|
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Yeniçeri Hocamıza, ilahiyat serüvenin nasıl başladığını sorduk:
Evimiz, Şile’ye bir saat uzaklıkta bir orman köyünde idi.. Meyve ağaçlarımız, tarlamız yoktu; İkinci Dünya Harbi’nin akabinde olduğumuz için yoksulluk ve sefalet içindeydik; para da yok, pul da yok.. Kıt bela, ilkokulu bitirdik. Çoban Celâl diye nam salmamıza az kalmıştı ki, şehre (İstanbul’a) geldik. Bizim köyde büyük adam olmak; hafız, hoca ya da imam olmak demekti; böylesi de binde bir çıkardı.
Okuyacağız,
hafız olacağız diye üç sene çalıştık, fakat baktık ve anladık ki;
sesimiz ne müezzinlik ne de imamlık için münasip değil. O arada İmam
Hatip diye bir şey olduğunu öğrendik. İşte bu şekilde çobanlıktan
sonra, İmam Hatip’i kazanmakla ilâhî serüvenimiz başladı. Ancak şu bir
gerçek; çocukluktan beri, çobanlık yaparken bile, dağlarda “büyük bir
şeyler olayım”, “Ebu Hanife gibi bir şeyler olayım” diyordum. Hedefimiz
daima yukarılarda idi.
O zamanki durum şu ankinden çok daha kötü idi; önümüzde hiçbir şey yok. Yurtlar, vakıflar, dernekler, burslar yok, imkânlar kısıtlı. Ve bizi yönlendirecek kimseler de yok.
Gittiğimiz yerde son cemaat mahallinde yattık. Fatih’te yağmur yağar, biz de yataklarımızı revakların altına çekerdik. Hatırlıyorum da, daha sonra Üsküdar Kur’an Kursu’na geldik diye çok sevinmiştik. Tabii Kur’an Kursu deyince, öyle bir bina falan yok ortada, Üsküdar Camii minberinin hemen yan tarafı bizim Kur’an Kursu idi..
İmam Hatip’e 67’de başladık. O zamanlar üniversiteye giremiyorduk, ilahiyatçının bilim adamı olacağını, aydın bir insan olacağını kimseler tahayyül edemiyordu. O alanda tahsil görmeye gayret sarf edenlere acıyarak bakılıyordu, sonumuzun en iyi ihtimalle imamlık olacağını tahayyül ediyorlardı ve imamlığı da hor görenler vardı.
Zamanın ilk ve tek İmam Hatip Okulu yeni açılmıştı, biz de Vefa’da kalıyorduk. Yurdumuzda ranza falan yoktu, döşeklerimizi hasırların üzerine serdik, beton binada üç sene o şekilde kaldık.
Bunca yokluk içinde; yalnızca zihnimizde bir ideal, yüreğimizde bir hırs vardı. Ve şuna inanıyorum, hâlâ o hırs tükenmiş değil, o hedef küçülmüş değil. Bizler gibi diğer arkadaşlar da aynı idi, tüm imkânsızlıklara rağmen o nesil bugün siyasette olsun, üniversitede olsun, hep bir yerlere gelmiş durumdalar. Bunda en büyük rolü, dünyaya bakışımız ve ufkumuzun genişliği oynamıştı. Talebelerime nasihatimdir; kendilerini çevrelerine, ailelerine, okullarına göre yetiştirmesinler; yerel anlayışa göre değil, dünyaya göre, dünya gündemine göre hayata bakabilmek gerekli. Dünya çapında bir insan olabilmek; mesele bundan ibaret. Şu an kitaplarımı yazarken bile işlerim bu konuyu. Son olarak şunu söyleyeyim; İlahiyatı ve ilahiyatçıyı küçümseyenlere aldırış etmeyiniz, çünkü İlahiyat bilimleri ilerlemekte ve bu bilimlerin önemi günden güne artmaktadır.
Röportaj: M. Raşit AKPINAR / Marmara İlahiyat 4. Sınıf
Sizinde röportajlarınız eilahiyatta yayınlansın. Müracaat:
Bu e-posta adresi spam botlar tarafından korunmaktadır, Görüntülemek için javascript açık olmalı.
|
şuanki eğitime verilen önem çok büyük ve bunu gün geçtikçe daha iyi anlıya biliyoruz.
hocamız bu konuda güzel bir noktaya yön vermiş.. İlahiyatı ve ilahiyatçıyı küçümseyenlere aldırış etmeyiniz, çünkü İlahiyat bilimleri ilerlemekte ...
bu ilerleme olumlu yönde aslını inkar edemeyiz...ama tanıdığım bir çok ilahiyatçının tek düzelik bir yaşamın ve fikri içerisinde olduğunu gördüm.(izlenimlerimden) pasifliklerini ortaya koyuyorlar..ama tanıdığım öyle ilahiyatçılar varki Allah muvavfak etsin..Amin..
röportaj :soru cevap şeklinde olması biraz daha dikkat çekiçilik özelliği verebilirdi...
veselam...