• Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
Ei Panel
ANASAYFA arrow ARŞİV arrow Tüm Kategori arrow Röportajlar arrow Doç Dr. Hülya KÜÇÜK ile söyleşi
Doç Dr. Hülya KÜÇÜK ile söyleşi PDF Yazdır E-Posta
Yazan TUBA KORKMAZ   
Pazar, 08 Temmuz 2007

 hulya_kucuk.jpgDoç Dr. Hülya Küçük 

 *Hocam, röportaja başlarken ilk sorum niçin ilahiyat olacak? İlahiyat fakültesini seçmenizdeki sebepler; ya da sizi buraya yönlendiren unsurlar nelerdir öğrenebilir miyiz? 

 — Aslını isterseniz gönlümde dini öğrenmek için bir özlem veya hasret hep vardı. Çünkü çok okuyan bir babaanneye sahiptim. Özellikle Osmanlıca, Arapça kitaplarının evimizde babaannem tarafından okunduğu günleri hatırlıyorum.

    Dini derinlemesine öğrenmek benim için çok  önemliydi; ama fen ilimlerine olan ilgim bundan daha ağır basıyordu, zira bu ilimlere yeteneğim olduğunu da biliyordum. Ama yine de İlahiyat Fakültesine istemeyerek geldim ve istemeyerek okudum diyemem. Çok nadir karşılaşılacak bir olay yaşadım; üniversite sınavına girdikten sonra tercih hatası yaptım. Aslında tıp fakültesini çok istiyordum ve puanımda yetiyordu. Nasıl olduysa ilahiyat fakültesini tutmuştu. O andan itibaren kafama koymuştum ve ikinci sene tekrar hazırlanıp, tekrar sınava girecektim. O sene ilahiyata sadece boş boş oturmamak için gidip geldim. Sınavları bile hiç önemsemedim. 2. sene tekrar sınava girdiğimde ziraat fakültesini kazandım. İlahiyat fakültesinden kaydımı tamamen sildirmek için sadece iki imzam kalmıştı. Ta ki kendisinin fikirlerine çok önem verdiğim ve bana akademik çalışmalarımda da çok yardımı olan eniştem bana şu soruyu yöneltene kadar; ziraat ilahiyattan daha mı değerli sence, bilgi olarak hangisi daha gerekli? İşte bu sorudan sonra kesin kararımı verdim ve ilahiyattan kaydımı sildirmedim. Fen bilimlerine olan ilgim hiç bitmedi ama eğer bu yolu seçmişsem bu yolda en iyisi olmalıydım. Açıkçası hiçbir zaman kendime ait olmadığım bir yerde hissetmedim. İlahiyat çok geniş bir alan her ilmi, bilgiyi hatta hayatı kapsıyor. Ve gerçekten hiçbir zaman bir şeylerin özlemini çekmedim burada. İyi ki o yanlışlığı yapmışım diyorum. Hem ferdi hem global anlamda iyi ki her şeyi kucaklayan dünyayı değiştirebilen bir olayın fenomenin bilgisine sahip olabiliyorum diyorum. Zira dünyayı yöneten dindir, insanı yöneten de dindir. Psikolojik bazdada insanın dine çok ihtiyacı vardır. “Yine de bazen acaba doktor olsam nasıl olurdum diye düşünmüyor değilim.” 

 *Bu açıklamalardan sonra ilahiyat günlerinize ve sonrasında neler yaptığınıza dair küçük bir pencere açalım istiyoruz… Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde doçentlik unvanına sahip olana kadar ne şekilde ilerlediniz? 

