|
İlahiyatçılık Serüveniniz Nasıl Başladı?
Ben imama hatip lisesi mezunu değilim
aslında İstanbul Sefaköy Lisesi mezunuyum. O zamanlar bu 80 öncesi düşüncelerin
yoğun bir şekilde ayrıldığı bir dönemdi. o dönemde Erzurum’da Yüksek İslami
İlimler, Ankara İlahiyat, bir de Yüksek İslam enstitüleri vardı. Normal lise
mezunlarını da yüksek islam’lara almıyorlardı oralara sadece imam hatip
mezunlarını ve ön kayıtla alıyorlardı. O
dönem Ankara hakkında da farklı bir yer olduğuna dair dedikodular vardı. Ben de
İslami İslami ilimler olması hasebiyle Erzurum’u tercih ettim. Zaten birinci
tercihimdi ama sondan birinci. Yani en son tercihimdi. Ama gittikten sonra yaklaşık
25 yıl olmasına rağmen ilahiyata gittiğimden ilahiyatçı olmamdan dolayı zerre
kadar pişmanlık duymadım. Baştan beri okurken akademisyen olacağımı hiç
düşünmemiştim. Hatta okulda arkadaşlar arasında espri konusu olurdu. İleride
burada hoca olacağım falan diye. Ama sonra 4 yıl öğretmenlik yaptık bir
arkadaşla o da şimdi Ankara Din Sosyolojisi’nde. Aslında onunla aynı yerde
olmanın büyük faydası oldu benim için.
Okumayla ilgili de bir problemimiz yoktu
zaten fakültedeyken elimizden geldiğince elimize ne geçerse okumaya
çalışıyorduk. Çalıştığımız lisede 120 tane öğretmen vardı fakat biz beraber
sohbet ederdik. Onunda teşvikiyle Ankara’da Din Sosyoloji’sinden birkaç kez
yüksek lisansa girdim. Fakat olmadı. Daha sonra İstanbul’a geldim. İstanbul’da
da Dinler Tarihi’nden girme imkânım daha yüksekti. Dolayısıyla Din Sosyolojisi
düşünürken Dinler Tarihi’ne geçmiş oldum. Ama sonradan Dinler Tarihi’nden
memnun olmakla beraber, Din Sosyolojisi çok uzun bir süre içimde ukde kaldı.
Din Sosyolojisi’ni isteme nedenim ise yabancılardan Ali Şeriati’nin sosyolog
olmasıdır. Türkiye’de Cemil Meriç’in kitaplarını ve yabancı bir yazar olarak
Ali Şeriati’nin kitaplarını okuduğum zaman kitap yeme iştahım kabarırdı.
Neden Dinler Tarihi?
Dinler Tarihi az öncede anlattığım gibi
bilinçli bir tercih olmadı benim için. O dönem askere gitmem gerekiyordu.
Askere gitmemek için bir yere girmem gerekiyordu. Dinler Tarihi uygundu. Ben de
ona girdim. Öyle girmiş olmama rağmen ne ilahiyatçı olmamdan ne de Dinler
Tarihi çalışmaktan sıkıntı duymadım ve de rahatsız olmadım.
Dinler Tarihçisine ne yapsa yakışır algısı
var. Bunun nedeni Temel İslami Bilimlerden olmamasından kaynaklanıyor olabilir
mi?
Aslına bakarsanız Dinler Tarihi double
mübarektir. Temel İslam Bilimleri sadece İslam’ın kutsallığını ve
mübarekliğini tartışırken, Dinler Tarihi
5 milyar insanın kutsallığı üzerinde tartışıyor. Bu da ekstra mübareklik demek.
Tavsiye ve Önerileriniz
Aslında tavsiyeyi çok
seven bir tip değilim. Yaşadığımız modern dönemde en etkili araçlardan biri
bilgidir. Eskiden olduğu gibi artık ağır sanayi yok. Daha çok bilgi ve bilginin
getirisinin çok olduğu bir dönem. Örneğin bilgisayar teknolojisi çok önemli bir
alan ama ağır sanayiyle alakası yok. Yani bilgisayarın kendisini bile yapsanız
onu işleten bilgidir. Yani bilgi ve mantık olmaksızın yaptığınız şey hiçbir işe
yaramıyor. Bilginin bizatihi kendisinin peşinde olmak gerek. Bilgi hayatla
ilişkinizi ve bakış açınızı belirler ve bu da beraberinde bazı sıkıntıları da
getirir. Aslında bilgi sahibi olmak akademisyen olmayı gerektirmez. Fakat bizde
böyle bir algı var, Okuryazar olmak, akademisyen olmanın gereği ile ilgili ama
akademisyen olduğunuzda haftada bir kitap okursunuz, öğretmenken 3 ya da 4
kitap öğrenciyken de daha fazla. Akademisyen olduğunuzda ister istemez
alanınızı daraltmanız gerekiyor, hem alanınızı bilmek hemde sağı solu takip
etmek gerekir. Fakat buna çok az zaman kalıyor. Dolayısıyla illede okumak için
akademisyen olmak gerekmiyor. Hatta geçende bir kütüphanede biri diyordu:
“Akademisyenlerden düşünür, yazar olmaz.” diye. Doğru tarafları var tabi. Fakat
bu bizim geleneğimizdedir. Almanya’ya baktığımızda düşünürlerin çoğu
akademisyendir. Örneğin Kant, Nietzsche… İlle de bilgi değil aslında. Bir insan
olarak toplumda yaşıyoruz. Ve hepimizin üzerine düşen görevler var. Toplum
olmak bir işbölümünü içinde barındırıyor. Herkes üzerine düşen görevi en iyi
şekilde yapmak zorundadır. Bir adam ticaretle uğraşıyor ve mal üretiyorsa o
adamın görevi yaptığı şeyi en iyi şekilde yapmasıdır. Bazılarının amacı
bilginin peşinde koşmak olabilir. Ama onun dışındaki işlerinde en iyi şekilde
yapılması gerekir. Bir inşaat işçisi, bir araba tamircisi bile olsanız
yaptığınız işi zevkle yapmanız gerekir. Sonra karşısına geçip “Oh. Elime
sağlık, elhamdülillah.” Diyebiliyorsanız, her yaptığınız şeyin sonunda o işi gördüğünüzde
mutlu olup zevk duyuyorsanız siz dünyanın en mutlu insanısınız. Bilginin
peşinde koşan insanlarda dâhil olmak üzere herkes üzerine düşen görevi en iyi
şekilde yaparsa toplum olması gereken yerde olur. Son olarak şunları
söyleyebilirim: “Yetenekleriniz doğrultusunda olmayı istediğiniz yerlerde
dolanın ve bulunduğunuz yerin sonuna kadar hakkını verin.”
|