İki
güne yakın uzun bir yolculuktan sonra Şam’dayım. Dehşetengiz
bir yorgunluk ancak gözlerinizin önünde uzanan Şam ise geriye hayret
kalıyor sadece. Şehrin değişik bir dokusu var. Hem eski, hem tarihi,
hem özgün, hem de gündelik yaşamla adeta bir müze görünümdeki
kent birbiri içinde erimiş. Tarih müzelerde değil burada. Yaşamın
içinde, geçmiş eşlik ediyor bu güne, insanların tebessümlerine,
telaşlarına.
Binalardaki doku, sokaklardaki doku, yüzlerce sahabenin
ruhu, Bilal-i Habeşi’nin ruhu, Ebu Hureyre’nin ruhu… Belki de
bu yüzden eleştirel düşünce uyanamıyor bu topraklarda. Eleştirmek
dışına çıkmaktır aynı zamanda kopmaktır yabancılaşmaktır
yaşama. Oysa burada insanlar hayata yön vermiyor, ram olmuş.
Doğunun mistikliği... Yaşamını sistemleştiremeyişi tam da bu
yüzden kendini yaşama bırakması, isyandan çok kabullenmesi, elindekini
mucizevi bir şekilde coşkunlaştırması…
Şam
sokaklarında yürürken bu yok oluşa eşlik ediyor insan istemese
de. Işıl ışıl gözleri, huzur dolu, isteyecek bir şeyleri kalmamış
gibi. Tanıdığınız birinin gözlerindeki güvenle ısınıyor
sanki içiniz. Farklı bir yerde yaşamanın büyüsüne kapılıyorsunuz
yabancılığı hissetmeden. Bambaşka bir yerde evindeymiş gibi bu
kadar rahat yaşamak, karşılaştığınız herkesin sizin için bir
şeyler yapma heyecanına tanık olmak. Bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum
muhteşem bir şey, yaşanılası.
Bu
sadece misafirperverlik mi yoksa bizimle olan yıllara özlem mi? Bir
anda kopan onca şeyin özlemi. Bu kadar yakınken nasıl bu kadar uzak
kalabildik. Birlikte ama yalnız: iki yabancı. Bu topraklarda neler
konuşuldu yıllardır ve neler konuşulmakta? Hangi düşünce hükmediyor
kendisi olamayan zihinlere. İngiltere’yi tanıdığımız kadar tanımıyoruz
birbirimizi. Türkiye olmayan bir Türkiye tasavvurları var özellikle
geçmiş için. Aynı şey bizim içinde geçerli değil mi? Bildiğimiz
Şam değil, ama ne olduğunu da çözümleyebilmiş değiliz. Sadece
artık buraya bakanların gözlerinden değil, kendi gözlerimizle görmek
istiyoruz tanımak istiyoruz her ne kadar kapalı bir kutu olarak kalmak
istese de.
Tabi
bir medreseden nasıl açabiliriz bu kapalı kutuyu bilmiyorum. Vaktimizin
bir çoğu medresede geçiyor ve burası tam bir medrese. O kendi kendini
tüketen mantık hala capcanlı burada, bilgisi de yaşamı da
kalıplardan ibaret. Yılların emeği ilim bir adım ileri götürülemiyor
bu yüzden. Buradaki derslerimiz daha çok Hadisle ilgili ve hadis şerhleri
aynı ifadenin farklı söyleniş şekilleri sadece, tutuk, kopuk kendi
bağlamında sadece, insanı farklı yönleriyle birlikte onları aşarak
büyütmüyor, sanki tek yönlü bir canlı tek bir yolda ilerleyecek
ve ulaşacak birliğe. Oysa birliğe ulaşmanın bizatihi kendisi farklılığı,
çatışmayı barındırmıyor mu? Neden amaç ilerleme değil de vahdaniyet,
kelime açıklamasını da kapsamıyor mu?.. Mistikliğin çıkmazı…
|