 —1983 yılı Erzurum İslami İlimler Fakültesi mezunuyum. “İslami İlimler Fakültesi” olmasını özellikle belirtiyorum, çünkü derslerin değeri ve hocaların kalitesi daha bir anlam kazanıyor. Derslerimiz çok daha yüklü ve kapsamlıydı. Sonradan ilahiyatların günümüz tabiriyle “lightlaştığını” bugün ise daha light bir görünüm kazandığını söyleyebilirim. Mezun olunca 2 yıl diyanet teşkilatında Kuran Kursu öğreticiliği yaptıktan sonra yurtdışında ilk kadın vaiz olarak Hollanda da göreve başladım. Diyanet görevimi yaparken bir yandan da akademik ilmi çalışmalar yapmak istiyordum. Oralara gidipte ilmin havasını koklamadan gelemem dedim ve Leiden Üniversitesinde dil öğrenmeye başladım gittiğimde orada ‘ismoloji’ olarak bir bölüm açılmıştı ve beni öğrenci olarak kabul etmeye hazırdılar. Zaten Türkiye’deki ilahiyat diplomam orada doktoraya başlamaya yetmiyordu. Oradaki ilahiyatı 2. sınıftan itibaren yeniden okumam gerekiyordu ve öyle yaptım. Oradan mezun olunca doktora yapma imkânım oldu. İnsan hayalleriyle vardır onun için şunu da belirtmek istiyorum: doktoramı yaparken hep Hollanda da çok ünlü ilim adamlarının eserlerinin yayınladığı Brill matbaasından bir gün kitabımın yayınlanacağını hayal ederdim. O matbaada eserleri basılan insanların ne kadar mutlu olduklarını ve buna erişebilmek için neler yaptıklarına şahit olurdum. Ve doktora tezim bitince doktoram oradan yayımlandı. The Roles of the Bektashis in Turkey’s National Struagle isimli bir eserdi; ama genelde tüm tarikatlardan bahseden –yurtdışında da konuyla ilgili Türkiye’de de eski bilgileri yıkan-arşivleri kurcalayan- yerine yenileri ikame eden bir kitap. Bu eser hakkında gerçekten güzel eleştiriler hala yayınlanıyor yurtdışında belki en büyük başarım… Doktora tezimi hazırlarken orada devamlı kalmam şart değildi ve Türkiye’ye dönmüştüm. Diyanetten ayrılıp S.Ü. deki öğretim görevliliği görevime başlamıştım. Buradaki ilk bayan hoca olarak… Dr olduktan sonra, Yard. Doçentliğe atandı. 3 yıl sonrada doçentliğe başvurdum ve şu an bildiğiniz gibi doçentim. Tasavvuf anabilim dalındaki tek ve ilk bayan doçent olarak… 

 *Belki de belirtmemiz gereken bir husus daha var ki; hocam o da şu: ilahiyat fakültesine gelen birçok öğrenciden farklı olarak sizin imam hatip lisesi mezunu değil de normal lise mezunu olduğunuz… Bu açıdan ilahiyatta bir sorun veya sıkıntı yaşadınız mı? 

   
  • Evet; dediğiniz gibi özellikle ilk sene normal bir lise mezunu olmamın sıkıntılarını yaşadım. Bir kere Arapçadan çok geriydim. Diğer arkadaşlarımın temeli varken ben sıfırdan başladım. Ama hiçbir zaman ‘yapamayacağım, olmayacak’ psikolojisine kapılmadım. Arayı kapatmak için boş durmadan çalıştım. Geride kalmama düşüncesi ruhumda var herhalde. Diğer bir zorluk çektiğim konuda ‘kız’ lisesinden gelmiş olmamdı. Ben kadın erkek farkını ilk defa ilahiyatta yaşadım. Bize ilahiyatta öğrenci değilde sanki kadın olarak davranılıyormuş hissine kapıldım. Ve bu durum beni çok rahatsız ediyordu.
 

* Hocam; tam yeri gelmişken bu konuya değinmeden geçmeyelim isterseniz! Geçmişte ilahiyatlarda bariz bir şekilde kız-erkek oranlarında dengesizliğin olduğunu erkek sayısının kızlara oranla daha çok olduğunu duyuyoruz. Bugün ise bu durum tam tersi oranda. Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

