|
Yazan Eylül Sümübül
|
|
Perşembe, 09 Ağustos 2007 |
Birkaç
gündür Suriye gezisiyle kuşatılmış durumdayım.Her şey o kadar
ani oldu ki. Son anda alabildiğim iznin şaşkınlığını atamadan
dört günde tüm işlemleri bitirme kabusuyla baş başa idim. Arkadaşlarım
bir hafta önceden işlemleri tamamlamış ve ailelerini görmeye gitmişlerdi.
Dolayısıyla tüm bunları yalnız halletmem gerekiyordu. Yaşam
buydu belki de: ümit ve korku. Ümitlere tutunup riske girmek ya da
korkulara sığını ölmek.
Sonunda bitti Belki de kurtuldum dememem gerekir. Heyecanı bile güzeldi.
Şimdi yoldayım. Otobüsteki benlik yitimini yaşadığım o
ana dönerken o panik halim geride ve ikilemlerin kıyısındayım,
titreyişin ve unutuşun, akarken kalbim unutuşa. Bu kadar ani hislerimiz,
bu kadar çabuk değişebiliyor. Aynı anda, milyonlarca insanın
ruhundan neler geçmiyor ki. Benim farklı anlarda yaşadıklarım,
belki çok daha fazlası bu anın içinde. Şimdi geride kalan çocuk
örneğin; aldığı iznin coşkusuyla uçarken ruhu eşlik ediyor kuşlara,
belki de kaybolmuş, birinin gelip onu bulmasını bekliyor, çocukların
o ufacık şeylerde bile düştükleri korkuyla. Başka biri ekmek teknem
dediği boya kutusunu düşürmüş; kırık cam şişelerden akan boya
gibi karanlık akıyor göz yaşları. Yaşam boya kutusunda o an ve
onunla kırılıyor sanki. Hayatın gerçekleri denilen, nedense dimağa
hep acı bir tat bırakan tamlamayı ilk defa duyuyor belki de. Gerçeklerin
neden acı olduğunu anlamıyor, gerçeğin ne demek olduğunuysa hiç!
Bir
başkası bakışlarının kilitlendiği gözleri düşünüyor; ayakları
yerden kesilmiş, bulutlarda. Başak bucunu simgelen hayalci kız o
belki de. Belki de ülkesi işgal altında, ayaklarının altındaki
toprak sarsılmış yine. Bombanın gürültüsüyle kapanan gözleri
donmuş, buz gibi bakıyor şimdi, etrafındaki kopmuş kollara, başlara.
Anlamıyor nasıl hayatta kalabildiğini. Anlamadığı mucizesiyle
ısıtıyor içini. Aynı anda suçluluk sarıyor benliğini, aynı
yazgıyı paylaşamamanın sızısı siniyor üzerine. Hediye özgürlüklerin
kutusunu açmış istemeden. Başına dayatılan silahla hediyesine
bakıyor, üzerinde demokrasi yazıyor. O an İstanbul’u işgale gelen
Fransız demokrasi gemisi geçiyor gözlerinden dili orwell olmasa da.
Bir andı işte; aşkı nefreti korkusu
her şeyiyle bir an… Bin yıl önce de her şey bin yıl sonra da.
Tıpkı bir an gibi bir yaşam da başını yasladığı omuzdaki huzuru,
sevginin ışıltısının sindiği gözleri, hayal kırıklığını,
ümitlerin tükendiği bir anda mucizeyi, karlı bir gecede şalına
sarınmış, çayını yudumlarken kristallere eşlik eden yolculuğunu
sarmalıyordu kendince. Böyleyken her çağın insanı neden kendini
talihsiz kıyamet nesli olarak tanımlıyordu. Elindekiyle yetinemeyişin
bir yansıması mıydı bu ya da fark edemeyişin, mutluluğu hep yaşamın
dışında arayışın. Belki de kolay olandı, kuşatanlara teslim
olmaktı, her kabulleniş gibi kaçmaktı. Belki de…
|
|
Son Güncelleme ( Cumartesi, 23 Şubat 2008 )
|