıkıh usûlü katîlerle ilgilendiği oranda makâsıdın alanına
girecektir.
Makâsıd,
yararların sağlanması suretiyle maslahatın gerçekleştirilmesi
ve zararın giderilmesi ile mefsedetin giderilmesi olunca makâsıd
ile mesâlih arasındaki ilişki ortaya çıkmaktadır. Hatta Makâsıd,
mesâlihi kapsamaktadır. Bu manada makâsıdı bilme gerekliliğini
anlayan ve vurgulayan İmam Mâlik (v. 179/795) dikkatleri çekmektedir.
Ancak herhangi bir isimlendirmeye rastlanmamaktadır. Bu alanda ilk
isimlendirmelerin Cüveynî (v. 478/1085) zamanında yapıldığı görülmektedir.
Cüveynî’den sonra derli toplu ilk belirlemeleri Gazâlî (v. 505/1111)
yapmıştır. Uç noktada da olsa makâsıd ile ilgili ilk tanımlamayı
Necmeddin et-Tûfî (v. 716/1316)’nin yaptığı görülmektedir.
Şâfiî fıkıh âlimi İzzüddin b. Abdisselâm (v. 613/1216) ve Mâlikî
fıkıh âlimi İdris el-Karâfî (v. 684/1285) de makâsıdın tedvîni
ile meşgul olmuşlardır. Ancak tedvîni gerçekleştiren Mâlikî
fıkıh âlimi İbrahim eş-Şâtibî (v. 790/1388) olmuştur. Ancak
Muvâfakât’ında açtığı makâsıd başlığında derli toplu
bilgiler verememiştir. Makâsıd ilmini daha açıklayıcı olarak
anlatan ve hukukun gayelerine yarayacak örneklerle zenginleştiren
Muhammed Tâhir b. Aşûr (v. 1973) olmuştur. Ali Himmet Berkî (v.
1976)’nin de makâsıda yönelik örneklendirmeleri ve tanımlamaları
vardır.
Makâsıdın
temellendirilmesinin ardından dikkat edilmesi gereken, neticeye varılırken
ne şekilperestliğe ne de lafızdan tamamen uzaklaşmaya gidilmemelidir.
Dengeli bir düzen takip edilerek Şâri‘in muradı hedeflenebilmelidir.
Muhammed Yusuf YAŞAR
Niğde-Çiftlik İlçe Müftüsü
Marmara-1998
|