—1. sınıftan sonra üst döneme geçebilen tek bayan bendim zaten. Dolayısıyla fakülte hayatım boyunca sınıfta tek kız olarak okudum diyebilirim. Düşünün bir kere kız lisesinden mezun olan bir öğrenci için ne zor bir durum. Mezun oluncaya kadar bunun zorluğunu yaşadım ama ben, ben olarak kaldım. Çoğu arkadaş için yoklamada ‘ben buradayım’ demek günahtı, çay içmeye gitmek, fazla ortada gezmek iyi karşılanmazdı. Hatta hiç unutmuyorum bir gün bahçede aramızda kar oynamıştık da büyük ablalar bizi bir güzel azarlamıştı. Bazen hocalara soracağımız soruları sırf bu yüzden çekinerek odasına gider sorardık. Hatta bazen öğrenciler arasındaki kitap alışverişi bile çok farklı dedikodulara sebep olurdu. Belki bu konuda kesin sınırlar çizmek daha kötü olaylara sebep oluyor kanaatindeyim ki bunun örnekleri de mevcut. 

 *Biraz da dönemimizdeki ilahiyat öğrenci ve hocaları arasındaki yakınlıktan bahsedelim. Hocalarla ilişkiniz nasıl bir yapıya sahipti? 

 — O konuda hiçbir zaman hocalarımın hakkını yiyemem. Belki çok aşırı tutucu hocalarımız mevcuttu ama öğrenciler arasında bir ayrım yapılmazdı. Zaten öğretmenin böyle bir hakkı da yoktur. Klasik tabirle hocalarımız öğrenciyi bir cevher olarak görüyor ve bir ilim adamı olarak değer veriyorlardı. Neyi, nerede, nasıl okumamız gerektiği konusunda sürekli tavsiyelerde bulunurlardı. Bir hocamız vardı hiç unutmam “falan kitapları mutlaka okumalısınız gerekirse ceketinizi satıp yine alacaksınız” derdi. Belki her hoca dersi ilgi çekici anlatmıyordu ama hocalarımız eve gidin kitaptan okuyun gelim demiyordu. Bizi anlamaya ve öğrenmeye teşvik ediyorlardı. Bazı hocalarımızın odalarında özel okumalar yapardık. Seminerler hazırlar, dil çalışmaları yapar, gazetelerde makaleler yazar, yarışmalara katılırdık. Gayeleri gerçekten bilgili adam yetiştirmekti. Amaç sadece bu değil, İslam edebiyle yetişmiş bir nesli yaşatabilmekti. Oturuşumuzu, kalkışımıza, terbiyemize olumlu etkileri olmuştur. O zamanlar bu uyarılara belki sinir oluyordum ama bugün anlıyorum ki ilahiyatçı olmak sadece ilahiyat bilgisine sahip olmak değildir. Eğer öyle olsaydı oryantalistler en iyi ilahiyatçı olurdu. 

   * Son zamanlarda gündemde olan bir diğer konuda toplumda çizilen ilahiyatçı portresi; toplumdan kopuk, odasına kapanmış, kitaplara gömülen bir ilahiyatçı izlenimi hâkim. Bu bakış açısı ne kadar doğrudur? Böyle ise de nasıl değiştirilebilir? 

   —Günümüzde akademisyen olmak, sosyolojik anlamda önplana çıkmış birçok arkadaşta dalını iyi bilen ya da hâkimiyeti olan birisi sanki o dalda yetişebilecek en iyi hoca, ya da ilahiyatçı tipi gibi sergilenmeye çalışılıyor. Bu yanlış bir yargı ve bundan kurtulmamız gerekiyor. Bu işi ne için yapıyoruz? İlim, ilim için mi; ilim hayat için mi tartışması gibi… Dünyayı yöneten bir dinin bilgisine sahip olma ve toplumu yönlendirme şansınız varken neden kitaplara hapsediyoruz. Veya niye yazılmış konular için defalarca yazılıyor çalışılmamış ya da açıklanmayan o kadar konu var ki; yapmamız gereken toplumun neye ihtiyacı olduğunu akademik alanda da tespit edip, o konuda konuşmak ve yazmak, ‘imamsan namaz kıldır, bitti’ olmaz. Nurettin Topçu gibi düşünmek lazım. Avrupa’da birçok âlimi tanımış bir çok ilmi alanda kendini geliştirmiş ama en sonunda şunu düşünmüş; “ acaba şu küçük caminin imamı olabilir miyim? Kendimden biliyorum, imam her kürsüye çıktığında acaba bugün kafamdan geçen sorulara cevap verebilecek mi? Diyorum; ama hiçbir gün benim sorularım cevap bulmadı ve ima öylece kürsüden indi, ne kendine ne de başkasına faydası oluyordu” işte onun hayali kendisi gibi olan birçok insanın sorusuna cevap verebileceği bir pozisyondu. O kadar felsefi bilgi, o kadar yoğun çalışmaların insanı getirdiği noktaya bakın. İnsan ömrünün sonuna doğru daha iyi sorguluyor kendini. “Ömrüm geçti, ama ben ne yaptım” gibi. İhsan Süreyya sırma hocamda “çocuklar tüm hayatınız bir kâğıt parçasının uğruna geçiyor. Lise diploması, üniversite diploması, doktor, doçent, profesör unvanları derken bakmışsınız ömür tükenmiş. İşte bu noktada kendinize verecek cevaplarınız olmalı!” “Bunlar gayesiz değil” çok ilginçtir. Sultan Veled maarifinde anlatıyor; buhara da ilim tahsil eden talebelerin bulunduğu yerin önünden cenaze –geçirilmezmiş- öğrenciler ölümü hatırlayıp ta şevkleri kırılmasın diye. Ölümü düşünmek şevki azaltır çünkü. Ama neyi niçin yaptığımızı bilerek şu yaptığım şu işe yaradı, vaktimi boşa geçirmedim diyebilmek lazım. Her şey burada çözülüyor. 

   * Başta da bahsetmiş olduğumuz ilahiyat programlarının değişmesi ve derslerin –olanların- hafifletilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz? 

   —Aslında programın hafiflemesi bir bahana değil. İnsanın kendisini geliştirmesi ve o yoğunluğu yakalaması mümkün. Hatta daha fazla imkanı var. Bugün kütüphanelerde açık raf sistemi var daha da önemlisi internet gibi bir imkan var. Araştırmalar, seminerler hazırlamak, okumalar yapmak için ortam müsait. Önemli olan boş vakitlerini nasıl değerlendireceğini bilmek. Bazen öyle korkunç manzaralarla karşılaşıyorum ki; öğrenci ayet-hadis ayrımı bile yapamıyor. Öncelikle ana kaynaklarımız olan Kuran ve Hadis’i anlamalıyız. Bunu illa ki hocalarla yapmak zorunda değilsiniz veya okulda yapmak zorunda da değilsiniz. Fırsat bulduğunuz her anda her yerde ilim tahsil edebilirsiniz. Mesele şu; bir şeyi sevmeyi öğretemezsin, …aşığı değilsen ilmin boş…! Bilgi aşkı için kendini kitaba hapsetmiş olan kimse için ne program ne dersler sorun olmaz. Belki de istediği yerde olamamak bu küskünlüğü getirdi. O küskünlükte aşkı alıp götürdü… 
 

 * İlahiyat fakültesinde okuduğunuz dönemde ya da bu güne kadar geldiğiniz ilahiyat hayatında ilminize gönlünüze iz bırakmış, ışık tutmuş veya görüşlerine özellikle saygı duyduğunuz ilahiyatçı hocalarımızdan birkaç isim verebilir misiniz? 

   — İlk aklıma gelenler arasında İbrahim Canan hocam var. Seminerimi ve tezimi de ondan aldım, yetişmemde de çok etkisi vardır. İhsan Süreyya Sırma hocamın da çok emeği vardır. Muhammed Hamidullah; Tayyip Okiç’i, onların ilmi çalışma metotlarını, oryantalistlerin çalışmalarını bize anlatır, ilmi gayretlerimizi kamçılamayı çok iyi bilirdi. Dersleri hala aklımdadır. Hocalarımız bize hep oryantalistlerin çalışmalarının yoğunluğundan bahsetmiştir. Durmak bilmeden, gece gündüz çalışan azimli insanlar, hadisler, konkordanslar, kitaplarla boğuşan bir grup. Neden bizde onlar gibi olamıyoruz? Ezmen ve uğraşman gereken bir şey olacak. Oryantalistlerin amacı: oryantalizmi tanıtmak, bunu yaparken İslamiyet’i tanıyıp, eleştirmek. Peki, biz niye bunu yapamıyoruz? Onların kültürlerini didik didik edip önlerine seremiyoruz? Bazen de şöyle de düşünmüyor değilim; onların ki zaten batmış neden bir de batırmak için ben uğraşayım. Ben İslam’ı daha iyi anlamaya çalışmalıyım öyleyse. 
 

   * Bayan hocalarımızdan olmanız hasebiyle biraz çizginin dışına çıkıp şunu da sormak istiyoruz hocam; bahsettiğimiz üzere akademik kariyer yapma yolunda bayanların pek çok sıkıntıyla karşılaştığını görüyoruz. Bayan ilahiyatçılara bu yolda ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? 
 

   — Evet akademisyen olmak demek geceni gündüzünü ona bahşetmek demektir. Erkekler bunu yaptığı için daha kolay oluyor anlamında söylemiyorum bunu. En güzel akademisyenlik sizin alt yapınızın hazır olması halinde ortaya çıkar. Yoksa okuma ortamının olması, maddi-manevi olanakların yeterli olması, ev içinde bir takım kolaylıkların sağlanması elbette bu konuda yardımcı bir unsurdur. Ancak çok rahat ortamlarda ortaya değerli bir iş çıkmaz. İnsan kendini müstağni gördüğünde nasıl azıyorsa o derece gevşiyor. Erkeklerinde elbette sıkıntı çektikleri hususlar var. Ancak bayanlar içinde sorumluluğun evdeki kısmını paylaşmak, işte bu bitmeyen kısım. Ben öğrencilerime çektiğim sıkıntıları anlattığımda “hocam; bunlar çok güzel, eğer bu sıkıntıları yaşamasaydınız, siz şimdiki siz olmazdınız” diyorlar. Midyeden inci ne zaman çıkıyor bir düşünün, işin felsefesi gibi gelebilir ama gerçek bu. Fazla hırs yapmadığınız da –ancak azmettiğinizde- kendinizi hırpalamadığınızda kadın olmadın dezavantajlarını değil, avantajlarını bile görüyorsunuz. Allah-u Teala da bir şekilde kolaylığını sunuyor; çünkü siz daha zor olanı yapma çabasındasınız. 

   *Son olarak hocam; sizin dalınız olan tasavvuf ile ilgili bir soruyla bitirelim. Bugün birçok kesimden tasavvufa karşı sesler yükseliyor ve beklide tasavvuf anlaşılmadan eleştiriliyor ve bastırılıyor. Bu eleştirilere nasıl bir bakış açısıyla bakmalıyız ya da siz bunu nasıl yorumlarsınız? 

   — İnsanlar çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da bilmeden konuşuyorlar. İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Bakın bir gerçek İslam var bir de karikatür İslam var. İşte tasavvufta böyledir. Bir tasavvuf vardır, bir de sufilerin yaşadığı tasavvuf vardır. Mesela; bugün sufiler kendi büyüklerinden bahsederken şeyh-efendi-mevla gibi tabirleri kullanırlar. Hâlbuki asıl tasavvuf klasiklerine baktığımızda bu tabirlere rastlamıyoruz, sadece Rahimehullah diyorlar; o insana peygamber vasfı kazandırma düşüncesi yok sıradan bir insan gibi görülüyor. Tasavvufun aslı budur diye anlattığımızda aşırı savunmacı olarak eleştiriliyoruz. Bugün tasavvufa karşı yapılan eleştiriler tasavvufun aslı imiş gibi gösterilen ve tek kişiye yöneltilmesi gereken ama tasavvufun tamamına mal olan eleştirilerdir, bu yanlıştır. Allah’a giden yollar insanların nefesleri ve nefisleri sayısıncadır. Öyleyse tasavvufun aslı nedir? Önce bunu bilmek lazım. Bu noktada bu türden eleştirilerin sadece tasavvufa karşı değil de tüm İslami ilimlere karşı yapıla geldiğini görüyoruz. Amaç olanı değil de olması gerekeni bilip anlamaktır. Olanı araştırmak sosyal bilimlerin alanıdır. Nazariyattan kaynaklana hatalar toplumun tasavvufu yanlış anlamasına sebep oluyor… 

   *Bize vakit ayırdığınız ve sorularıma verdiğiniz aydınlatıcı cevaplar için çok teşekkür ediyorum. 

      24.03.2007

      TUBA KORKMAZ (3B İ.D.Ö.P.)

Yorum (2)Add Comment
...
Gonderen: Belemir, 2007-07-31 12:06:37
Hocam, Selçuk ilahiyat'ın bayan öğencileri olarak sizinle gurur duyuyoruz.Sizi fakültede görmek bize her konuda güç veriyor.Allah sizi başımızdan eksik etmesin.....
Yorumu yoneticiye rapor et
Eksi oy ver
Art 006f007900200076er
Oylar: +0
...
Gonderen: zambak, 2007-07-16 13:45:33
çok güzel bir röportaj olmuş.röportajın yapıldığı sırada orada olduğum için daha da fazlasını bildiğimden düzenlemenin de gayet güzel iyi yapıldığını söyleyebilirim.Tuba hocama teşekkürler.bu arada selçuk ilahiyatta iki tane tuba korkmaz olduğunu ve bu röportajı yapanın denizlili tuba olduğunu da belirtmek isterim.36 tubaya tekrar teşekkürler. Hülya hocamızın ilahiyat ve akemik kariyer adına söyledikleri gerçektende faydalanılacak kadar değerli bilgiler.kendisinin azmi ve başarısı ise biz günümüz ilahiyatçılarına iyi bir örnek olur inş.kendisine bu yöndeki teşvikleri için de teşekkür ederiz...
Yorumu yoneticiye rapor et
Eksi oy ver
Art 006f007900200076er
Oylar: +0

Yorum Yaz
Alani Kucult | Alani Buyut

busy
Son Güncelleme ( Çarşamba, 08 Ağustos 2007 )
 
< Önceki   Sonraki >
 

Son Yorumlar

Sınav Soruları
BAN SGÜL İLAHİYAT AÇIK ÖGRETİM OKUYORUM VAR ...
E-İlahiyat Hitit İla...
Güzel Bİr Haber... İstanbul İlahiyat'ın Marm...
İHAM Konferansları: ...
İham Seminlerini http://eilahiyat.com/forum/inde...
Hicri Yılbaşınız Müb...
İmdi, bu takvimlerin Miladi takvime göre çok ku...
Hicri Yılbaşınız Müb...
Bir milletin takvimi onun tarihi demektir. Takvim ...
İsyancı Arap Ordusun...
Kitap Tanıtımları Son Zamanlarda Eilahiyat'ın ...
İnkılaptan İnkıraza
Dilimize, benliğimize ve de şuurumuza dil üze...
NOEL, HUZUR VE ÖZGÜR...
ve yine takvimleri yenileme vakti gelir... yine k...
İlahiyat Fakültesi K...
Eilahiyat basının takibinde olması gereken bir ...
Sınav Soruları
bende cd si var yardımcı olurum..sadece ikinci s...

Forumdakiler

12 Ziyaretçi, 17 Üye
betl, banko, *MeFtûn*, saim, Îzâm, SukûT, haticee, aries, Khyas, kerem misali, zeynep_çu, şeyda_ank, ...Hatice..., bada77, andalusia, karayel, zeyneb rana
 
 

BİZ KİMİZ?

Bize Katılın

BİZE KATILIN

Bize Katılın

VİDEOLAR

videolar

Üyelerimiz

7730 Kayıtlı üye
0 Bugün
1 Bu hafta
689 Bu ay
Son üye: Hivnikovic